HİTLERİ tarih nasıl anıyor? Savaşı bölgeye yayan diktatör, Yahudi soykırımını yapan halk katili ve “Kontrolsüz Milliyetçiliğin (genel adı Siyonizm) Heykeli”….
Netanyahu’yu tarih nasıl anıyor şimdiden? Savaşı bölgeye yayan diktatör, Filistin soykırımcısı ve Siyonizmin (Kontrolsüz İsrail Milliyetçiliğinin) Heykeli”…
Peki Hitleri ortaya çıkaran tarihsel şartlar ile Netanyahu’yu ortaya çıkaran şartlar aynı mı? Meselâ geliyorum diyen “Dünya Savaşı” ortamı benzerliği, bir halkın “Irkın üstünlüğüne ve diğer halkların köle olduğuna” yönelik inanç ve tabii uluslararası hukuku hiçe sayan bir iktidar fetişizmi… Bizce şartlar da benzer.
Bir benzerlik daha var, fakat ters uçlu bir benzerlik: Hitler, tarihin geçmişten getirdiği “selde kütük” misali akışın doğal/ organik projesi idi, yani bir sonuç idi. Ancak Netanyahu öngörülen, örgütlenmek istenen geleceğin, post tarihin kurgusal projesi…
O zaman şu soru yerinde olacaktır: Netanyahu kimin, kimlerin projesi? Tarihin gelecek öngörüsünde “II. Hitler” hazırlığı yokken hangi küresel güçler “tarihin akışına inat” bir “II. Hitler” senaryosunu yazıp şimdi de “sette çekim” aşamasında?
Meselâ bu çevreler, “Tanrı’yı zorlamak!” diye resmedilen Teo-Politik efsanenin taraftarları mı? Yani Evanjelistlerin “seyis”, Siyonizmin “at” rolünde olduğu bir küresel proje mi? Yoksa ulus devletleri kontrolünde tutan küresel şirketlerin silah ve dijital endüstrinin pazar payını güçlendirmek için kiraladıkları bir katil mi Netanyahu?
Mademki Netenyahu için “II. Hitler” diyoruz, o zaman şu tespit bağlama geçişi sağlayacaktır: Dünya -tarihî akışın ekseninde- Almanya’ya hangi rolü vermişti ki Hitler çıktı, günümüzde de İsrail’e verilen -post tarih ekseninden- rol nedir ki Netenyahu etkinleştirildi?

Peki, Yahudilerin Hitler’i, Almanya’nın Hitler’i gibi intihar edecek mi? Almanya “Hitler utancımız! Özür dileriz!” diyerek kendi tarihinin bir dönemini kangren olan parmağı kesip atar gibi nasıl yok sayıyorsa, Yahudiler de zamanla “Netanyahu bizi temsil etmiyor” diyecek mi?
Üçüncü dünya savaşının taşıyıcı annesi: İsrail
İsrail devletinin Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nın ürünü/ türedisi olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla eğer İsrail, Üçüncü Dünya Savaşı’nın taşıyıcı annesi oldurulmuşsa, o zaman İsrail devletinin kurulma şartlarını sağlayan güçler şimdi İsrail’e diyet ödettirmek ve Üçüncü Dünya Savaşı’nın “kar küreci” olmasını istiyordur. Eğer senaryonun sinopsisi bu ise, o zaman “sonuçlandıran soru” gelir: “Üçüncü Dünya Savaşı’nı kim istiyor? Üçüncü Dünya Savaşı’nın kaybedeni olması istenen hedef ne?”
Eğer bu sinopsi bir “soru kâğıdı”na dönüştürülseydi, şu olacaktı: Aşağıdaki seçeneklerden hangisi Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkarılma zeminidir?
A) Yükselen Çin’i engellemek/ dengelemek için ABD’nin İsrail üzerinden yürüttüğü plan…
B) Küresel güçlerin bileşeni olan küresel şirketlerin, ulus devletleri teslim almak için silah ve dijital hegemonyalarını tahkim kılmak için yürüttükleri projede, Netanyahu üzerinden arkalarındaki Yahudi gücü güncellemek…
C) İsrail devletinin “bölgesel güç” olmaktan “küresel güç” olmaya geçiş planı…
D) Dinlerin tarih yazma becerisinin “küllerinden doğan Teo-Politizm”in uyanışı!
E) Yer altı kaynakları (petrol, doğalgaz, madenler) ekonomisi ve yer üstü ekonomisi (bilişim, yüksek teknoloji, sanayi) döneminin yerini uzay-dijital ekonomisine bırakmasından kaynaklı “yeni dünyaya geçiş sancıları”ndan kaynaklı tarihsel dönüşüm…
Kuşkusuz bu soru kâğıdına karşılık “cevap anahtarı” herkese, her ülkeye göre değişecektir. Bazıları seçeneklerden birkaçını işaretleyecektir. Bazıları da seçeneklerin dışında başka bir seçeneği sor kâğıdının kenarına iliştirecektir. Fakat hepsinin ortak bir kabulü olacaktır: Netanyahu Yahudilerin Hitleri’dir!
Hitlerin Almanya’ya faydası ne kadar olmuşsa, Netanyahu’nun da Yahudilere faydası o kadar olmuştur. Günü geldiğinde Alman devleti ve halkı nasıl anıyorsa Hitler’i, İsrail devleti ve halkı da zamanla Netanyahu’yu benzer şekilde “kabullenilmemiş gerçeklik” olarak anacaktır.
Peki yukarıdaki soru kâğıdındaki seçenekleri zihnimizde tartarken acaba hangi bilgi ve bulguları hatırlamakta fayda var? Meselâ İsrail’in İran’a saldırdığı ve ateşkesin başladığı on iki gün içinde olup bitenler hatırlanırsa, seçeneklerden hangisi ön plana çıkar veya en azından hangi seçenekleri eleriz?
Meselâ on iki gün içinde hiç Çin konuşulmadığı için A seçeneği elenebilir mi? Veya Teo-Politizm bağlamında Evanjelistlerin ve Siyonistlerin en büyük korkuları “sünni” Müslüman coğrafya olduğundan, İran’a saldırı buna hizmet etmeyeceğinden, D seçeneği de acaba elenebilir mi? Ekonominin kaynaklarındaki değişim dünyanın farklı bölgelerinde benzer saldırıları tetiklemesi gerektiğinden E seçeneği de uzak ihtimal görülebilir mi? Geriye B ve C seçeneği kaldı! Kim bilir?
Ortadoğu’da “bölgesel güç” hangi ülke?
İsrail devletine göre bu soru yersiz ve komik bir sorudur. İsrail’e göre “Rakipsiz ve elenemez gerçeklikte bölgesel güç İsrail’dir”. Netanyahu da zaten bu temel kabul üzere hareket ediyor ve kendini tarihe “İsrail’i bölgesel güçten küresel güç olmaya taşıyan lider”yazdırma gayretinde. Netanyahu’nun en çok sinirini bozan durumlardan biri de “Türkiye bölgesel güç olma yolunda” konuşmalarıdır. Netanyahu’ya göre bu söylentileri çıkartan Erdoğan’dır ve bu sadece Erdoğan’ın kişisel hayâlidir.
Peki ya Mısır, Suudi Arabistan ve Katar? Veya bir Arap ittifakı! Üstelik Türkiye hesap dışında bırakılarak!
Sahi bu arada “bölgesel güç”ten ne kastediliyor? Bölgedeki en zengin ülke mi? Bölgede savaşı engelleyebilecek caydırıcı güç mü? Diğer ülkelerin doğal lideri mi? Dünyanın bölge konusunda aldığı ana muhatap mı? Yoksa bölge şartlarında etkin, bağımsız, güçlü kalma becerisi mi?
Bölgesinde barış adına tek bir nefesi, pratiği olmayan İsrail nasıl bölgesel güç olduğunu ileri sürebilir? Her yıl ABD’nin “açık sipariş”ine teslim olan Suudi Arabistan nasıl kendini bu konuda masaya getirebilir? Veya Türkiye Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sancıları içinde darbe ve kamplaşma huyu baskısında yeni yeni kendini toparlarken, pandemi-deprem sonrası ekonomik daralmadan çıkma gayretindeyken, bugünlerde bu konuda iddiasını nasıl ispatlayabilir? Yani bölgemizde henüz “küresel” kabul edilecek bir adres henüz netleşmiş değil! Rekabet devam ediyor veya her ülkenin bu alandaki planı neticeleşmiş değil.
Kuşkusuz bölgemizde “bölgesel güç” olma ihtimali en yüksek ülkelerden biri, Türkiye’dir. Bu bağlamda çok ciddi mesafeler de alınmaktadır. Özellikle İsrail’in Türkiye’yi dışarıda bırakacağı hiçbir planı tutmaz! Arap ülkeleri de “Arap Birliği” tarzı bir konsersiyum ile belki bu başarıyı yakalayabilir. Ancak yüzyıldır bu formattaki girişimlerin sonuçlarını tarih hep yazdı!
On iki gün savaşı kime güç verdi, kimden güç aldı?
Doğrusu on iki gün boyunca güç almak isteyen İsrail olduğu için neleri denediğine, nerelere saldırdığına bakmak lazım. Meselâ “Rejim yıkılsın!” planını işletti. Hatta İran halkına onların üzerine bomba yağdırırken “İran halkıyla sorunumuz yok, sorunumuz rejimle, halk isyan etmeli!” diyebildi. En tuhaf -ironik- olan da devrik şahın oğlu “Geçici hükümet bile hazır!” diyecek kadar azgınlaşmıştı. Sonuç alamadılar, halk isyan etmedi. Fakat zaten daralmış İran ekonomisini daha da zorlaştıracak tarzda hasarlar verildi. Tabii bu hasar tüm toplumu olumsuz etkileyeceğinden zaman içinde iç politikada gerginlikler artacaktır. Ancak İran halkının belirli bir kesimi İsrail konusunda daha esnek iken bu esneklik de darlamış oldu. Yani İsrail, İran rejiminde kayba uğrattığı güç kadar kendisi de kaybetti.
İsrail, “İran nükleer bomba sahibi olamaz!” diyerek nükleer tesislere saldırdı, hatta ABD’nin saldırıya katılmasıyla verilen zarar katlandı. Bu açıdan İran güç kaybetti. Ancak ABD’nin “Kimin hangi silaha sahip olacağına biz karar veririz!” mobingi birçok ülkeyi nükleere daha da fazla yöneltecektir. Çünkü konu nükleer değil, her türlü savunma sanayii ürünü farklı gerekçelerle saldırıya konu edilecektir. Nitekim İran’ın uzun yıllar füze konusunda hazırlıklı olması bir sonuç verdi ve İsrail’in merkezine onlarca füzeyi düşürmeyi başardı.
Zaten savaş, karşılıklı güç kaybı yaşatır. Asıl önemli olan ilerleyen yıllarda görülecek bağışıklık sistemidir. Yani devlet ve toplumun savaş hasarları sebebiyle “gelecek enfektesi” diyeceğimiz riske düşüp düşmeyeceğidir. İran’ın enfekte olma ihtimali var. Ancak kesin olan bir sonuç ortaya çıktı: İsrail tüm bölge için gerçekleşmiş bir tehdittir. Uzun süredir Arap ülkeleriyle yürütülen “mış” gibi yapılan dostlukların gerçek olmadığı da netleşmiş oldu. Sonuçta İran ile sorunları olsa da birçok Arap ülkesi bu saldırıdan birçok ders çıkardı.
Kuşkusuz bir de hem İran hem İsrail savunma-saldırı açısından kapasitesini, avantaj ve dezavantaj açısından durumunu tespit etme imkânı buldu. Geleceğe yönelik odaklanacağı alanları yaşayarak öğrendi.
Savaşı takip eden, diplomasiyi işleten ve ara buluculuk yapma çabasında olan ülkeler de ders çıkaracak birçok yönü takip etme-çek etme fırsatı buldular.
Peki, Yahudilerin Hitler’i, Almanya’nın Hitler’i gibi intihar edecek mi? Almanya “Hitler utancımız! Özür dileriz!” diyerek kendi tarihinin bir dönemini kangren olan parmağı kesip atar gibi nasıl yok sayıyorsa, Yahudiler de zamanla “Netanyahu bizi temsil etmiyor”diyecek mi?
Yahudiliği, İsrail tarihini ve İsrail devletinin kurulduğu günden bu yana politikalarını bilenler buna ihtimal vermezler. Ancak Gazze ve İran konularında Netanyahu’nun “Kısa sürede işi bitireceğim!” iddiasını sonuçlandıramadığı için, dünyada Yahudilere yönelik algıya daha da fazla hasar verdiği için ve İran ile savaşta İsrail’in güvenli bir savunma kubbesine sahip olmadığı anlaşıldığı için Netanyahu hükûmetinin düşme olasılığı arttı.
Ancak Netanyahu bir şartla bu ihtimali kabullenecek: İsrail içinde süren mahkemelerinin sonlandırılmasını isteyecek ve soykırımdan yargılanmaması için ABD devreye girecek! Hatta Avrupa ülkelerinin Putin’i soykırımdan suçlu bulmak amaçlı kurduğu komisyon tezgâhı bile Netanyahu’nun affedilmesi için kurulmuş bir tezgâh. Yani “Netanyahu’yu yargılamayı bırakmak kaydıyla Putin’i de yargılamayı sonlandıracağız!” şeklinde bir strateji yürütülecek.
Ancak Netenyahu, bütün insanlığın vicdanında çoktan mahkûm edildi: Tarih onu bir soykırımcı, kiralık katil ve tabi i“Yahudilerin Hütler’i!” diye andı, anacak!



