Varlık yokluk terazisi

Birçok hikmeti olan miraç hadisesi, bende yokluğa yolculuk anlamı taşır. Namaza durmak suretiyle kişi Hakk’ın huzuruna durmak niyetini sergiler ve bu ibadet esnasında gayretine göre, kapasitesine ve liyakatine göre ayrıca Rahman’ın iznine göre varlık elbisesinden yokluğa doğru yol alır. Kendini, bildiklerini, nefsinin afetlerini, düşünce ve duygularını geride bırakmaya çalışarak Allah ile baş başa kalmaya en sonunda ise kendini yok edip sadece Allah’ın oluşuna tanıklık etmeye yol alır, ibadetini zirveye taşır.

VARLIK, yokluğun zıddı. Var olduğum için varlık hakkında bir şeyler yazabiliyorum ama yokluk hakkında ne yazabilirim? Bir varlık türü olan düşünceler, yokluk hakkında ne söyleyebilir ve söylenenler yokluğu ne kadar tarif edebilir?

Yüce Yaratıcı her var ettiği şey ile insana bir mesaj vermek ister aslında. Bu sebepten varlık ve yokluk kavramları ile bizlere acaba ne mesaj vermektedir ve biz sınırlı kapasitemizle mesajın ne kadarını okuyabiliyoruz?

Var edildiğim için şükretmem gerekiyor elbet, yok da olabilirdim ve bu nedenden haddimi bilmem ve acizliğimi kabul edip Yaratıcı’ya teslim olmak, bu teslimi layıkıyla yapabilmek için ilim talep edebilmem gerek. Teslimiyet, şükür ve haddini bilmek var oluşuma eşlik etmesini istediğim üç arkadaş. 

Evet, yoklukla ilgili neler konuşabiliriz? Varlığın zıddı olması dışında neyi işaret eder ve bize neler anlatabilir? Hayatımızda yokluğu olan şeylere bakabilir miyiz acaba? Benim hayatımdaki yoklara örnek verirsem: Bir cinsiyet verilmiş bana değil mi, var olan her şey emanetse cinsiyetim de emanet olarak bırakılmıştır bana. Emanet için uzun bir konuşmaya gerek var mı, emanete iyi bakmak ve sonrasında emaneti en iyi şekilde sahibine teslim etmek gerek, öyle değil mi? Erkek olarak yaratılana, kadın, kadın olarak yaratılana, erkek cinsiyeti yokluktur. 

Ne kadar ilginç değil mi, yokluk denen kavrama en güzel örnek, hemen karşınızda oturuyor olabilir. Ama o var demeyin lütfen, gördüğünüz, duyduğunuz ve ortak anılara sahip olduğunuz karşı cins kafamızın içindeki bir yorumdan başka bir şey değil ve o karşı cins asla bizim bildiğimiz bir şey olamayacak. Tür olarak insan türü olabilir ama kadın ve erkek dünyası bambaşka dünyalardır ve asla birbirlerini tam olarak anlamaları ve bilmeleri mümkün değildir. Birbirlerinin zıddı olan bu iki insan türünün bir araya gelmesinden aile ve toplumlar meydana gelir. Amaç, hiçbir zaman anlaşmak değildir. Amaç, farklılıkları paylaşmak ve hayatı renklendirmektir. Kadın ve erkek aynı anda var olamaz. Sırayla biri var olup biri yok olmalı ve dengeyi sağlamalıdırlar. Aile ilk eğitim kurumudur, buradan yetişen nesiller toplumların geleceğini belirler. Bu cihetledir ki evin büyükleri aile çatısı altında sadece kendi şahsiyetine özel davranmamalı, aile ve toplumun sorumluluk bilincinde olarak kendini ve sorumlu olduğu çevresini güzelleştirmelidir. Her bireyin kendi varlığını ifade edebileceği ve geliştirebileceği alanı bulabilmesi için varlık alanlarının yokluk ile genişletilmesi gerek. Hepimizin şahit olduğu durumlar vardır. Aile çatısı altında baba ya da anneden birisi baskın oluyor ve o ne derse o çatı altında ona göre yaşanıyor, bu da beraberinde birçok çatışmayı beraberinde getiriyor. Denge bozulduğunda hiçbir şeyin sağlıklı olması mümkün olmuyor. 

Yaşamı dengede tutan en önemli kanunlardan birisi zıtlık kanunudur. Allah yarattıklarını zıddı ile yaratır ve buna uymayan tek şey Allah’ın zatıdır. Buradan hareketle zıtlık yaşamın denge anahtarı ve terazisidir. 

Olana değil olanın vermek istediği mesaja odaklanmak gerek

Gelin bu teraziye biraz yakından bakalım… 

Siyah ve beyaz, doğum ve ölüm, genç ve ihtiyar, yaz ve kış, zenginlik ve cömertlik, doğru ve yalan, kadın ve erkek… Bu tartışılmaz dengeye itiraz niyetinde insan davranışları oluyor tabii, çünkü insan demek nefs demek ve nefs, deneyim demek… Meselâ cinsiyet değiştirme ve aynı cinsle evlenme gibi yaratılışa ters girişimde bulunanların zıtlık kanunu ve emanet kavramı hakkında yeterli bilgiye ve bilince sahip olduklarını düşünmüyorum. Bu kişiler için ben yaşamın oluşuna ve kanunlarına itiraz edip tersine gitme inadında olanlar diye tarif etmek isterim ama iş sadece kendi saçmalıklarında kalsa neyse, bir de çevrelerini kirletip kendilerine özendirdikleri insanlar da olunca olayın ciddiyeti ve vahimliği kat kat artıyor. Rabbim bizlerin aklını korusun inşallah.

Evet, yokluk demiştik değil mi, şu an yaşayan herkes yanında yokluğunu taşımıyor mu zaten? Zaman zaman düşündüğüm ve çok tuhaf hisler deneyimlediğim bir durumdur bu. Yoktum ben! Bana ait bir çağ, bir mekân, bir ülke, bir beden, bir kader yoktu. Ağlamak, gülmek, acı çekmek, beklemek, düşmek ve kalkmak yoktu. Anlamak ve anlamamak, üşümek ve terlemek yoktu. Hiçbir şey yoktu, o yoktu, bu yoktu… Bir an geldi, takdir-i İlâhî sonsuz ilminden bir damlaya varlık elbisesi giydirmek istedi ve bir zaman, bir aile, bir ömür verip dünyaya inme yetkisi verdi. Evet ben geldim, sen geldin ve onlar geldi… Ya gelemeyenler!.. Gelme ihtimali bulunan insan, canlı ve cansız türünün sayısı hakkında bir tahminde bulunabilir miyiz ya da sonsuz demek yeterli olur mu? Bence sonsuz kelimesi bile az kalır bu ihtimal yanında ve böylesi sonsuz üstü sonsuz ihtimal içinden, bu devâsa yokluktan İlâhî takdir tarafından seçilip var edildik.

Öz varlığımız ile beraber yaşadığımız bir hayat ve her an içinde olduğumuz bir olaylar zinciri vardır. Olaylar zinciri de buna benzer. Hemen önümüzde cereyan eden şeylerin bir de yokluk kısmı vardır. Olan şey sonsuz ihtimal dahilinde sadece bir şey iken, yok yani olmayan şeylerin ihtimali sonsuzluğun da üstündedir.

Peki bu yokluk bilgisi bize ne kazandırır? Bilincimize ait dar görüşlerin genişletilmesini sağlar. Varlık, evren ve içindekiler Yüce Yaratıcı’nın izni ile ve seçilerek hayat içerisinde meydana gelir. Bu oluşu düşünmek, her gün olan şeyleri herhangi bir şeymiş gibi düşünmekten bizi kurtaracaktır. Sonrasında ise şikâyet ettiğimiz şeyler karşısında nasıl bir duruş sergilememiz gerektiği konusunda yol gösterecektir. Olan ne varsa birçok hikmeti vardır, olana değil olanın vermek istediği mesaja odaklanmak daha doğru bir davranış olacaktır. Olan şey, olmayan sonsuz şeyin içinden seçilip gelmişse, yokluk ve varlığın nasıl iç içe çalıştığını görmek ve aslında her şeyin bir denge ile var olduğunu anlamak gerekir. Denge kabul etmektir, razı olmaktır, itiraz etmek değil okumayı seçmektir. 

Varlık ve yokluk terazisi aynı zamanda oluşumuzda, düşüncelerimizde, eylem ve gözlemlerimizde yapacağımız ufak dahi olsa değişikliklerin tahmin edemeyeceğimiz gelişim ve sonuçlara yol açabileceğini öğretecektir. İmtihan dünyasında olduğumuz için her sonuç bizi tatmin etmeyecektir ama kesin bir bilgi ve Müslümana verilmiş bir görev vardır ki, o da, iki günü aynı olan zarardadır. Bizler yokluğa elimizden geldiğince güzel ve pozitif tohumlar ekmeye çalışalım. Tohumun kalitesi de ilim ve eğitim ile olur. Bu açıdan hem kendimizin hem çevremizin gelişimi ve yarınından birinci derece sorumluyuz. Yokluk, seçim, tohum ve varlığa düşüş konusu oldukça karmaşık bir konu, bu konu üzerine sağlıklı bir yazı yazmak da baya zorluyor. 



Çok fazla insan sınırlı bir alanda toprağa çok sağlam kökler ile bağlanıyor ve her geçen gün toprağa köklerini daha da uzatmaya devam ediyor. Sonra ölüm geldiğinde o köklerin koparılması o kadar zor oluyor ki daha kabir âlemi başlamadan kişi ağır bir darbe alıyor.


O yokluk o kadar derindir ki bizim akıl ve düşünce ile oraya inip orada fazla kalmaya gücümüz olmaz

Bu kavramlara bir alıntı ile örnek vermek istiyorum… Jonathan Safran Foer, “Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın” kitabında bir söz paylaşır. 

“Pekâlâ, bir uçak seni alıp Sahra Çölü’nün ortasına bıraksa ve sen orada, bir cımbızla bir kum tanesini yerinden bir milimetre oynatsan ne olur?” demişti. “Muhtemelen susuzluktan ölürdüm” demiştim. “Hayır, tam o anda, tek kum tanesini oynattığında demek istedim. Ne anlama gelirdi bu?” demişti. “Bilmem. Ne?” demiştim. “Düşün bakalım” demişti. Düşünmüştüm. “Herhalde bir kum tanesini oynattığım anlamına gelirdi. Ki o da Sahra’yı değiştirdiğin anlamına gelirdi.”

Çöl varlıktır ve çok büyük kumsal bir alandır. Çöl vardır lakin sayısı belli olmayan o kum tanelerinden hangi biri varlık olarak bilincimize dokunabilir? Yani tek olarak bir kum tanesi yokluktadır diyebiliriz. Tek bir tanesi yoksa teklerden oluşan çölde yokluktur. Çöl bir karanlıktır, topraktır, rahimdir. Ne zaman elimizi uzatıp bir kum tanesini elimize alıp onu inceler ve sonra da farklı bir noktaya geri koyarsak o zaman çölü de o günü de değiştirmiş oluruz. Yoksa günlerimiz birbirinin aynı ise orada ayrı ayrı günler yaşamış olduğumuzu iddia edemeyiz. 

Yokluk kavramına bir yazar olarak yazı üzerinden de değinmek isterim. Yeni bir yazı öncesinde bilirim ki o açılacak olan bilgisayar ekranı veya defterde yokluk vardır. Konu ve yazı yoktur. O yokluk o kadar derindir ki bizim akıl ve düşünce ile oraya inip orada fazla kalmaya gücümüz olmaz. Anlık olarak gelir gideriz. Sonra masaya oturup ekran veya defter açılmaya karar verilip de bir başlık ortaya çıktığında tohum da ekilmiş olur ki, yokluktan nasıl bir frekansta şeyler geleceği belli olsun. Ben başlığı “Sadakanın Önemi” diye koyduğumda bilincime yokluktan ilham olarak sanatın önemine dair veya sağlıklı beslenme önerileri gibi farklı konulara ait düşünceler gelmeyecektir sanırım. 

Varlıkla yokluk arasındaki bu dengeye ve bu düzene önem verir de ona göre hareket edebilirsek oluşların çeşitliliğine renk, özgünlük ve belli bir düzen getirmiş olabiliriz. Düşünce yapımızda gerekli yapılandırmayı yaptığımızda, nasıl bir insan ve nasıl bir gelecek inşâ etmek istiyorsak o yönde gayret gösterebilir ve yokluktan nasibimize düşenlerin durumumuzla ne kadar uyuştuğunu görebiliriz. Bir kişi sevgi ekerken, iyilik ekerken, ilim ekerken, temizlik, cömertlik, maneviyat ekerken imtihanında zor sorularla karşılaşabilir, hatta bazılarını çözemeyebilir ama bilir ki akıbet olarak karanlığa düşmeyecektir; iyi insanlardan, güzelliklerden mahrum kalmayacak, cehalet çukurlarında kaybolmayacak, sapkınlık, vahşet, insana yakışmayan hâl ve hareketlere meyletmeyecektir. Onun yerine yaşadığı zamanı, cinsiyetini, ailesini, ülkesini, içsel ve dışsal özelliklerini kabul edecek, hayatla kavga etmeyecek, insan olarak gelişimine ve hem kendine hem çevresine sunabileceği maksimum katkıya odaklanacaktır; kısaca yokluğa ektiklerimizin farkındalığı çok önemli. Neden benim başıma bunlar geliyor demek yerine düşünce ve eylemlerimizi tefekkür etmek daha doğru olacaktır. 

Aklımız, ruhumuz, nefs ve irademiz de birer yokluktur

Gelin hep beraber bilincimiz her uykudan uyandığında ve farkındalık anına eriştiğinde varlık-yokluk terazisine vuralım kendimizi. Varlığımız nerde, yokluğumuz nerede, terazinin hangi kefesi ağır? Varlık mı ağır basıyor, yokluk mu? Varlığımızı çoğaltmak suretiyle yokluğumuzu unutmaya mı başladık, yoksa yoklukta fazla zaman geçirdiğimiz için emanet olarak verilen varlığımızla bir şeyler yaşamamız istenirken biz yaşamdan kaçmaya mı başladık?

Yokluk kavramı hakkındaki düşüncelerimi biraz daha açmadan tekrar etmek isterim ki bunlar benim yorumlarım, siz bilinç filtrenizden nasıl geçirip nasıl algılarsınız, onu bilemem. Bana düşen görev, elimdekini paylaşma sorumluğu…

Bilindiği kadarıyla her galaksinin merkezinde bir karadelik bulunur. Galaksiler evrendeki en büyük varlıklardan birisi olarak merkezlerindeki bu karadeliğin etrafında dönerek uzayda yol alırlar. Karadeliğin diğer bir adı da yokluktur bana göre. Neden derseniz, varlığı hakkında net bilgiler yoktur, sadece çekim gücü ve yansımalarından bilgi çıkarılmaya çalışılır. Onun orada bir yerde olduğu bilinir fakat içinde ve arka planında ne vardır bilinmez. Kesin olan bir şey vardır, galaksiyi dengede tutar. 

Işık karanlıkta yol alır; karanlık yokluktur, ışık ise bu yoklukta var olan yansıma bir üründür. Ses, sessizliğin yokluğunda var olur. Sessizlik olmadan ses olabilir mi? Aklımız, ruhumuz, nefs ve irademiz de birer yokluktur. Varlıklarını çalışmalarından ve yansımalarından bildiğimiz ve çeşitli araştırmalarla ve bilgi aktarımları ile haklarında yorum yapmaya çalıştığımız insana ait bu kavramların siz de tahmin edersiniz ki gerçek kimliklerini asla bilemeyecek, göremeyecek ve anlayamayacağız. Akıl en büyük nimetlerden hiç şüphesiz ama aklımızın kendisini gösterme ve tanıtma yetkisi yok. Nasıl bir şeydir; rengi, kokusu, boyutu, özellikleri nelerdir acaba? Yokluğun dokunuşları ile akletmeye çalışıyoruz. Aynı şekilde ruh ve nefsi ya da iradenizi görebilir misiniz, nasıl bir şeyler olduklarını bilebilir miyiz? Şu ana kadar bilemediysek sonrasında da bilemeyeceğiz sanırım. Fizikî olarak tanış olamadığımız ama bizi biz yapan unsurların hikmeti çoktur, bize düşen okuyabildiğimiz kadarını okuyup seçimlerimizi en iyi şekilde yapmaya çalışmaktır. Beyin kavramı yine ilginç yokluklardandır. Kafamızın içindeki bir buçuk kilogramlık kaygan et parçasının varlığını görmek, bize o sınırsız ve üstün işlemlerin nasıl yapıldığı hakkında bir fikir veriyor mu? Gördüklerimiz, duyduklarımız, kokladıklarımız, düşüncelerimiz, korkularımız, sevinçlerimiz hani nerede, gösterin… Yaşıyoruz ama gördüğümüzü göremiyor, duyduğumuzu duyamıyor ve nasıl yürüdüğümüzü bile tam olarak bilemiyoruz. Bir adım atabilmek için, beynin, sinir sisteminin, bedene ait kısımların, iradenin tam olarak nasıl bir iş bölümü yapıp anlık olarak hareket ettiğini bilincimizde canlandırma imkânımız var mı? Buna yokluğun varlık ile dansı denmez de ne denir ki?

Haccın miracı, mekânın varlığından kopmaktır

Yokluğun bendeki diğer bir adı da miraçtır. Evet şu namaz ile birlikte anılan miraç. Birçok hikmeti olan miraç hadisesi, bende yokluğa yolculuk anlamı taşır. Namaza durmak suretiyle kişi Hakk’ın huzuruna durmak niyetini sergiler ve bu ibadet esnasında gayretine göre, kapasitesine ve liyakatine göre ayrıca Rahman’ın iznine göre varlık elbisesinden yokluğa doğru yol alır. Kendini, bildiklerini, nefsinin afetlerini, düşünce ve duygularını geride bırakmaya çalışarak Allah ile baş başa kalmaya en sonunda ise kendini yok edip sadece Allah’ın oluşuna tanıklık etmeye yol alır, ibadetini zirveye taşır. Namazımız bizi dünya hayatından, işlerimizden ve düşüncelerimizden koparamıyorsa bir şeyleri eksik yapıyoruzdur.

Namazın miracı olur da orucun, haccın ve zekâtın miracı olmaz mı? Oruçta da örneğin yine varlıktan yokluğa bir yolculuk vardır. Dünya nimetlerine bir durup deyip nefsimize bir mola verdirip yokluğu düşünmeye sevk eder. Senin ve benim nimetim var olabilir, bol olabilir ama imtihanı sebebi ile birileri yokluk ile sınanıyor sonuçta, onları hatırlamak, bulmak ve bir el uzatabilmek için mükemmel bir fırsattır orucun miracı. Olan olmayana versin, boynu bükük olanın kalbi iyileştirilsin, yetimin, öksüzün elinden tutulsun diye varlarımızı bir kenara bırakıp etrafına bakınmak ve varı az olanın hâlinden anlamaya çalışmaktır miraç.

Haccın miracı, mekânın varlığından kopmaktır. Soruyorum hep, bu şehirde mi yaşayacaksın, başka bir yere taşınmayı düşünmez misin? Yok diyor, artık başka yerde yaşayamam. Çok fazla insan sınırlı bir alanda toprağa çok sağlam kökler ile bağlanıyor ve her geçen gün toprağa köklerini daha da uzatmaya devam ediyor. Sonra ölüm geldiğinde o köklerin koparılması o kadar zor oluyor ki daha kabir âlemi başlamadan kişi ağır bir darbe alıyor. Hac ibadeti manevî manaları yanında mekân varlığından yokluğa yolcuğu da işaret eder. Kâbe’nin etrafında döne döne yokluğa gitmeye çalışır insan. Bana nasip olmadı ama oranın enerjisi ve maneviyatı üzerimize ve içimizin derinliklerine sinmiş dünya kirini, nefs kirini yokluk ile yıkamak suretiyle temizliyordur diye düşünüyorum. 

Zekât, Allah ile yapılan ticarettir

Bir de zekât miracı var… Bu durakta biraz fazla kalmak istiyorum. Zira günümüzün birçok manevî hastalığının sebeplerinden birisi zekât kavramını iyi anlayamamak, uzaklaşmak ve bu önemli görevi yerine getirememek olduğuna inanıyorum. Bir sahiplenme yarışı, bir bitmez hırs insanların çoğunu esir almış durumda. Biz ve bize ait sandığımız hiçbir şey yoktu, sahip olabileceğimiz bir şey hiçbir zaman da olmayacak. Üzerimizde ve dışımızda ne varsa, geçici ne varsa emanet. Ve var olmuş ne varsa bir zaman sonra yine yok olacak. Biz insanoğlu niye tersine çalışırız ki böyle? Neyimiz varsa, mal, makam, güç, akıl… Bir an önce paylaşma yoluna gidip bereketlendirecekken ve Hakk’ın rızasını kazanabilecekken, nefse tabi olup kendimize saklama yoluna gidiyoruz. İşte zekât miracının önemi burada daha iyi anlaşılıyor. Bize verilen nimetin bir kısmını gerçek ihtiyaç sahiplerine vermek suretiyle malımızı temizlemek ve mal hırsından, sahiplenme hırsından, varları çoğaltma sevdasından kurtulabilmek için yokluğa yol alalım. Yoklukta varlıktan temizlenmek suretiyle farkındalığa, maneviyata ve huzura kavuşabilelim. 

Zekât, Allah ile yapılan ticarettir. Gönül rızası ile ve bol bol yapabilene ne mutlu. Sürekli var olanın peşinden koşan, varım daha çok var olsun diye varlığı tutmaya çalışanın toprakta uyanması, geri dönemeyeceği ve pişmanlığının bir fayda veremeyeceği bir anda acı bir yoklukla karşılaşması çok acı bir durum gerçekten. 

Bankada çok basamaklı hesabı olan değil, gönlünde Hakk’ın rızası olan varlıklıdır. Varlığından bir haber olup sultanlığını ilan edenin varı yoğu az sonra helak olacakken, varlık-yokluk terazisinde kendini ölçüp biçenin iki cihanda kazanacaklarının hesabını akıl çözemez. 

Yazımı burada tamamlarken, “Rabbimiz bizleri emanetlerine sahip çıkanlardan eylesin!”duasıyla sizleri uğurlamak istiyorum. Sağlıcakla kalın…