“Varlık Zehirlenmesi” şerhi

Ekmeğin var, suyun şakır şakır akıyor çeşmeden, nefes alabiliyorsun, elin ayağın tutuyor, Rabbini biliyorsun, üzerine bir bomba düşme ihtimâli henüz yok, yorulsan da bir işin var, işin yoksa bile ümidin var, kira da olsa bir çatı altındasın, bayrağını ülkenin her köşesinde dalgalandırabilir ve her mecrada ülkenin özgürlüğünü savunabilirsin, hasta da olabilirsin ama hastane bulabilir, ilaca erişebilirsin. Arkadaşım, varlık daha ne olsun ki?

BU kez “Varlık Zehirlenmesi” başlıklı makaleme birkaç şerh koymak maksadıyla buradayım.

Algıların ve hissedişlerin adalet ve akıl üzere teşkilatlanacağı ümidiyle belirtmeye gerek duymadığım birtakım nesnel saptamalara ihtiyaç olduğunu hissettim. Tabiî bu yazıyı kaleme alırken bir önceki makalemin temelini tespit edebilen, beden duvarlarının mukavemetini ve tüm tezyin unsurlarını çıplak gözle analiz edebilen, nüveyi ve maksadı tek düşünce eylemi ile saptayabilen okurlara da teşekkürü bir borç bilirim. Onlar öyleler ki, derin mânâları sezebilmekte, işaret edilen kaygıları ve nizama ihtiyaç duyan bozulmaları üstü kapalı mânâlar boyunca en doğru şekilde anlayabilmekteler.

Ama bu şerhi kaleme almamdaki itici güç, birtakım algıların çok da derinlere ulaşamadığı ve bazı şahsiyetlerin yüzeyde bulduğu kelimelerden hezeyan dolu anlamlar üretip şahsıma ve satırlarıma saldırı unsuru hâline getirdiği teessüfüdür.

Hemen mevzuya ayak basalım!

Varlık zehirlenmesindeki kasıt, varlığın ne olduğu hususunda gayet irrite edici algılara zemin hazırladı. Meselâ biri çıkıp, emekli maaşının 10 bin lira oluşuna ve bunun varlık olmadığına işaret etmekle kafayı bozarken, bir başka şahsiyet ise varlığı AVM’lere bakarak saptamış olmam zannında hezeyanlarda bulundu.

Oysa varlıktan kasıt, aldığımız her nefesti. Gazze’de eli ve bacağı kesilmiş bir yavru “Elim ve ayağım yeniden büyüsün istiyorum” derken bizim tutan elimiz, ayağımızdı varlık. Sen yattığın yerden aldığın maaşa hayıflanırken, tek kuruşu olmayanların ve dahi cebindeki parayla bile alınması mümkün olmayan ekmeğin her akşam soframızda oluşuydu varlık.

Hani sen pahalı diye meyveye, sebzeye, ete söylenirken, meyvenin kokusunu, sebzenin tadını ve etin adını unutmuş binlerce Filistinli varken senin çevrenin bunlarla donatılmış olmasıydı varlık.

Ülkesinde bayrağını göndere çekerken vurulan ve “Özgür Filistin” dediği için hücrelere atılan Gazzeli kardeşlerimize nispetle şanlı ay yıldızlı bayrağın altında özgürce vatanını savunabiliyor olmandı varlık.

Kolu bacağı paramparça olmuş ama hâlâ nefes almaya devam ederken acıyı iliklerine kadar yaşayan ve acısını hafifletecek bir ağrı kesiciye bile erişemeyen Filistinli müminler bir yandayken, azıcık dişi ağrısa, parmağına iğne batsa dünyayı inletenlerin bütün ilaçlara ve hastane imkânlarına anında kavuşabilmesiydi varlık.

Harabeye dönmüş, sevdikleri ve aileleri üzerine yıkılmış binaların enkazı üzerinde soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa, evsizliğe ve ailesizliğe bile şükredebilen o aziz insanlar Gazze’yi iman yurduna çevirirken, evinde, dört başı mamur çatısı altında, sevdikleriyle birlikte bir lokma ekmeği, bir yudum suyu zahmet çekmeden ve bombalar altında parçalanma rizikosu olmadan yiyip içebilmendi varlık.

Sen varlıktan ne anladın ki azizim? Varlık zehirlenmesi tam da bu değil mi?

Ekmeğin var, suyun şakır şakır akıyor çeşmeden, nefes alabiliyorsun, elin ayağın tutuyor, Rabbini biliyorsun, üzerine bir bomba düşme ihtimâli henüz yok, yorulsan da bir işin var, işin yoksa bile ümidin var, kira da olsa bir çatı altındasın, bayrağını ülkenin her köşesinde dalgalandırabilir ve her mecrada ülkenin özgürlüğünü savunabilirsin, hasta da olabilirsin ama hastane bulabilir, ilaca erişebilirsin. Arkadaşım, varlık daha ne olsun ki? Sen “varlık” deyince binlerce liran, evin, araban, yatın, katın olmasından bahsediyorsan, bil ki benim bahsini ettiğim şey bu değil. Onlar da olabilir elbette, ama sen aza şükredecek bir şuur ve imana sahip değilsen, kâinat dahi senin olsa fakirsin, âlem senin emrine verilse dahi sen yoklukların şahikasısın!

Varlık, şükredebilmektir. Ve benim, insanların varlık içinde zehirlendiklerinden bahsederken ve hamd etmenin kıymetine işaret ederkenki cesaretim, dünya metaının fazlalığından değil, aldığım her nefesin Yaradan’ın lütfu olduğunu keşfettiğimdendir. Kolu bacağı paramparça olmuş insanların, çocukların acısını kalbimde yaşarken kolumun ve bacağımın hâlâ vücudumun bir parçası oluşundandır.

Velhasıl, her hâlimize Elhamdülillah.

Rabbim, Filistinli kardeşlerimizin de tüm yokluklarını varlığa çevirsin, onları şanlı bir zaferle müjdelesin! (Âmin.)