Yahudilerin Hitleri: Netanyahu

Irkı yüceltmek, yayılmacılık ve teröre başvurmak Netanyahu hükûmetinin tercihi değildir. Aksine, Yahudi halkın köklerden gelen inancı, düşüncesi ve İsrail’in kuruluş felsefesinin doğal sonucudur. O nedenle Gazze soykırımına Yahudi halklardan ihtiyaç duyulan tepki ve müdahale gelmemiştir. Dolayısıyla Yahudiler kendi tarihlerini yazarken Netanyahu için “Yahudilerin Diktatörü” demeyeceklerdir. Ancak insanlık, adalet, vicdan tarihi yazılırken hem Netanyahu için “Yahudilerin Hitleri” denilecektir hem de Yahudi halkın soykırım karşısındaki sessizliği bir insanlık suçu olarak kaydedilecektir.

HİTLER’i “Soykırımcı Diktatör” yapan üç ana özellik vardı: Irk yüceltmesi, yayılmacılık ve devlet terörü (soy kırımcılık)… Netanyahu’nun da bu üç ana özelliği etkinleştirdiğine tanık oluyoruz. Ancak Hitler de bir altlık daha vardı: Halk desteği!


Hitler’in “diktatör” oluşunda genelde “halka rağmen” pozisyonu betimlenir. Oysa halkı ikna etmiştir Hitler. Irkın yüceliği, yayılmacılığın gereği ve devletin düşman belirleme ve de düşmana yönelik terör yöntemlerini kullanma hakkı.


İsrail devletinin kuruluş kodları, Yahudiliğin dünya yönetimi sözlüğü ve Yahudi halkın kendisine hak gördüğü kazanımlar ile Hitler’in “Kavgam” dediği maceranın kodlarının birebir örtüştüğü görülecektir. Hitler için düşman, Yahudilerdi; İsrail için ise düşman, Müslümanlardır.


Peki, Hitler’in hedefleri uğruna İkinci Dünya Savaşı’nı inşâ eden sürecin istenilen hedefe ulaşamama sonrası; büyük bir yenilgi alan Alman devlet ve halkının “reddi miras” yöntemiyle Hitler dönemini inkâr etmesi ve hatta onlarca yıldır bedelini ödediği “Yahudilerden özür dileme” seansları gibi, acaba Yahudi halkı da bir gün Netanyahu dönemini reddi miras ile inkâra yönelecek ve Müslümanlardan özür dileyecek mi? Asla!


Çünkü Yahudilerin ırk yüceltme, yayılmacılık ve devlet terörü, Hitler gibi bir “politik strateji” değildir; Yahudiliğin temel inancı, ırk yüceltme, yayılmacılık ve düşmana terör yöntemleri uygulama (savaş durumu olmasa da masum insanları öldürmeyi, soykırımı kendine hak gören zihniyet) üzere oluşmaktadır. Dolayısıyla ırkı yüceltmeye, yayılmacılığa ve düşmana terör yöntemi uygulamaya itiraz eden bir Yahudi bizzat Yahudi halkı tarafından kınanacak eksikliklere sahiptir. Yani “Tam Yahudi” sayılmaz…


Kuşkusuz Yahudileri kollayan küresel güçler söz konusu ırk yüceltme, yayılmacılık ve terör eylemelerine başvurma noktasında dünyanın tepkisi çoğalınca, bu sefer de “Yahudiler ikiye ayrılır: Siyonistler ve gelenekçi/ göçmen Yahudiler…” propagandası yapılmaktadır. Yani Siyonizm Yahudiliğin kendisi, özü kabul edilmeyip söz konusu ırk yüceltmenin, yayılmacılığın ve terör yöntemlerine başvurmanın “Siyonist Yahudiler”in özellikleri olduğu ileri sürülür. Peki gerçekte böyle mi? Tabii ki hayır!


Çünkü Siyonistlerin ırk yüceltme, yayılmacılık ve terör yöntemlerine karşı duran bir Yahudilik hareketine rastlamıyoruz. Aksine “sessiz kabul” içinde olunduğuna tanık oluyoruz. Hatta “Biz Siyonist değiliz!” açıklaması yapma ihtiyacı hisseden Yahudilere İsrail’in yaptıkları sorulduğunda, açıktan bir karşı duruş olmadığını, yapıp edilenlerin sürekli bir gerekçeye yaslandırıldığını ve tüm yaşananlardan sorumlu adresin Müslümanlar olduğu ileri sürüldüğüne tanık oluyoruz. 




İsrail’in Ortadoğu üzerindeki bütün operasyonlarda ve hâkimiyet savaşında en fazla takipte olduğu ülke Türkiye’dir. İsrail’in özellikle Yunanistan-Güney Kıbrıs-Suriye/ Irak Kürtleri hattında oluşturmaya çalıştığı ve Türkiye sınırında kurguladığı istikrarsızlık hattı aslında Türkiye’nin hızla bölgesel güç olmasından kaynaklanmaktadır.


Netanyahu’nun politikaları aslında Yahudi halkının beklentilerini karşılayan bir “Yahudilik İdeası”dır


Yahudiliğin bu ırk yüceltme, yayılmacılık ve terör yöntemlerine başvurma özelliklerinin köklerine, tarihsel bağlamına baktığımızda şu üç ana kabule/ inanca yaslandırıldığını görüyoruz: 


Irk yüceltmede, yeryüzündeki “Tek Tanrı” inancının inşâsının İsrailoğullarına ait olduğu kabulü var. Dolayısıyla “Gerçek Tanrı, Yahudilerin Tanrısıdır!” inancı hâkim.


Yayılmacılıkta, Tanrı’nın İsrailoğullarını “ırk” olarak seçtiği ve bu ırka topraklar vadettiği ileri sürülmektedir. Söz konusu topraklarda kurulacak krallığın aynı zamanda dünyayı yönetecek bir krallık olacağı ifade edilmektedir.


Terör yöntemlerine başvurulmasında öldürülen, soykırıma uğratılan insanların “insan görünümlü hayvan” olduğu kabulü ve Tanrı tarafından öldürülmesi emredilmiş “vahşi” olduğu iddiası var.


Dolayısıyla Netanyahu’nun “Yahudilerin Hitleri” diyeceğimiz politikaları aslında “bir hükûmet politikası” veya İsrail devletinin bir dönem stratejisi ile sınırlı değildir. Oldukça, kendince tarihî referansları olan, dinî gerekçeleri sıralanan ve Yahudi halkının beklentilerini karşılayan bir “Yahudilik İdeası”dır.


Peki, Netanyahu’yu protesto eden, uygulamalarına itiraz eden ve hatta Netanyahu hükûmetinin devrilmesi için mücadele eden İsrail’deki muhalefetin yapıp ettiklerini nasıl yorumlayacağız? Dünyanın farklı ülkelerindeki Yahudilerin Netanyahu’nun Filistin halkına uyguladığı zulümlere itiraz eden ve barıştan dem vuran Yahudilerin bu tutumlarını nereye oturtacağız?


O zaman şu kritik soruyu soralım: Netanhayu karşıtı Yahudilerde, ırk yüceltme, yayılmacılık ve düşmana terör eylemi uygulama gibi Yahudiliğin siyasallaşma kodlarında bir değişiklik var mı? Söz konusu inanç referanslı bu siyasallaşma kodlarına yönelik bir itiraz var mı? 


Cevap: Yok! Üç siyasallaşma kodu da aynı ile duruyor. Yahudilerin Netanyahu’ya itirazları şu sebepten: İsrail devletinin dünyadaki algısına zarar vermek ve süreci yönetmede Yahudiliğin ajandasını “kör göze parmak sokmak” radikalliğinde yapmak. Hatta asıl itiraz Netanyahu’nun “İsrail’in yayılmacılığını riske sokmak!” kabilinden sayılacak uygulamaları… 


Çünkü Yahudiliğin inanca dayalı siyasallaşmasında, ırkı yüceltmek “İbrahimi Anlaşma” gibi yöntemlerle yürütülmelidir. Yayılmacılık Yahudilerin tarihi ile meşrulaştırılmalıdır. Terör yöntemleri ise sessizce ve iz bırakmadan yapılmalıdır! 


Oysa Netanyahu ırk yüceltmesini başka ırkları aşağılama ile, yayılmacılığı bölge savaşları çıkartarak ve terör yöntemlerini de göstere göstere yapmaktadır. Kuşkusuz Yahudi halka ve küresel güç ölçeğindeki Yahudi lobilerine göre Netanyahu’nun bu tarzı, hedefe hızla koşan bir at yerine Kaplumbağa gibi kalmak demektir.


Nitekim Hitler’i lider kabul eden Alman halkı da aslında Hitler’i aracı kılarak kendi gerçek ideasını ortaya koydu. Ancak Hitler Alman halkının hayallerini hızlı ve radikal yöntemler kullandığı için hayal kırıklığına uğrattı. Değilse Alman halkı başından beri Hitler ile ırk yüceltme, yayılmacılık ve düşmana terör yöntemi kullanma noktasında mutabıktı.


Günümüzde Alman devlet ve halkını Hitler dönemine yönelik reddi mirası, özde değil sözdedir ve dünyanın baskısı karşısında alınmış bir tedbirden ibarettir. Değilse, Alman halkının özünde ırk yüceltme, yayılmacılık ve düşmana terör yöntemini hak görme kültürü vardır.


Aslında Yahudilerin Hitler’in kendilerine yaptıklarını “ırk yüceltme adına soykırım, yayılmacılık adına bir halkı yok etme ve sahte düşman üreterek terörü hak görmek” diye tarif ettiği bu durum, gerçekte bizzat Yahudilerin sahip olduğu ve fırsatını buldukları anda etkinleştirdikleri özelliklerdi.


Peki, söz konusu ettiğimiz ırk yüceltme, yayılmacılık ve düşman üretip ona terör yöntemleri boca etmek sadece Yahudilerin ve Almanların mı karakteri? Tabii ki hayır! Bu üç özelliğe sahip birçok halk ve devlet var!


Asıl önemli olan soru şu: Bu insanlık suçlarını halklar ve devletler neden benimsemekte ve yaşatmaktadır? 


İnsanlık tarihindeki savaşlar çoğunlukla bu üç özelliğin etkinleştirilmesinin sonucudur. Kuşkusuz bu soruya farklı gerekçelerle farklı cevaplar verilebilir. Ancak biz yazıya konu olan Yahudiler bağlamında açıklık getirelim…




Yahudilerin içinden ırk yüceltmesine, yayılmacılığa ve terör yöntemlerine hem asıldan hem usulden itiraz gelmedikçe, Netanyahu’nun yaptıkları Yahudilerin hepsinin amel defterine yazılacaktır… 


Yahudiler neden kendileri için Müslümanları hedef seçmektedirler?


Öncelikle yeryüzündeki “Tanrı” inancı ve özelde “Tek Tanrı” inancının bir kabulü var: Yaratıcı vardır ve insanların arasından seçtikleri ile mesajlarını yaratılmışlara iletir. Kuşkusuz bu mesajların ilkinde “insanın yaratılış amacı ve insana verilen sorumluluk” konusu işlenmektedir ve insana hayata uyandığı dünyayı inşâ-imar-yönetmek görevi (halifelik) verilmiştir.


İşte Yahudiler söz konusu bu “halifelik” görevinin kendilerinde olduğunu yani Yaratıcının bu misyon için seçtiği soyun/ ırkın kendileri olduğunu ileri sürerler. Nitekim onların soyundan gelen onlarca seçilmiş Resul/ Nebi örneğini hatırlatırlar. Ancak Yahudiler bu temel inançlarına şunu da eklerler: İsrailoğulları’na ait bu seçilmişlik başka soylara, halklara devredilemez. Yani Yaratıcı da başka halklara bunun devredilmeyeceğini, Yahudilik inancına göre kesin bir dille sabitlemiştir. İşte Yahudilerin kendi içlerindeki tartışmalar da bu konudaki görüş-yorum farkından kaynaklanmaktadır. Yahudilerin bir kısmı Tanrı’ya iyi bir kul olmakla bu misyonun gerçekleşeceğini ileri sürerken, bazı Yahudiler bir “Kurtarıcı” tarafından bunun sonuçlandırılacağını ileri sürerler. Siyonist Yahudilerse iyi kul olmayı veya kurtarıcıyı beklemeden örgütlenerek ve her yolu kendileri için hak görerek bunun gerçekleşeceğine inanırlar. Nitekim İsrail devletini Siyonist Yahudiler kurmuştur.


Peki, Yahudiler neden kendileri için Müslümanları hedef seçmektedirler? Çünkü Müslümanlar yeryüzündeki halifelik misyonunun bir soyun, halkın tekelinde olmadığını, hangi halk Yaratıcının mesajlarına hizmet ederse, halifeliğin o halk tarafından gerçekleştirileceğine inanır. Ancak Müslümanlar bir şartı şerh olarak düşerler: Halk Müslüman olacak!  


Dolayısıyla Yahudilerin Müslümanlarla ana meselesi, söz konusu bu yeryüzündeki “halifelik” misyonu konusundaki mücadeledir. O nedenle Yahudiler için Müslüman halkların ve devletlerin zayıf olmasını sağlamak, istikrarsız kılmak, politik bir stratejiden daha çok onların imanlarının gereğidir.


Yahudilere göre onların topraklarını Filistinliler işgal etmektedir


Yahudiler için söz konusu “Yeryüzünün imarı: Halifelik” misyonunun bir merkezi var: Kudüs…


Kudüs aynı zamanda Yahudilerin inancına göre Yaratıcı tarafından İsrailoğullarına “vadedilmiş toprakların başkenti”dir. Yahudilere göre bu başkenti, çok uzun yıllar, onların inancına göre tabii, Müslümanlar yüzlerce yıl işgal etmiştir. Müslümanlar ise Kudüs’ü Hz. İbrahim’den başlayarak vahyin tarihinde “mübarek kılınmış” belde sayarlar ve de Mekke ile bir bütünün parçası olan Mirac şehri görürler. Yani Müslümanlar, Yahudilerin Kudüs’ün mutlak sahibi oldukları iddiasını hem meşru saymazlar hem de bu yöndeki çabaları engellerler.


Yahudilerin Müslümanlara yönelik köklü/ gelenekli düşmanlıklarının bir sebebi de şudur: Nebi olarak ortaya çıkmış ve “Son Nebi” olduğunu vahyin ifade ettiği Hz. Muhammed’in (aleyhisselam) Hz. İbrahim’inin eşi Hacer ve oğlu İsmail’i yerleştirdiği ve inşâ ettiği Kâbe şehri olan Mekkeli olması ve Hz. İsmail’in soyundan gelmesidir. Yani aslında İsrailoğulları ile bir şecere-akrabalık söz konusudur. Ancak İsrailoğulları Hz. Hacer’in Hz. İbrahim’in yanındaki hizmetlisi olması ve daha sonra Hz. İbrahim ile evlenmesi sebebiyle Hz. İsmail’i ve soyunu İbrahimi soydan saymazlar. 


Dolayısıyla Yahudilere göre Müslümanlar, Kudüs’e karşılık Mekke şehrini Allah’ın emri ile Hz. İbrahim adına yücelterek, kıble edinerek ve de üstelik Yaratıcının hilafet misyonunun merkezi olarak sunarak, aslında hilafet misyonu merkezi olan Kudüs’ten rol çalmaktadır. Özellikle Medine döneminde Müslümanların ilk kıblesi Kudüs iken Hz. Muhammed’in ısrarlı dileği üzerine Allah tarafından Kâbe’nin kıble yapılması da Yahudilerin asla unutmayacağı bir olaydır.


Yahudilerin bugün Filistin olarak anılan toprakların tamamını işgal etmesinin ve başkent olarak Kudüs’ü ilan etmesinin ana nedeni de söz konusu hilafet merkezi olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Yahudilere göre onların topraklarını Filistinliler işgal etmektedir ve onlara yapılan zalimce, insanlık dışı davranmalar aslında Yahudilerin kendi topraklarını geri alma çabasıdır. Çünkü bu toprakları bizzat Tanrı, İsrailoğulları’na ikram etmiştir.


Konumuzun çerçevesini tamamlayacak ara bir soru soralım: Yukarıdaki çerçeveden baktığımızda bazılarının iddia ettiği üzere İsrail-Filistin konusu, bir Arap-İsrail meselesidir. O zaman Türkiye neden ısrarla bu konuya dahil olmaktadır ve Kudüs-Mekke tartışmalarına üçüncü seçenek olmasa bile Mekke’nin yanında saf tutmak şartıyla “İstanbul” şehri gündem kılınmaktadır? Üstelik “Hilafet merkezi olarak: İstanbul!” iddiasıyla müdahil olunmaktadır.


Kuşkusuz insanın yeryüzündeki halifelik misyonu ile Müslümanların bu misyonu gerçekleştirmek adına ortaya koydukları “siyaseten hilafet” farklı şeyler. Ancak sonuçta siyaseten hilafetin varlık sebebi aslında insanın yaratılış hikmetinde yer alan hilafet misyonunu gerçekleştirmektir. Zaten aynı isimlendirme ile tarif edilmesi de bundandır.


Netanyahu’nun yaptıkları Yahudilerin hepsinin amel defterine yazılacaktır


Peki, İstanbul’dan müdahil olunca Kudüs’e acaba Türklerde de ırk yüceltme, yayılmacılık ve düşmana terör yöntemi uygulamak gibi özellikler var mıdır veya musallat olmuş mudur? Hem günümüzde hem de tarihsel gerçeklik olarak Türklerde bir ırk yüceltme, yayılmacılık ve terör yöntemlerine başvurmak söz konusu değildir.  Tabii ki “Türklük” adına ırk yüceltmek, yayılmacılık ve terör yöntemlerini kendinde hak görmek gibi özelliklere sahip bazı ideolojiler, akımlar Türklerin içinden çıktı. Ancak kabul görmediler ve tarihte de sahne alamadılar. Zaten Türk tarihi ile Müslümanlık tarihi arasındaki organik benzerlik ve bütünleşik hareketlilik de Türklerin konu olan üç özellikten uzak kalabilme marifetidir.


Dolayısıyla Kudüs’e İstanbul’dan müdahale, tarihçesi itibariyle aslında İslâm’a hizmet ile ilgilidir. Ayrıca yüzlerce yıl Kudüs’ün yönetimi Türklerdedir. Nitekim Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın Filistin meselesine yönelik söylediği “Filistin demek, Türkiye demektir!”sözü, bu bütünleşikliği, birliği betimlemektedir.


Gelinen noktada ise İsrail devletinin ırkı yüceltme, yayılmacılık ve terör yöntemlerine başvurma sürecinde kendisine bir “Başkent Adaşlığı” veya “Kardeş Başkent” seçtiğini görmekteyiz: ABD’nin başkenti Washington…


Doğal olarak Filistin halkı da kendilerine omuz verecek bir başkent aramaktadır. Bu gönülden arayışta gözlerin İstanbul’a dönük olması da çok doğaldır. Her ne kadar Cumhuriyet sonrası resmî başkent Ankara olsa da Filistinliler için Ankara aslında İstanbul’un bu konudaki vekaletini üstlenmiştir.


Nitekim Filistin konusuna uzun zamandır müdahil olmak isteyen bir başka başkent daha vardı: İran’ın başkenti Tahran!


Dolayısıyla İsrail Tahran’ı bombalarken, aslında Filistin’in yalnızlığına darbe vurmak amaçlı da yapıyordu ve İsrail bundan sonuç da alıyordu. Ancak İsrail’in asıl korkusu, Türkiye’nin müdahil sıfatıyla Filistin’e eşlik etmesi ve özellikle Kudüs-İstanbul arasındaki köklü kardeşlik ve birliktelik ruhu. Netanyahu’nun her fırsatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Osmanlı hayallerini gerçekleştiremeyeceksin!” tafrası da aslında bu korkunun dışa vurumu.


İsrail’in Ortadoğu üzerindeki bütün operasyonlarda ve hâkimiyet savaşında en fazla takipte olduğu ülke Türkiye’dir. İsrail’in özellikle Yunanistan-Güney Kıbrıs-Suriye/ Irak Kürtleri hattında oluşturmaya çalıştığı ve Türkiye sınırında kurguladığı istikrarsızlık hattı aslında Türkiye’nin hızla bölgesel güç olmasından kaynaklanmaktadır.


Sonuç olarak, ırkı yüceltmek, yayılmacılık ve teröre başvurmak Netanyahu hükûmetinin tercihi değildir. Aksine, Yahudi halkın köklerden gelen inancı, düşüncesi ve İsrail’in kuruluş felsefesinin doğal sonucudur. O nedenle Gazze soykırımına Yahudi halklardan ihtiyaç duyulan tepki ve müdahale gelmemiştir. Netanyahu’nun kınandığı bütün konular aslında söz konusu üç özelliğin yavaş yol almasına yönelik Yahudilerin kendi içlerindeki öz eleştiriden ibarettir.


Dolayısıyla Yahudiler kendi tarihlerini yazarken Netanyahu için “Yahudilerin Diktatörü” demeyeceklerdir. Ancak insanlık, adalet, vicdan tarihi yazılırken hem Netanyahu için “Yahudilerin Hitleri” denilecektir hem de Yahudi halkın soykırım karşısındaki sessizliği bir insanlık suçu olarak kaydedilecektir.


Yahudilerin içinden ırk yüceltmesine, yayılmacılığa ve terör yöntemlerine hem asıldan hem usulden itiraz gelmedikçe, Netanyahu’nun yaptıkları Yahudilerin hepsinin amel defterine yazılacaktır…