SEVGİLİ dostlar, bu ay sizlerle çok farklı ve bir o kadar anlamlı bir yazı ile buluşmak istedim. Çünkü zaruri bir yazı olması gerekti. Belki çok uzun, ama bu dünya ile ahireti buluşturacağımız zaman diliminin uzunluğu ya da kısalığı değil, amel defterinde yazılacak olanların önemli olduğunu hepimizin iyi bildiğini düşünüyorum. Ne yaparsak yapalım, elbet karşılığı vardır.
Atalarımız ne güzel sözler miras bırakmışlar; “Ne ekersen onu biçersin”, “Keskin sirke küpüne zarar”, “Hiddetle kalkan, nedâmetle oturur”, “Kişi, başkası için kazdığı kuyuya kendi düşer”, “Aklında ne varsa hâlinde o vardır”, “Gönlü kirli olanın hâli kirli olur”, “Gönlünde kibir olan, şeytanla arkadaş olur”, “Komşunun tavuğuna göz dikenin, elinden kazı gider”, “Sofraya ne korsan, onu yersin”, “Tekeri eğri olanın izi eğri olur”, “Aşksız kişinin kalbi ölü olur” ve ilâ âhir…
Geçmişin tecrübesine ait bilgiyi, atalarımız sırf biz düşmeyelim diye o zamanlardan bu zamanlara, bizlere bu mesaj ifadelerle göndermişler. Öyle ya, nereye, hangi zamana gidersek gidelim, tarlamıza ne ekersek onu biçeriz, değil mi? Buğday tohumu diksek buğday, karpuz tohumu diksek karpuz, nohut tohumu diksek nohut alırız. İşte insanın tarlası olan aklına ve gönlüne ne ekiliyorsa, zamanı gelince o da ortaya çıkıyor, o hâle dönüşüyor.
Aklımızı ve gönlümüzü neyle meşgul ettiğimize dikkat etmeliyiz. İnsan ne yaparsa yapsın, muhakkak ki karşılığını görür: “Kim zerre kadar iyilik yaparsa onun karşılığını görür. Ve kim zerre kadar kötülük yaparsa onun karşılığını görür.” (Zilzal, 7-8)
Adalet ve iyilik üzere davranan, karşılığını bulur. Kötülük ve zulüm üzere davranan da… Kimse kimseyi kandıramaz; kandıran, kendini kandırır. Allah, şaşmaz adaletini insanın vücuduna gizlemiştir. Ne yaparsak yapalım, karşılığı mutlaka sunulur. Unutmayalım ki, Cennet de, Cehennem de vardır. Her ikisi de yaptıklarına karşılık insanın vücudunda oluşur. Yani cenneti de, cehennemi de biz oluştururuz.
Yaptıklarımızı muhasebe edip kendimizi hizaya çekelim. Bilelim ki, din adına anlatılanların hepsinin karşılığı vardır. Ama anladığımız gibi mi, yoksa hakikati başka mı, bir düşünelim.
Kur’ân baştan sona iyi insan olmamızın yolunu sunar. Özetle edindiğimiz bilgilere dikkat etmemizi, bâtıl bilgi ve hurafelerle oyalanmamızı, birine kötülük yapanın yaptığının asla yanına kalmadığını (ki o yaptığını vücuduna yazmıştır ve vücut, karşılığını ona sunar) telkin eder. “Ne ekersen onu biçersin” atasözü, bunun için söylenmiştir. Bir kulun hakkını yiyen, tüm kulların hakkını yemiş gibi olur. Kim biri hakkında bir kötülük düşünse, anında karşılığını bulur. Zaten kötülük düşünen, Allah sevgisinden uzaklaşır. Bu bile en büyük ceza değil midir?
Hepimiz kuluz, hatalar yapabiliriz. Ama bakmak zorundayız “Hatalarımızda kasıt var mı?” diye. Yaşam amacımız nedir, gelin, düşünelim! Cennet nedir, Cehennem nedir, düşünelim. Meselâ “Cennet” denilen, yapılan iyiliklere karşı sunulan içsel huzur olabilir mi? Yahut “Cehennem” denilen, yaptığımız kötülüklere karşı sunulan huzursuzluk olabilir mi?
Beynimize ve gönlümüze ne ektiğimize dikkat edelim. Gönlümüzü neyle kirlettiğimize bakalım. Ve bilelim ki, Hazreti Musa’nın Tûr dağı kıssasında ayağından çıkardığı nalınları ve bıraktığı asa, gönlün ve aklın temizlenmesi mesajıdır. Dünyaya olan esaretin, hırsların, benliğin, makam ve saltanat beklentisinin gönlü nasıl kirlettiğinin mesajı… Akıldaki bâtıl bilgilerin, aslı olmayan şeylerin aklı nasıl esir aldığı ve kötülüklerin nasıl ortaya çıktığı mesajı…
Beynimize ne ektiğimize dikkat edelim ve şuurlu olalım. Söylediğimiz olumlu ya da olumsuz herhangi bir sözün dahi nelere kapı açarken hangi kapıları kapattığını ince ince düşünelim. Evet, bu yüzden unutmayalım; “ne ekersek onu biçeriz”.
“Seni eken, biçer bir gün”
Yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: “Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 56)
Kur’ân ve Sünnet’e göre, Allah-u Teâlâ önce Hazreti Âdem’i, ondan Hazreti Havvâ’yı ve ikisinden insan neslini yaratmıştır. Erkek ve kadını ayrı biyolojik ve psikolojik özelliklerle donatmış, her ikisine de bu özelliklere yani fıtratlarına/yaratılışlarına uygun hak ve görevler yüklemiştir.
Biz dünyaya daha güzel olan bir zaman ve mekândan geldik. Bu dünyada yaptıklarımız ve yaşadıklarımızla tekrar o sonsuz nimetlerin olduğu zaman ve mekâna yani Cennet’e gideceğiz. Ya da bu dünyanın cezasını çekmek için Cehennem’e… Hepsi bize bu dünyada verilen fırsatta gizli. Bu fani zaman diliminde yaptıklarımız ve yaşadıklarımız karnemize yazılacak. Ve insanın kıyameti koptuğunda, Hakk’a geri döndüğünde, karnemizde sonuçlar görünecek. Karne mi? Amel defterimiz…
Amel defteri, insanların dünyada benimsedikleri inançlar ile yaptıkları amellerin kayıtlı bulunduğu ve ahirette kendilerine verileceği bildirilen defter veya mahşerde hesabın görülmesinden sonra sahibinin durumunu açıklayan belgedir. Bizleri bu dünyaya, hangimizin daha iyi iş yapacağını, hangimizin daha iyi bir kul olacağını tespit etmek üzere ölümü ve hayatı yaratan Allah yerleştirdi. Amel defterlerimizi de görevlendirdiği meleklerce yazdırmaktadır. “Teşbihte hata olmaz” derler, bir nebze de olsa, dünyadan misâl getirerek ahireti hatırlayabildiysek, ne mutlu!
Karacaoğlan diyor ki, “Yürü bre yalan dünya/ Sana konan göçer bir gün/ İnsan bir ekine misal/ Seni eken, biçer bir gün”.
Rıza ve rızık
Bu dünyada geçen zamanda hedefiniz Mevlâ’nın rızasını kazanmaksa, sizden daha büyük komutan yok. İnsanın hayatında ulaşabileceği en zor aşama, “rıza”. Kişinin elinde olanla yetinmesi, hiçbir şeyden dolayı kendini eksik hissetmemesi, geciken dilekler ya da kaçan fırsatlar için üzülmemesidir “rıza”. Çünkü Allah’ın takdirlerinin her zaman güzel olduğuna, her işte kuluna uygun olanı verdiğine ve onun lehine olanı düzenlediğine tam bir teslimiyetle inanır. Böylece kalbi Allah’tan razı bir hâlde yaşar. Sanki dünyaya dair hiçbir şey eksik değilmiş ve her şey kendisine fazlasıyla verilmiş gibi hisseder.
Allah’ın rızası tembellik ve üşengeçlikte bulunmaz; gayret göstererek erişilir ona. “Aramakla bulunmaz ama bulmuş olanlar arayanlardır” diyor ya, Allah-u Teâlâ hiçbir kulunu nasipsiz bırakmaz. Kulun hissesine düşen rızık ezelde tayin edilmiştir ve kula mutlaka ulaşır. Kimse kimsenin nasibine mâni de olamaz. Bu inançla tam tevekkül içinde olmalı, rızık endişesine düşmemeli insan. Öyle ya, Zemzem suyu ve Hazreti Hacer kıssasını unutmamalı.
Kur’ân’da apaçık delillerle ifade edildiği gibi; rızık (Hud, 6), şifa (Şuara, 80), başarı (Hud, 88), huzur (Necm, 43) ve izzet (Âl-i İmran, 25) Allah’tandır. Bize lazım olansa iman, sabır ve gayret etmektir.
“İnsan” kelimesinin “üns” ve “nisyan” kelimelerinden geldiği söylenir. Hakikaten insan “ünsiyet” kurar. Yani bulunduğu ortama çabuk alışır. Zaman içinde o yerin adeta rengine boyanır, şekline bürünür, âhengine girer.
Nisyan ise “unutmak” demektir. İnsan geçmişini, verdiği sözleri, bu dünyaya neden geldiğini, tarihi, olayları unutur. Başa gelen olaylar sürekli hatırlatmaya ve insanı dengeye getirmeye çalışır. Ama o fark etmek yerine ısrarla unutur.
Hayat ise ne kadar geçici, ne kadar da bizim dışımızda gelişen bir şey. Ne doğarken ailemizi seçtik, ne bedenimizi, ne de sınavlarımızı. Kimimize zor, kimimize biraz daha kolay bir hayat sunuldu. Ama kimse tam anlamıyla memnun değil. Çünkü insanoğlu elindekine değil, eksikliğine odaklanıyor. Sahip olduklarını değil, sahip olamadıklarını büyütüyor gözünde. Oysa her sabah gözlerini açabilmek, yürüyebilmek, nefes alabilmek bile büyük bir mucize. Ve bu mucizenin farkına varmak her şeyin başlangıcı olabilir.
Evet, yaşadıklarınız kolay değildi. Ama bundan sonrası sizin elinizde. Aynı karanlıkta kalmayı da seçebilirsiniz, ışığa yürümeyi de. Unutmayın, siz çok kıymetlisiniz. Varlığınız bile başlı başına bir mucize. Bu dünyada kalıcı olan hiçbir şey yok. Bu dünyada sizinle birlikte veya sizin yanınızda ahirete alıp götürebileceğiniz ne bir mal var, ne bir makam, ne de bir eşya. Bu dünyadan yanınızda götüreceğiniz şeyler; darda olana el uzatmak, zorda kalanın sırtına dayanak olmak, bir yetimin başını okşamak, aç kalan birinin karnını doyurmak, acı çeken birine elden geldiğince derman olmaya çalışmaktır.
Abdulkadir Geylanî Hazretleri, “Kendini kader vadisine bıraktığın ve külliyen Allah’a yöneldiğin zaman dünya senin emrine girer” der. Sana zor görünen her şey Allah’a kolaydır.
“İnsanı ‘ekonomik bir hayvan’ hâline getirenler, bizim Batı toplumlarımızdır ve bu çok yakın zamanda olmuştur. Fakat henüz hepimiz böyle değiliz. Yığınlar ve elit tabakalar içerisinde saf ve irrasyonel tüketim son derece yaygın ve eski soyluluğumuzun taşlaşmış bir karakteristiği olmaya devam ediyor. Homo economicus, tıpkı ahlâk ve ödev insanı gibi, tıpkı bilim ve akıl insanı gibi, geride kalmış değil, tam önümüzde. İnsan, çok uzun bir süre insandan farklı bir şey olmuştur ve hesap makinesiyle birleşen bir makine hâline gelişi de yeni olmuştur.” (Marcel Mauss, Sosyoloji ve Antropoloji)
Bugün her zamankinden daha çok bilgiye sahibiz ama “ahlâkî pusulamızı” kaybetmiş durumdayız. Çünkü ahlâk, neyin doğru olduğunu bilmek değil, doğru olanı yapabilme iradesini gösterebilmektir. Gerçek eğitim zihni rakamlarla doldurmak değil, kalbi empatiyle büyütebilmektir. Bir toplum, varoluşun hikmeti ve ahlâkî değerlerle şekillenmedikçe çürür. Fertleri “ruhu körelmiş, kalbi katılaşmış, gözleri perdelenmiş, feraseti sönmüş ve algısı dağılmış” bir hâle savrulur o toplum. Bugün yaşananlar tesadüf değil. Hikmetin terk edildiği yerde çürüme hüküm sürer.
İnsanlık tarihinin en derin ve kadim sorularından biri şu: “Ne işimiz var bu dünyada?”

Kurumsallaşma ve sistem kurmak, adalet ve hakkaniyeti birinci prensip olarak öne çekmek, millî ve manevî değerlerimizi yozlaştıranlardan hesap sormak, yalan konuşan ve toplumu gayr-i ahlâkî şekilde yönlendirmeye çalışanlardan hesap sormak gerek. O zaman bakalım itler atların arasına karışır mı, yoksa onlardan kaçar mı?
Farklı bakış açıları (dinî, felsefî ve bilimsel) farklı cevaplar veriyor ama hiçbirinde tek bir doğru yok; hepsi insanın varoluşunu anlamlandırma çabası. İslâm’a göre insanın dünyaya gelişinin temel amacı ise Allah’ı tanımak ve O’na kulluk etmek.
Başta belirtmiştik; Zâriyat Sûresi 56’ncı ayette açıkça belirtilir: “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” Burada kulluk (ibadet), sadece namaz veya ritüeller değil; Allah'ı bilmek, O’nun emirlerine uymak, ahlâklı yaşamak ve yaratılışın hikmetini anlamaktır. Kulluk insanı olgunlaştırır ve ahirette mutluluğa ulaştırır.
Diğer inançlarda da (Hristiyanlıkta Tanrı’ya hizmet, Budizm’de aydınlanma) bir yüce varlığa veya ilkeye yönelme vurgulanır. Antik Yunan’da (Aristoteles Platon) hayatın amacı, bilgiyle erdeme ulaşmak ve iyi olmaktır. Aristoteles’e göre insan rasyonel bir varlık olduğundan, etik bir hayat sürerek mutluluğa (eudaimonia) erişmelidir. Varoluşçulukta (Sartre, Camus, Nietzsche) hayatın nesnel bir anlamı yoktur; anlamı birey kendisi yaratır. “Tanrı öldü” diyen Nietzsche, bireyin kendi değerlerini inşâ etmesini savunur. Camus ise hayatın absürd (anlamsız) olduğunu kabul edip, buna rağmen isyan ederek (yaşayarak, severek, yaratıcılıkla) anlam bulmayı önerir. Nihilizmde hiçbir amaç yoktur, hayat tesadüfi ve boştur.
Genel olarak felsefe, sorgulamayı teşvik eder. Buna göre hayatın anlamı mutluluk, sevgi, katkı veya kişisel gelişimde aranabilir. Bilim (özellikle evrim biyolojisi), insanın varoluşunu tesadüfi bir süreç olarak görür ve der ki, “Milyarlarca yıllık evrimle, hayatta kalma ve üreme iç güdüsüyle ortaya çıktık”. Richard Dawkins gibi düşünürler, genlerin taşınması için bir araç olduğumuzu söyler ve eklerler: “Nesnel bir amaç yok; anlamı biz sosyal, kültürel ve bireysel olarak inşâ ederiz.”
Psikoloji ise (Viktor Frankl gibi) anlam arayışının insanın temel motivasyonu olduğunu, acılara bile anlam yükleyerek dayanabileceğimizi belirtir. Sonuçta bu soru kişiseldir. Bizim için anlam Allah’a kullukta, bazıları için sevdiklerine katkı sağlamak veya dünyayı iyileştirmekte, bazıları içinse sadece ânı yaşamakta yatar. Senin için neyin anlamlı geldiğini düşünmek, belki de en büyük adım. Ne dersin, senin görüşün nedir?
Aslında ortada konuşulanlara bakınca aklımıza gelen Hedonizmi de düşünmek gerekir.
Hedonizm
Hedonizm, Yunanca “hêdonê” (zevk, haz) kelimesinden gelir ve hayattaki en yüksek iyinin haz veya zevk olduğunu savunan bir felsefî akımdır. Temel önermesi şu: “İnsan, haz veren şeyleri aramalı, acı veren şeylerden kaçınmalıdır. Hayatın amacı, mümkün olan en fazla hazzı elde etmek ve acıyı en aza indirmektir.”
Hedonizm, insan doğasının betimleyici (deskriptif) bir teorisi. İddiası da, “İnsanlar fiilen sadece haz peşinde koşar ve acıdan kaçarlar; bütün motivasyonlarımızın temelinde haz vardır” şeklindedir. Örneğin birine yardım ettiğimizde bile, bu yardımı, içimizde oluşan tatmin duygusu (haz) nedeniyle yaparız bu varsayıma göre.
Etik Hedonizm ise normatif (buyurucu) bir teori. Ona göre insan haz peşinde koşmalı ve acıdan kaçınmalı. Doğru eylemse en çok hazzı üreten eylem. Etik hedonizm kendi içinde de ikiye ayrılır: Epikurosçu Hedonizm (kaliteli hazcılık) ve Klasik Utilitaryen Hedonizm (Benthamcı hazcılık).
Epikurosçu Hedonizmin kurucusu Epikuros’tur (MÖ 341-270). Hazların kalitesini önemser. En yüksek haz, acıların yokluğu (aponia: bedensel acıdan kurtuluş) ve ruh dinginliği (ataraxia). Basit zevkler (dostluk, felsefe yapmak, doğada huzur) lüks ve aşırı hazlardan (aşırı yeme-içme, cinsel aşırılık) daha değerlidir ona göre, çünkü bunlar uzun vadede acı getirir. “Basit bir ekmek ve suyla bile en büyük zevki yaşayabilirim, eğer dostlarım yanımdaysa” der.
Klasik Utilitaryen Hedonizm (Benthamcı Hazcılık) kurucusu ise Jeremy Bentham (1748-1832) ve John Stuart Mill’dir (1806-1873). Nicelikseldir. Haz; süre, yoğunluk ve kesinlik gibi ölçütlerle hesaplanır (hazcılık hesabı-hedonic calculus). Mill ise nitelik farkını ekler buna; entelektüel hazlar (kitap okumak, sanat) bedensel hazlardan (yemek, cinsel ilişki) üstündür.
Mill şöyle der: “Memnun bir domuz olmaktansa, mutsuz bir Sokrates olmak yeğdir.”
Hedonizmin eleştirileri ise şunlardır: “Hayat sadece haz peşinde koşmaya indirgenirse anlamını kaybeder mi? Başkalarının acısını göz ardı eder mi? Sonsuz haz veren bir makineye bağlanmak ister miydiniz? Çoğu insan ‘Hayır’ der; gerçeklik, ilişki, başarı gibi şeyler hazdan daha önemli olabilir. Sürekli haz peşinde koşmak, haz alma kapasitesini köreltebilir mi?”
Birçok insan farkında olmadan hedonist eğilimler gösterir; tatil plânlamak, lezzetli yemek yemek, eğlenmek… Ama aşırı Hedonizm (Hedonistik treadmill) insanı tatminsizliğe sürükleyebilir ve elde edilen hazlar çabuk eskimeye başlar.
Sonuç olarak Hedonizm, hayatın zevk boyutunu vurgular ama tek başına yeterli bir hayat felsefesi olup olmadığı tartışmalıdır. Yani hayatın amacı hazdır. Yemek, eğlence, cinsellik… Popüler kültür de bunu pazarlamıyor mu?
Son söz
Neresinden tutsak elimizde kalan bir süreçten geçiyoruz. İyiyi kötüden ayıramayacak kadar bir karışıklık yaşıyoruz. Hayır, yaşatılıyoruz! Yani at izi, it izine karışmış durumda.
İyiyi kötüden ayıramayacak kadar bir karışıklık ortaya çıkarmak… Peki, ne olacak? At izini it izinden ayırmak kolay değil. Ama imkânsız da değil. Atın sesi, itin sesinden farklı. Önce oradan başlamak lâzım.
Kurumsallaşma ve sistem kurmak, adalet ve hakkaniyeti birinci prensip olarak öne çekmek, millî ve manevî değerlerimizi yozlaştıranlardan hesap sormak, yalan konuşan ve toplumu gayr-i ahlâkî şekilde yönlendirmeye çalışanlardan hesap sormak gerek. O zaman bakalım itler atların arasına karışır mı, yoksa onlardan kaçar mı?
Yazımı Mevlâna’nın şu sözü ile bitirmek istiyorum: “Seni bildim bileli, ey balçık dünya, başıma nice belâlar geldi, nice mihnet, nice dert. Seni sırf belâdan ibaret gördüm; seni sırf mihnetten, dertten ibaret…”



