Vasat

İslâm, samîmiyetle bağlanılmış ve tarifi yapılmış bir teklifin insanlara ulaştırılmasını hedeflemektedir. Bir şehrin kuruluşundan başlayarak camiyi merkeze alan ve etrafında gelişen yapılarla hayatın akışına yön veren, üstelik ihtiyacın giderilmesini sadece maddî değil, mânevî anlamda da temin eden, estetiği de göz ardı etmeyen bir toplumun vuku bulması için gerekli ortamı oluşturmuştur.

İNSAN, çoğu zaman büyürken öğrendiklerinin aktarıcısı konumunda yaşar. İçerisine doğduğumuz kültürün yapıtaşlarından beslenir ve hayatımızı bu dinamikler üzerine kurmaya çalışırız. Hayatımız sona erdiğinde ise bizden geriye kalan yalnızca bu aktardıklarımız olur. Böylelikle nesiller boyunca gelişen ve aktarılan medeniyetimiz günümüze erişme imkânı elde eder.

Farâbî’den beri medeniyetin birçok tanımı yapılmış ve bir sosyal bilim olarak bakıldığında sınırlarının belirlenmesi çok da kolay olmamıştır. Medeniyetin insan hayatı üzerindeki tesiri başlı başına araştırma konusu olmuş, dolayısıyla insan, bilgi sistemi içindeki en küçük birim olarak incelenmiştir.

Tarih boyunca toplumlar, dinler, ırklar kendi medeniyetlerini oluşturma ve koruma uğruna savaşmışlardır. Medeniyet, şahsiyetten yani insandan başlayarak toplumun şekillenmesinde önemli rol oynar. Dolayısıyla insan, bilgi ve tecrübe birikimi ile toplumları değiştirebilecek güce sahiptir. Bir insanın yetkinleşmesinin önüne geçen sistemsel yapılarla, aslında kendini inşâsı ile şekillendireceği toplumsal yapıya ket vurulmak istenmektedir.

Günümüze özellikle ülkemiz özelinde baktığımızda medeniyeti algılayış biçimimizin çok değiştiğini gözlemlemek mümkündür. Medeniyeti Batı’daki karşılığı olan “civilization” kelimesi olarak görmek ve batıdan alınması gereken bir kavram olarak hayatımıza dâhil etmek, doğru bir bakış açısı olmayacaktır. Nitekim bu konuyla ilgili çeşitli görüşler de öne sürülmektedir. Örneğin sadece tekniği almak, kültürü bırakmak ya da her ikisini de almak veyahut toptan reddetmek gibi... Oysa var olan medeniyetimizi ihya etmek ve dünyaya “Artık biz ne verebiliriz?” bakış açısıyla bakmak çok daha mantıklı bir yaklaşımdır.

Kadim bir medeniyetin birikimine sahip olmaksa geçmişe bakmak ve gerilemek demek değildir. Nitekim hiçbir ön bilgi olmadan bir işte hızlı ilerlemekten bahsedilemeyeceği gibi, var olan bütün bilgi birikimini reddetmek de böyledir. Bir çocuğun emeklemesi, yürümesi ve koşması gibi hayat boyunca sürekli bu aşamaları takip eder, öğrenir, uygular ve geliştiririz. Bu aşamaların hızlı ve doğru olması için elimizden tutan birilerine ihtiyaç duyar ve o eli bıraktığımızda çoğu zaman tökezleriz. Medeniyetimiz de bizim elimizden tutarak geçmişin mîrasını avuçlarımıza bırakır, o mîrasa sahip çıkmamızı ve geliştirmemizi bekler.

Hayat görüşü çoğu zaman medeniyet olarak algıladığımız şey olsa da aslında bir tekliftir. İslâm’ın İlâhî teklifle insanlığın bilgi birikimini birleştirerek oluşturduğu “vasat ümmet” anlayışının kelime mânâsı mukabilinde “orta yol” gibi algılanması yanlıştır. Vasat, bir şeyi yerli yerine koyarak adâleti merkeze almak ve o şeyin kalbinde bulunmak anlamlarındadır. İslâm, samîmiyetle bağlanılmış ve tarifi yapılmış bir teklifin insanlara ulaştırılmasını hedeflemektedir. Bir şehrin kuruluşundan başlayarak camiyi merkeze alan ve etrafında gelişen yapılarla hayatın akışına yön veren, üstelik ihtiyacın giderilmesini sadece maddî değil, mânevî anlamda da temin eden, estetiği de göz ardı etmeyen bir toplumun vuku bulması için gerekli ortamı oluşturmuştur.

İnsan, hayatına bir teklifin somut örneği olarak bakar ve yaşarsa, örneklik teşkil ettiği bu dünyada en temel vazifesini de böylelikle anlamlandırmış olacaktır.