İLİM öğrenmekten asla vazgeçme. Öyle ya, “ömür” dediğin, her yanı ve her anıyla bir medresedir. Ve bil ki, bu dünyada sadece öğrendiğin senindir, kazandığın değil.
Allah (cc) herkese bir ömür bahşetmiş. Hepimiz günleri teker teker tüketiyoruz. Bize verilen ömür sermayesini nerede, nasıl, niçin, kiminle ve hangi gaye için harcadığımız önemli.
Sevgili dost, zaman, önüne kattığı her şeyi süpürür, geriye ise iz kalır. Ömür dediğimiz şey, işte bu arkada kalan hatıralardır. Öyle ki, “hiçbir tohum, asla çiçeğini göremez”. Bu cümleden yola çıkarak güzel bir Nasreddin Hoca hikâyesini hatırlatmak isterim.
Yaşlı ve hasta Nasreddin Hoca, bahçesine bir portakal ağacı dikmeye çalışıyormuş. Yoldan geçerken durup onu seyreden biri, acıyarak şöyle demiş: “İlâhi hoca! Meyvelerinden yemeye ömrünün yetmeyeceği bir ağacı dikmek için ne demeye uğraşırsın?”
Hoca, adama şöyle cevap vermiş: “Doğru… Ama daha doğrusu şu: Ben de şimdiye kadar başkalarının diktiği ağaçlardan bol bol meyve yedim.”
Hayatımızı işte böylesi alışverişlerle yaşarız. Bu türden alışverişler varoluşun her düzeyinde gerçekleşir ve “toplumsal bir zamk” işlevi görür. Ömrümüzün bereketlenmesi için her yaşadığımız her olayda Allah’ın rızasını aramamız gerekir bu yüzden. Ancak şahit oluyoruz ki, sokaklar mutsuz yığınlarla dolu. İnsanların yüzlerinden düşen bin parça; madde âleminde tatminsizlik almış başını gidiyor.
Neye sahip olduğumuzda yüzlerimizin güleceğini bilmiyoruz. Cebinde binlerce dolar olanların hepsi antidepresan kullanıyor, gece gündüz çalışıyor, hayatına nefes alacak boşluk vermiyor. Sonuç olarak bu mutsuzlar ordusu, sahip olduklarının esiri olmuş vaziyette onları kaybetmemek için gece gündüz mücadele etmeye devam ediyor, sonra bir kalp krizi ile hayatının sonunu görüyor.
Filmin sonuna bu kadar yakınken, acaba neleri kaçırdığımızı hiç düşündük mü? Hangimiz şartlar ne olursa olsun ezanı duyduğunuz zaman namaza kalkıyoruz? Hep bir erteleme içindeyiz… Hangimiz vakit buldukça değil de düzenli bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’i okuyoruz, inceliyoruz veya dinliyoruz?
İnandığımız gibi yaşamadığımız zaman yaşadığımız gibi inanmaya başlarız. Bozulma böyle ufak ufak başlar. Oysa vaktimizin en ufak kırıntısını dahi faydasız işlere harcamamamız gerekmez mi? Ömür sermayemizi çok mu kolay elde ettik ki bu kadar rahatız?
“Ömür geçti” gidiyorlar da, her dakikası kıymetli değil mi? Bu dünyaya “sonsuz hayata hazırlık” için gelmedik mi? Sanki hiç bu dünyadan gitmeyecek gibi boş heveslerin peşini kovalıyoruz maalesef. Ortalıkta nezaketten eser yok; konuştuğumuz dili düzgün biçimde dile getirmiyoruz. Hâlbuki güzel konuşmak, Müslüman olmanın belirtisi değil midir? Okuma ve yazmamızı sağlamlaştırsak, Müslümanların gazete ve dergilerini çokça kendi aramızda tartışsak, “Fikir fikirden üstündür” deyip sürekli kendimizi yenilesek, kötü mü?
İnsanı diğer insan geliştirir. Düşünün; bıçağı daha keskin hâle getirmek için bir diğer bıçağı, zaman zaman masadı kullanmak gibi, bizi de geliştirecek olan, kendini geliştirmiş dostlarımızdır. Küçük de olsa kendimize ait bir kütüphanemiz olsa, ne zararı olur?
Sürekli bir yabancı dil öğrenme merakı var. Ama Kur’ân’ı daha iyi anlamak için en gerekli olan Arapçayı öğrenmeye bir merak yok. Bu dünyada hayatınızı belki diğer yabancı diller kolaylaştırır, ancak Arapça size, ebedî hayata giden yolda rehberlik eder, kılavuz olur.
Haydi, bir daha düşünün: Ne için yaşıyoruz?
En ufak konuda dahi birbirimizi öldürecek kadar yükseliyoruz. Hemen tartışmaya başlıyoruz. Her tepkimizde aşırılık normalleşti. Aslında bu aşırılığın nedeni, içimizdeki gösteriş merakı gibi geliyor. Yani içimizdeki “ben” ortaya çıkıyor ve sokaktaki seni yok etmek istiyor. Sanki dünya, o benin etrafında dönüyor. Heyhat, gidip bakın mezarlıklara, vazgeçilmezler orada yatıyorlar! Biz de yarın onlardan biri olacağız.
Sokaklar ve sosyal medya, kahkahalarla gülenlerle dolu gibi görünüyor. Müthiş bir hafiflik veriyor bu insana. Hatta kadınlara bazen bu tavır ucuzluk yüklüyor. Buna gerçek anlamda dikkat edilmeli, çünkü Allah'a bağlı olan gönül, sakin ve vakarlı olur. Maskaralık yapmaktan bu yüzden uzak durmalı. Biz mücahit bir milletiz. Mücahit bir millet, ciddiyetten başka bir ölçü tanımaz.
Yanımızdakiyle bile konuşurken sesimizi kontrol etmemiz öğretilmedi mi bize çocuklukta? Bugünlerde herkesin kulağında bir kulaklık… Bağıra çağıra, hem de sokakta telefon görüşmeleri yapılıyor. Aman dikkat! Dinleyicinin işiteceğinden fazla sesinizi yükseltmeyin. Çünkü bu bencilliktir ve eziyet verir çevreye.
Kişileri çekiştirmek ve tavırları küçümsemekten sakının. Hayırdan başka bir şey konuşmayın. Bunun usulü ise kısık sesle ve çevreye rahatsızlık vermeyecek şekildedir.

Dünyada dertsiz, sıkıntısız insan yok. Dünya, mümin için huzur yeri değil. Elbette azap yeri de değil. Esas huzur ve azap yeri ahirette. Dünya, ahiretin tarlasıdır. Yani dünya, kazanç yeridir. Dünyada ne ekilirse, ahirette o biçilecektir. Her nimet, bir külfet karşılığıdır. Külfet ise sıkıntısız olmaz. Fakire göre, zenginin sıkıntısı daha çok olur.
Temizlik her yerde, her anda
İş hayatında haram ve helâl kavramı biraz karıştı gibi. İş saatlerinde telefonla oynamak, işini aksatmak veya özel konuşmaları fazla şekilde uzatmak, sizce maaşa haram katmaz mı? Ekip arkadaşınıza yardım etmemek, yapılacak görevi hızlıca yapmaktan imtina etmek veya işi teslim etmemek, sözünde durmamak maaşa haram katmaz mı?
Karşılaştığınız kardeşlerinizle -o sizden istemese bile- tanışmaktan imtina etmek gibi pek çok husus, artık dikkate alınmaz oldu. Ama evinize götürdüğünüz ekmek, bu çalışmaların neticesinde oluyor. Sonra diyoruz ki, “Bu anne ile babanın çocuğu ne kadar isyankâr oldu”. Bu yüzden her şeyin başı helâl kazanç!
Aman dostlar, bu ilkeye dikkat etmeye devam!
“Temizlik imandan gelir” diyoruz ama sokaklar pislikten geçilmiyor. Her hususta temizliğe önem vermeli. Evinizde, elbiselerinizde, vücudunuzda, iş yerinizde temizlik öncelik bulmalı. Çünkü İslâm, temizlik üzerine kurulmuştur. Evin bereketini, işin bereketini kaçırmamak için temizlik şarttır.
Sokaklar başı boş köpeklerle dolu; salyaları her yerde. Market içinde sahipsiz kediler meyve-sebze reyonunun üzerinde pisliyor, biz de onları alıyor, yiyip içiyoruz. Çocuklarımızda bu yüzden hayvandan bulaşan nice hastalıklar var ve bu sayı artıyor.
Toplu taşımada bebeklerini ayaklarıyla koltuğa bastıran anneler, oraya oturun namazlı niyazlı insanların hakkına girdiklerinden bîhaberler. Namazın şartı necasetten temizlenmek. Ama bu tür durumlar olunca yanlışa düşülüyor. Sevgili anneler, lütfen bu hakka girmeyin, kimseyi ardınızdan sövdürmeyin ve az evvel bahsettiğimiz temizliğe her yerde dikkat edin!
Ahlâk ve görgü, hayatın olmazsa olmazı
Servetinizin bir kısmını inandıklarınıza harcayın, üzerinize farz olan zekâtı verin. Geliriniz ne kadar az olursa olsun, ondan fakir ve yoksullara bir hak ayırın. Az da olsa malınızın bir kısmını beklenmedik hâdiseler için ayırın ve katiyen lüks eşyaya kapılmayın.
Günlük dünya telaşı içerisinde unutmadan ve durmadan tövbe-i istiğfar edin. Uyumadan evvel birkaç dakikanızı nefsinizi muhasebeye ayırın. Şüpheli şeylerden kaçının ki harama düşmeyesiniz. Eğlence yerlerine yaklaşmak şöyle dursun, onlara karşı mücadeleye girişin. Bütün konfor ve rehavet görüntülerinden uzaklaşın. Ahdinize, sözünüze ve vaadinize vefa gösterin. Şartlar ne olursa olsun, bunlara muhalefet etmeyin. Tükürdüğünüzü yalamamak, “Nerede ne söyledim?” diye düşünmemek için her daim doğruyu söylemek bu yüzden mühimdir.
“Her doğru her yerde söylenmez” düsturunu asla hayatınıza geçirmeyin. Doğrunun yeri ve zamanı yoktur; hak için doğru bilgiyi söylemekten vazgeçmeyin. Nefsinizle şiddetli bir şekilde mücadele edin ki onun yularını ele alasınız; gözünüzü haramdan ayırın ve nefsî duygularınıza hâkim olun. İşte huzurlu yaşamın sırrı, bu ilkelerle yaşamakta saklıdır. Böylece satır aralarında o sırrı sizinle paylaşmaya çalıştım. Bu ölçü ve ilkeleri elbette her yerde duyabilir ve görebilirsiniz. Satırlar bu yüzden çok özel olmasa da, önemli olan, okuduğumuzu yaşamak ve hayatımıza rehber edinmektir. Bunları uyguladıktan sonra mutlu, mesut ve bahtiyar olarak, Allah’ın rızasını kazanmış şekilde, Cennet’le müjdelenmiş kul olmak işten bile değil. Bugün, bu anlamda sizin için yeni dönemin ilk günü olsun ve bugünü asla yarına bırakmayın.
Niçin insanlar tam bir huzura kavuşamıyor?
Dünyada dertsiz, sıkıntısız insan yok. Dünya, mümin için huzur yeri değil. Elbette azap yeri de değil. Esas huzur ve azap yeri ahirette. Dünya, ahiretin tarlasıdır. Yani dünya, kazanç yeridir. Dünyada ne ekilirse, ahirette o biçilecektir. Her nimet, bir külfet karşılığıdır. Külfet ise sıkıntısız olmaz. Fakire göre, zenginin sıkıntısı daha çok olur.
Basit bir örnekle izah edelim: Zengin, arabası ile giderken, arabanın benzini biter, tekeri patlar veya araba arızalanır. Bunun üzerine yedek parça ve tamirci arar. Bütün bunlar birer sıkıntıdır. Zenginin borçları, alacakları da olur. Alacaklarını toplamak ve borçlarını ödemek için devamlı sıkıntı içindedir. Malı çok olanın sıkıntısı da çok olur.
Mümin, diğer insanlara göre daha çok sıkıntı çeker. Çünkü Müslüman, komşularının ve diğer insanların eziyetlerine katlanır. Bunlar da birer sıkıntıdır. Helâl kazanmak ve ebedî yurda azık hazırlamak için yorulur mümin. Bunlar da birer sıkıntıdır. Müslüman için asıl huzur Cennet’tedir. Çünkü dünya, mümin için dert yeridir. Hadis-i şerifte buyurulur ki, “Dünya müminin zindanı ve kıtlık yıllarıdır. Dünyadan ayrılınca zindandan ve kıtlıktan kurtulmuş olur” (Hakim).
Dünyada müminden belâ ve sıkıntı eksik olmaz. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki, “Mümin, kertenkele deliğine girse de, ona eza edecek biri musallat olur” (Beyheki).
Sıkıntılar ve musibetler günahlara kefaret olur. Sıkıntı istememeli fakat sıkıntılardan da şikâyet etmemelidir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki, “Belâyı nimet, rahatı musibet saymayan, kâmil mümin değildir” (Taberani).
Dünyanın faydasız eğlenceleri ve tatlı sanılan şeyleri birer ahiret azabıdır. Ahiret için çalışırken çekilen sıkıntılar ise ahiretin en tatlı meyvesidir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki, “Dünyanın tatlılığı, ahiretin acılığıdır. Dünyanın acılığı ise ahiretin tatlılığıdır” (Hakim).
Okul, iş hayatı için bir vasıtadır. İmtihanları başarı ile verip okuldan mezun olmak gerekir. Vasıtaya gaye gibi sarılmak veya hep okulda kalmayı istemek akıl kârı değildir. Diploma almadan hayata atılmak da iyi değildir. Okula gitmekten gaye, diploma sahibi olmaktır. İşte dünya, bir okul gibidir. İman sahibi olmaksa diploma almak gibidir. Talebenin maksadı, okulu başarı ile bitirip hayata atılmaktır. Müminin gayesi, dünyadan iman ile ahirete gitmektir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki, “Dünyasını seven, ahiretine, ahiretini seven dünyasına zarar verir. Devamlı olanı geçici olana tercih edin” (Hakim).
Sıkıntılar, müminin günahlarının affına ve ahirette derecesinin yükselmesine sebep olacağı için bir nimettir. Yunus Emre diyor ki, “Bir söz diyeyim sana, dinle canın var ise/ Tamahkâr olma sakın, aklın sana yâr ise./ Gördün yârin eğridir, neyin varsa ver kurtul/ Büyüklerden öğüttür işittiğin var ise./ Baktın yârin sadıktır, köle ol kapısında/ Çıkar ciğerin yedir eğer çâren var ise./ Ekmek yiyip tuz basmak namertlerin işidir/ Ekmek onu komaya tuzun hakkı var ise./ Kötülük etme asla, herkes sana ilenir/ Senden sonra söylenir ne dirliğin var ise./ Sözünden de bellidir, miskin Yunus delidir/ Ayıplaman yârenler eksikliği var ise”.
Huzur kapısını ilk çalan doğruluktur. Dimdik, genç, enerjik, kusursuz manevi yapısı ile gelir ve kapıyı bir kez çalar. Kapı biraz aralanır. İkinci konuk çalışmaktır. Biraz yorgun, belki elinde bastonla ama mutlu, enerjik, alın teri kurumamış, elleri nasırlı... Kapıyı iki kez çalar ve kapı biraz daha açılır. Üçüncü konuk olan iyilik ise insanlardan aldığı hayır duaları ile Allah’ın onu sevdiği bilinciyle koşar adım gelir. Kapıyı üç kez çalar ve kapı ardına kadar açılır. Ancak iyilik, kapıya gelmeden önce bir hayli gayret ve çaba göstermiş, eylemleriyle birçok insanın yüzünü güldürmüştür.



