Vahyin zaman ve mekânda yayılışı

Din, “yol” demektir. Bu yol dosdoğru çizilse de insanlar zaman içerisinde yoldan çıkmışlar. Âdem yaratıldığında secde etmeyen iblisin kıyamete kadar insanoğlunu saptırmak için mücadele edeceğini biliyoruz. Peygamberler de sürekli bozulmaları düzeltmek için kendi toplumlarından çıkmışlardır. Bu da kendi dillerini konuşmaları demektir. İsimleri de yaşadıkları toplumun diline uygun olan isimlerdir. Meselâ Nuh Peygamber’in asıl adı Utnapiştim ve lakabı da Ziusudra’dır. İdris Peygamber’in adı Nangzida’dır.

İnsanın tekâmül süreci

BİR seher serinliğinde hakikat aşkımın kavurucu ateşi ile gözlerimi açtım. Anladım ki göz benim değil, el benim değil, yer benim değil, gök benim değil. O hâlde beni, gökleri ve yeri yoktan var eden için yaşamaya değer. Hayy olanın verdiği hayatı Hû’ya adayarak…

Dün ilk cümlelerimi kuracaktım aslında, delice fırtınalarla boğuşan sandal gibiydi kalbim. Seher vaktini o yüzden seçtim, hamdolsun, kalbim dingin ve dizginleriyse sahibinin elinde.

Şimdi yazmak nasip oldu diye üç beş günlük bir yol zannedilmesin, aklımın yettiği ilk çocukluk yıllarımla başladı her şey. Yıllardır yürüdüğüm yolların tozunu erittim kalbimde. Nuh’u bilmediğim, tufanı duymadığım zamanlarda, çocukluk vakti dağlarda gezerken midye kabukları görürdüm. “Toroslarda deniz yok, su yok; bu kadar yüksekte bunların ne işi var? Yoksa buralar bir zamanlar sularla mı kaplıydı?” diye sorarken heyecanımı ve bilgeliğimi tarif edemiyorum. Sonra yıllar geçti, Nuh Tufanı’nı öğrendim ve sorumun cevabını buldum. Şu an bu satırları yazıyorsam, taptaze kalan merakım ve hakikat arayışımın denizi taştığı içindir.

Her şey nasıl başladı? Ve neden? Ve kim tarafından? İşte bu sorularımın cevabını bulduktan sonra pınarın gözünden içtim suyu. O aşkından, aklından ve kudretinden evreni yarattı; artık hiç şüphesiz inandım. İnanmaktan bahsedeni basite almasınlar, çünkü o kalbin ve aklın ortak noktada buluştuğu tek gerçektir. Kim neye inanırsa hayatı onun etrafında şekillenir. Her şeyi Yaratıcıya bağladığım o gün bu gündür kocaman bir yapboz oyununun içindeyim. O devasa resmi çocukken gördüm ve oyuna devam ediyorum hâlâ.

Tarihe bakıyorum. İlk insan nasıl gelmiş dünyaya? Tesadüfen mi, evrime uğrayarak mı? Ya da dağları bir tanrı, denizi başka tanrı, yıldızları başka, insanı daha başka bir tanrı mı yaratmış? Ya da nasıl olmuş bu olanlar? Tek bir yaratıcı var aklımda ama neden çok tanrılara inananlar olmuş? Bu soruları elbette sorup en doğrusunu bulana kadar çabalayacağım.

İlk insanın bir hayvana yetecek kadar akılla dünyaya gelip tecrübelerle zaman içinde aklının geliştiğini farz edelim. O zaman aklı başına geldiğinde ne oldu ya da bu aklı aşamalı olarak da olsa ona kim verdi, düşünmeye değmez mi? Eğer insan aklının arkasında yaratıcı arıyorsak, mantıken en başından plânlı, programlı ve özgün olmalı.

Evet, “ruh” denilen öz, maddede, bitkide, hayvanda ve insanda var. Ama aşamalı olarak değişen ve gelişen bir sistematiğe sahip. Atom altı parçacıklar (esir maddesi) her şeyin ana malzemesidir. Ama bizim aklımızın alabildiği en küçük birim olarak ölçmek lâzım. Çünkü onun da öncesinde Yaratıcının akıl almaz gücü var. Meleklerin, cinlerin, insanların, yıldızların, dağların, denizlerin ve henüz bilmediğimiz pek çok şeyin hamuru esir maddesidir. Madem mutlak bir Yaratıcı var, neden O’nun Kendi yarattığı insandan istekleri olmasın? Neden insanı sadece aklıyla baş başa bıraksın?

Bize seçme alanı bırakması, O’na itaatimizi ve isyanımızı ölçmek ve bize delil olarak göstermek içindir. Âdem’in yaratılmasından önce çok uzun zaman geçiyor ki milyarlarca yıl insanın adı sanı anılmamış. Allah var olduğu için her şey mümkündür aslında. Her şeyi mümkün görerek ihtimaller değerlendirilmeli. Milyarlarca yıl içinde madenler oluşuyor, ufalanıyor, toprak oluyor, suyla karışıyor, şekil veriliyor, ruh üfleniyor. Sonra da başıboş, çaresiz, yapayalnız mı bırakılıyor insan? Hakikaten öyle mi görünüyor oradan?

Benim baktığım yerden bakınca hayranlık veren, akıl harikası, muhteşem bir varlığız biz. Atom altı parçacıklar madenlere, suya ateşe, havaya dönüştürülürken cansızlardan canlılara anî geçiş de yapılmamış. Mercanlar, cansız madde ve bitki arasıdır, hurma bitki ve hayvan özelliği gösterir, maymun ise hayvan ve insan özelliği gösterir. Bütün bu yumuşak geçişler kusursuz bir bağlantı ve bütünlük hissettirir. Ama yine de insan, özgün bir vücut tasarımıyla hepsinin mükemmelleştiği noktadadır. Tabiî elbette vücudun kapasitesine yakışır biçimde de aklî ve kalbî donanımı vardır.

İnsanlık tarihine bakınca önce Allah’ın varlığını en büyük gerçek olarak çıkış noktam bâbında belirliyorum. Sonra Allah’ın son gönderdiği kitabı okuyorum. Orada devasa bir bütünlükle karşılaşıyorum. Çocukken hayâlimde gördüğüm yapboz panosundaki aynı resim orada da var. İnsanın yaratılış serüvenini anlatıyor. Yeryüzü çoktan son hâlini almış, içinde cinler yaşamış. Ama tek oyuncu onlar değil, sahne sırası insana gelmiş. Allah bu kararını meleklere açıklamış ve sormuşlar: “Biz Seni zaten hakkıyla tesbih edip duruyorduk, neden başka bir varlık daha yaratacaksın?”

 

 

Bize seçme alanı bırakması, O’na itaatimizi ve isyanımızı ölçmek ve bize delil olarak göstermek içindir.

 

Evet, nurdan yaratıldılar ama akılları bu yeni yaratılacak olan varlığın sınırlarını kavramaya yetmedi. “Sizin bilmediklerinizi biliyorum” cevabını aldılar ve kabul ettiler. Ama o meclise dâhil olan biri daha vardı ki varoluş malzemesi ateşti; o bir cindi ve iradeli bir varlıktı. Gönüllü olarak uzun yıllar ibadet ve itaat etti ama içindeki eksi kutup oluşturan güç, insanın yaratılma kararı açıklandığında ortaya çıktı.

Azazil, eskiden tutkuyla ibadet ederdi ve artık meleklerle dost olmuştu. Bu yüzden o yüce mecliste olacakları duyup dehşete kapıldı. Küçük kardeşinin doğacağını öğrenen ilk çocuğun doğal tepkisi gibi… Bunun sebebi, sevginin bölüneceği zannı ya da “Eskisi kadar sevilmez miyim?” korkusu gibi duruyor. Tabiî kibir ve kıskançlık da var. Âdem yaratılıp keramet tahtına oturtulduğunda ve meleklere secde emri verildiğinde, içinde taşıdığı duygunun etkisiyle secde etmedi.

Aslında Allah, tövbe edenlerin tövbesini kabul edecek kadar merhametliydi. Ama olacakların tam olarak olabilmesi içindir ki, Azazil geri adım atmadı. İnsandan önce dünyada test edilen cinlerde de irade vardı. İyilik, kötülük ve peygamberlik gerçeği onlarda da vardı. İnsanın ebedî düşmanı, Allah’tan kıyamete kadar süre istedi. İnsanın özüne Yaratıcısını bulma isteği ve özlemi yerleştirildi ama aklı çelinince bu isteğini arka plâna atıp uzaklaşma ve isyan isteği de verildi. Bu kutuplar iyilik ve kötülük meselesinin özünü oluşturdu.

Tam bu noktada insan, melekleri geride bıraktı ve “yaratılmışların en şereflisi” unvanını aldı. “Cinlere ne oldu?” diyebilirsiniz. Onlar yedikleri ve içtikleriyle, yaşadıkları mekânlar sebebiyle insandan daha aşağı seviyede kaldılar. Evet, biz yoğun bedenli olarak yaratıldık ve cinler gibi kendimiz uçamıyoruz ama aklımızla yaptığımız uçaklarla yüzlerce yolcu taşıyabiliyoruz. Mutlak aklın bizdeki yansıması çok daha üst düzeyde.

Teknolojik ilerlemeler daima kapasiteyi artırmak üzere devam eder. Yeni versiyonun özellikleri hep fazladır; güç kullanımı ve akıl tasarrufu bakımından daha hayret vericidir. İşte bu yüzden kibir ve kıskançlık doğdu ve düşman kazandık. Allah bizi seviyor ve “Şeytanın adımlarını takip etmeyin!” diyor. Anne de ilk çocuğunun kıskançlığına karşı küçük çocuğunu korur ve tembihler. Teşbihte hatadan Allah’ın rahmetine sığınarak böyle düşünüyorum. Ateş O’nun, toprak O’nun, Cennet O’nun, Cehennem O’nun. Ama iyiliğin ve kötülüğün kaynağı zamanın bu diliminde aransaydı, birçok sorunun cevabı bulunmuş olurdu.

İnsan daha Cennet’teyken şeytan intikam plânına başlamıştı. Şeytanın itirazı, kıskançlığı, kibri de Allah’ın muazzam oluşuna aklî bir delildir.

Eğer Allah’ın atomaltı parçacıklara (esir maddesi) verdiği güç ve potansiyelin farkına varırsak ve onu kullanmaya başlarsak, kendimizi ve evreni keşfetmede muhteşem bir adım atmış oluruz. Cin, melek gibi soyut zannedilen kavramların somutluğu ortaya çıkar. Işınlanma ya da uzayın keşfi konusunda akıl almaz ilerlemeler olur. Ruhun ve bedenin birlikteliği ve bütünlüğü idrak edilir. Hatta beden, ruha daha fazla ayak uydurur. Işınlanma gibi hayâl âlemine düşen bir fikir gerçeğe döner. Rüyalar âlemi de sırrını açığa çıkarır. Zamanın uzantısı olan ahiret âlemi de daha kolay anlaşılır. Bunun içerisinde yer alacak olan yeniden diriliş, ruh ve bedenin yeniden buluşması bile çok daha somut olarak karşımıza çıkar. Her zerrenin birbirinden haberdar olduğu ve bağlantılı olduğu ortaya çıkar.

Bunu perdeleyen şey, atomaltı parçacıkların amaçlı birleşimi ve atomların da yine amaçlı birleşimi ile bunun sonucunda oluşan çekim ve yoğunlaşma maddeyi oluşturduğundan, göz ise sadece maddeyi görebildiği için, mikro âlemin gücünün sınırlarını göremez. İman, bu perde sebebiyle anlamlıdır. Perdeyi aklıyla aralayabilir insan; çünkü akıl, mikro âlemin özelliğinde bir enerjidir. Tohumda ağacın kodlarının gizlenmesi gibi, bu parçacıklar da evrenin tohumlarıdır. Sayısız tohum ve sayısız meyve gibi düşünelim. Ama yine de bilinmezlik bize şimdilik verilmiş.

Yaratıcı bu sayıların mutlak yöneticisidir. Fiziğin başladığı yerde kimya duruyor, kimyanın başladığı yerde kuantum duruyor. İşte fizik ve ötesinin yoğrulduğu hamur tam olarak bu bence. Yani kuantum. Evren vardan var olmuştur, o yüzden bu şaşılacak bir durum değil. İnsan da Hayy olandan hayat bulmuştur. Küçük kütlenin büyük kütlenin çekimine kapılması gibi, ruhumuz da koptuğu özü hep arayacaktır. Dinginleşeceği ve hasretinin biteceği tek yol, bütünleşmektir.

İnsana bakınca küçük bir bedene sahiptir ama Ay, Güneş, yıldızlar, bitkiler ve hayvanlar ona hizmet etmektedirler. İnsan bedeni, matematiksel estetiğiyle de mükemmelleşmiştir, aklen de diğer varlıkların hizmetini hak etmiştir. Ama bu hak oranında da sorumluluk yüklenmiştir. Toprak, su ve güneş bitkiyi oluşturur ve hayvanı besler. Bitki ve hayvan insanı besler, insan ölür ve toprak olur. Bu döngü içerisinde toprağın insana tekâmülünde akıl ve duygu açığa çıkar. Aklın kemâle ermesi de Allah’ı bulmasıyla gerçekleşir. Müthiş bir dönüşüm ve hareketin merkezindeyiz aslında.

 

Yeni kurulacak hayat için gerekli her şey o gemide vardı. Batık kentler ve her şey Sümerler zamanında aranabilir. O dönemde 80 kişi haricinde dünyada inanan kalmamıştı. Âdem, Şit ve İdris dönemi ile 600 yıllık Nuh dönemi tamamen sular altında aranmalıdır bence.

 

İnsanlığın tekâmül süreci

Sadece insan değil, insanlık da bir tekâmül yolculuğunda. Bunca kötülük dünyayı kuşatmışken bile insanlık kemâle doğru ilerliyor. Kötülük potansiyeli olduğu hâlde kendi isteğiyle iyiliği seçenler Allah’ın yüceliğine delil oluyor. Yeryüzünde sürekli savaşlar oldu, haritalar değişti; çünkü iyiliğin ve kötülüğün tek barındığı merkez insan aklı ve nefsiydi, savaşlar kaçınılmazdı. Tıpkı meleklerin ilk andaki itirazlarındaki gibi, insan yeryüzünde fesat çıkardı, kan döktü. Ama ne hikmetse halife oydu. Dağların taşıyamadığını insan taşıdı. Masallarda iki ayağına at bağlanıp birini doğuya, birini batıya sürdükleri gibi, orta yerinden hep ikiye bölündü ve çok acı çekti. Hem de ömrü boyunca, her an çekti bu korkunç acıyı. Bu, meleklerin hamd ve takdis etmelerinden daha kıymetli olmalıydı ki melekler insana secde ettiler. Onun ruhuna iki zıt yönlü kuvvet uygulandı. Dünyadaki her şey bu gerilim için sebep olarak rol oynadı. Burada eşref-i mahlûkattan esfel-i safiline kadar insanlığın yeryüzündeki bütün düşünce ve eylemleri muazzam bir şaheser niteliğindeydi.

Yine en başa dönüyorum, böyle bir yük verildikten sonra “İnsan başıboş bırakılır mı?” varın, siz düşünün. Allah, Kıyame Sûresi 36’ncı ayette, “İnsanoğlu başıboş bırakılıvereceğini mi zannetti?” diyerek bu soruyu cevaplamış zaten. Madem kendi aklımızla baş başa kalmadık, o zaman yolumuzun ne kadarını aklımızı kullanarak ve çabalayarak, ne kadarını da vahiy bilgisiyle aydınlattık? Tarihe en baştan bu farkındalıkla tekrar bakalım mı, ne dersiniz?

Aklıyla baş başa kalsaydı kurallarını daima kendisi koyardı insan. Ama dünya tarihine bakınca her milletin ve medeniyetin dini olmuş. Öyleyse insanın ruhunda böyle bir ihtiyaç var ki tapınmak istemiş? Tapınma isteği Yaratıcı tarafından verilmiş. Daha doğrusu Yaratıcı, insanları kendisine tapmaları için yaratmış. Yoksa bu kadar din adı geçmezdi. Bunları ben kendime sordum tabiî ve tam da bu yüzden ciddî araştırmalara yöneldim. İlk insandan başlayarak ilk medeniyetleri ve ilk dinleri elimden geldiğince gözlem altına aldım.

 


“İnsanlığın ikinci babası” ve “İkinci Âdem” denmesinin sebebi de budur. Tufan bölgesel olsaydı neden her çift hayvan gemiye alınırdı ki? Ve neden her bitkinin tohumu çuvallara dolduruldu?

 

Bilinen en eski uygarlıklar ve dinler

Antik Çağ’a ait bilinen en eski uygarlıklar Hint, Mısır, Mezopotamya, Çin, İran ve Yunan’dır. Bilinen en eski devlet, Antik Mısır ve sonrasında Sümerlerdir. Şimdi gelelim dünya tarihinin vahiy bilgileri ışığında yapılan araştırmalardan sonraki oluşumuna…

Allah, ilk insan olan Âdem’e (as) konuşma özelliği, kitap ve peygamberlik verdi. Bu kitap 10 sayfaydı ve iman gerektiren bilgileri, ibadetleri ve ahlâkî davranışları ve bunların yanı sıra nücum ilmi (astronomi), matematik, fizik, kimya ve tıp gibi ilimleri kapsıyordu. Âdem (as) yasak meyveyi yediğinde Cennet’ten dünyaya indirildi. Yani Hindistan’daki Serendip dağına. Havva ise Arabistan’da bulunan Cidde şehrinin bulunduğu yere indirildi. 40 yıllık tövbe sürecinden sonra Mekke’deki Arafat dağında buluştular. Cebrail onların nikâhını kıydı ve evli olarak yaşamayı ve aile kurmayı öğretti.

İlk medeniyetin başladığı yer Mekke topraklarıydı. Ama Âdem (as) ve çocukları Cebrail’in (as) öğretisiyle taş ve balçıktan Kâbe’yi inşâ ettiler. Sonra Hindistan’a gidip orada da evler yaptılar. Mekke ve Hindistan arasında küçük yerleşim birimleri de oluşmaya başladı. Âdem’in ilk çocuklarından olan Kabil, Habil’i öldürdü ve yerine ikizi olmadan Şit (Şis) doğdu ve Şit, bugünkü Yemen’de, babalarından ayrılmış olan Kabil topluluğuna peygamber oldu. Şit zamanında sandal yapımı biliniyordu ve ilk şehirler kurulmuştu bile. Firdevs köyü buna örnektir. Çok detaya girmek istemiyorum çünkü yüzlerce sayfa sürecek bilgiler mevcut. Taberi tarihinden şu satırları olduğu gibi aktarıyorum:

“Allah (cc) Âdem’in vefatından bir süre önce oğlu Şit’i vekil seçmesini söylemiş, 20 gün hasta yattıktan sonra da Âdem (as) vefat etmiş. Cebrail (as), Şit’e babasının mezarını kazmasını ve gusül abdesti aldırmasını, Cennet’ten getirdiği bezle kefenlemesini ve cenaze namazını kılmasını öğretmiş. Dört tekbir ile namazı kılınmıştır. O zamanda yeryüzündeki insan sayısı 40 bine ulaşmış. İnananlar cenaze namazına katılmışlar. ‘Mezarı Ebu Kubeys dağındadır’ şeklinde rivayetler mevcuttur. ‘Cennet’ten ilk olarak indiği Hindistan’da bulunan Serendip dağındadır’ şeklinde rivayetler de vardır.”

Şit’e (as) gelen 50 sayfayı da merak etmemek elde değil. Tarihî kaynaklar imdadıma yetişti. Hikmet, matematik, sanayi bilgileri, kimya ilmi, simya ilmi, sanatsal bilgiler, ibadetler (namaz, oruç, hac, zekât gibi) ve tabiî ki imanî bilgiler yazıldığını öğrendim. Âdem (as), oğlu Şit’le (as) beraber emredilen yere Kâbe’yi inşâ ederken taş ve balçık kullanmış. O dönemde mağaralarda yaşayan insanlar için taş ve balçıktan evler inşâ etmişler. Şit 912 yaşında vefat ettiğinde, onun defin işlemlerini oğlu Enuş yapmış.

Enuş doğduğunda Şit 150 yaşındaymış. Ona da peygamberlik gelmiş ve şehirler kurmuş ama suhuf gönderilmemiş. Kendisinden önce gelen kitaplara göre hükümler vermiş, 905 yıl yaşamış. Enuş vefat ettiğinde cenaze namazını Kaynen, Mehlail, Yerd ve Uhnuh (İdris) kılmışlar. Enuş hem nebî, hem de devlet yöneticisiymiş. Enuş’un oğlu Kinan (Kaynen) da 920 yıl yaşamış. Kinan 700 yaşına geldiğinde Mehlayil isimli oğlu doğmuş. Mehlayil, Babil civarında yaşamış ve orada Sus şehrini kurmuş. Üstü çatılı evlere kaynaklarda ilk olarak Sus şehrinde rastlıyoruz. Mehlail de diğerlerine yakın bir ömür sürmüş ve 926 yıl yaşamış. 165 yaşındayken Yar (Yerad) doğmuş ve 895 yıl yaşamış.

Uhnuh, Yar ve Eşvet’in evliliğinden Mısır’da Münif denilen bir yerde dünyaya gelmiş meşhur ismi “İdris” olan peygamber. İdris 962 yıl yaşamış. Benim en çok ilgimi çeken isimlerden biridir. Âdem’in torununun torununun torunudur ama Âdem vefat ettiğinde İdris 100 yaşındaymış. 122 yaşında peygamber olmuş. Daha sonra Babil’de yaşamaya başlamış. Eski Mısır’da Hermes medeniyetini kurduktan sonra Babil’e gelerek Sümerleri kurmuş. İdris’in diğer adı Hürmüs’tür ve “(yazı) yazan” demektir. Daha doğrusu, Yunanistan’da bilinen ismi budur. “Hermes” de deniyor. Matematik, fizik, kimya, tıp ve astronomi gibi ilimleri vahiy yoluyla öğrenip kavmine öğretmiştir. İlk bakır kaplar, ok, yay ve diğer savaş araç gereçleri onun öğretileriyle yapılmıştır. Terzilik mesleğinin piridir, çünkü ilk kez dikiş ipliği ve iğnesini o kullanmış. Daha önceki insanlar hayvan derileri giymişler ama İdris herkese elbise dikerek resmen terzilik yapmış. Atı evcilleştirmiş, düzenli ordu kurmuş. Dairenin 360 dereceye bölünmesini, pi sayısını, üçgenin iç açılarının toplamının 180 olduğunu, Pisagor hesaplarını ve daha pek çok ilmi öğretmiş.

Yelkenli gemi yapımını, kent mimarisini, yıldızların konumlarını hesaplamayı ve bir yılın 365 gün olduğunu da İdris Peygamber’in öğrettiğini birçok kaynak yazıyor. İlk olarak bakır ve kalayı karıştırıp tunç elde ederek eşyalar yapan kişi İdris’tir. Bu dönem, tarih şeridinde Maden Devri’ne rast geliyor. Tunç Devri’nin nasıl başladığının en güzel kanıtı da bu olsa gerek.

Sümerler 35 site şehir devletinden oluşuyordu. Bu devletlerin başına birer kral atayarak onlara yönetim bilgisi veren de İdris’in ta kendisidir. İbranicede İdris’in adı Uhnuh’tur. Arapçada ise “ders veren” anlamında İdris denilir. Eski Mısır’da “Toth” olarak biliniyormuş. Sümerler yani Kengerler, “Nangzida” derlermiş. İdris Peygamber birçok dilde konuşabiliyormuş. Tıpkı Âdem (as) ve Şit’in (as) birçok dil konuştuğu gibi…

Yazının bulunuşu tarihin başlangıcı gibi görülür. Yazıyı Sümerlerin bulduğu çok meşhur bir bilgidir ama İslâmî kaynaklarda yazmaktadır ki kalemi ilk kullanan ve ilk kez kalemle yazı yazan İdris Peygamber’dir. Hatta kendisine gelen 30 sayfalık İlâhî emirleri kendisi bizzat kayda geçirmiştir. İdris’e ait yazılar Mısır’daki İskenderiye Kütüphanesi’ndedir.

İdris Peygamber Sümerlere ileride gelecek olan tufanı haber vermiştir. Zaten İdris’in torununun oğlu olan Nuh Peygamber de yine Sümerlere gönderilecek ve değişmez tutumları sebebiyle tufan gerçekleşecektir. Cilalı Taş Devri yani taşların cilalanarak kesici av aletlerinin yapılması ve Maden Devri bu döneme rastlıyor.

Dicle ve Fırat nehirleri arasında Sümerler, Akadlar, Asurlular ve Babilliler hüküm sürmüşler. Kuzeyde Toros dağları, güneyde Basra Körfezi, doğuda Zağros dağları, batıda ise Suriye ve Arap çölleri uzanır. Dillerine baktığımızda Sümerce, Akadca ve Elamca konuşulduğunu görüyoruz. Bugünkü İran’ın ataları Elamlardır. İdris 65 yaşına gelince “Ruha” isimli bir kızla evlenmiş. Bu evlilikten Metuşalah dünyaya gelmiş. 965 yıl yaşamış. Urya ile evlenmiş. Bu evlilikten Lemk doğmuş ve o zaman Metuşalah 187 yaşındaymış. “Lamek” diye de bilinen Lemk 700 yıl yaşamış.

Nuh (as) Lemk ile Kaynuş’un evliliğinden dünyaya gelmiştir. Nuh’un Sümercede adı Ziusudra’dır. Akadca da ise Utnapiştim ve Atrahasis olarak geçmektedir. Ziusudra, “uzun ömürlü” anlamına gelir. Hintliler ise “Manu” derler. Süryanicede “çok ağlayan” anlamında kendisine “Nuh” denilmiş. Milât öncesi 3500 yılında doğduğu kabaca hesaplanabilir. Kendisine kitap indirilmemiştir ve İdris’e (as) gelen 30 sahife ile hükmetmiştir. Sümerlere gönderilmiş evrensel bir peygamberdir. Yani zamanın bütün insanları onun öğretilerini duymuş ve çok azı kabul etmiştir. Sümerler vahiyle muhatap olmuşlar. Alaylı tavırları ve hatta taşlamaları kötülükleri o kadar ileri boyuta gelmiş ki sabırla direnen Nuh (as), kavmi için beddua etmek zorunda kalmış. Cebrail’in (as) öğretisiyle 600 yaşındayken gemi yapmaya başlayıp iki yılda tamamlamış.

Tarihî kaynaklara göre 2900 yılında tufan gerçekleşiyor. Nuh Tufanı, olaydan 300 yıl sonra, 2600 yılında kil tabletlerde anlatılıyor. Sadece Mezopotamya’yı kaplayacak bir tufan için bu kadar hazırlık çok fazla; gemi yapmadan diğer helak olan kavimlerdeki kurtulanlar gibi orayı terk ederek rahatça kurtulurlardı. Ama bütün Dünya’yı kaplayacak bir tufan için son derece güzel ve yerinde tedbirlerdir. Ve gemi akıllıca bir kurtuluş aracıdır. Everest’in zirvesinde bile Tufan’ın evrensel olduğuna dair kanıtlar bulunmuştur. Jeolojik olarak da dünyanın tamamının sular altında kaldığına dair kanıtlar vardır. Fosillerin yapılarından anlaşılıyor ki, ekvator ve kutuplar, doğu ve batı birbirine karışmış. “İnsanlığın ikinci babası” ve “İkinci Âdem” denmesinin sebebi de budur. Tufan bölgesel olsaydı neden her çift hayvan gemiye alınırdı ki? Ve neden her bitkinin tohumu çuvallara dolduruldu?

Yeni kurulacak hayat için gerekli her şey o gemide vardı. Batık kentler ve her şey Sümerler zamanında aranabilir. O dönemde 80 kişi haricinde dünyada inanan kalmamıştı. Âdem, Şit ve İdris dönemi ile 600 yıllık Nuh dönemi tamamen sular altında aranmalıdır bence.

Bağdat kenti yakınındaki Nippur kasabasında bulunan tabletler Nuh Tufanı’nı anlatır. Nippur, tufandan sonra kurulmuştur. Gılgamış Destanı’ndan çok önceleridir. Uruk Kralı Gılgamış zamanında Yaratılış Destanı yazılmış. Gılgamış destanının anlatıldığı Sümer, Akad ve Hitit yazıtlarında Nuh Tufanı ile ilgili öykü anlatılmıştır. Bu yazıtlarda gerçekten de Gılgamış’ın ölümsüzlük iksirini/ağacını bulabilmek için danıştığı ve büyük bir tufan olacağını göksel varlık Anki/Enki’nin haberdar ettiği Shuruppak kentinde yaşayan Ziusudra isimli bilge kişilikten söz edilmekte. Gılgamış Destanı’ndaki anlatımlarda Nuh Peygamber’e Tengri’nin gönderdiği göksel varlık Anki/Enki ile yakında büyük bir tufanın olacağı bildirilmiş, gemi yapması söylenmişti.

Nuh zamanındaki Sümer Kralı Mecusi Buyurasab, bilinen isimlerdendir. Kur’ân-ı Kerim’de adı geçen Vedd, Yeus, Yeuk, Süva ve Nesr, bu dönemin tanrı isimleridir. Aslında bu tanrı isimlerinin çıkış noktası çok ilginç. Bu beş kişi, Allah dostu ve insanlara güzellikler öğretmeye çalışan insanlarmış. Halk bu insanları severmiş. Onların ölümünden sonra da unutmak istemeyen insanlar, put şeklinde hatırlatıcılar yapmışlar. Zamanla bu tazim ve bağlılık, onları tanrılaştırmış, sonraki nesillerce tanrı olarak algılanmalarına sebep olmuş.

 

 

Sürekli erdemli, bilgili ve ahlâklı olmayı anlatıyor. Platon, “Sokrates’in Savunması” kitabında, “Sokrat, ‘Ey Atinalılar, tek gerçek bilge vardır, o da tanrıdır’ diyor” der.

 

Tufan’dan sonra haritaların oluşumu ve dinler

Evet, bir dönem sular altında kaldı ve o dönem Âdem, Şit, İdris ve Nuh’un bir dönemini kapsıyor. Himalayalarda bile tufanın kalıntıları hâlâ bir eser niteliğinde durmaktadır. İbn Batuta (14’üncü yüzyıl) eserinde İdris Peygamber’in piramitleri, bilimsel kitapları ve değerli şeyleri korumak için tufanın olacağını bildiğinden yaptırdığını söyler. Bu çok ilginç ve düşünülmeye değer bir bilgi benim için. Tufandan sonra Nuh’un hayatta olduğu dönemde kurulan Sümer site devletleri Kiş, Uruk, Ur, Nippur, Lagaş, Ngirsu, Umma, Hamazi, Borsippa (Birs, Nimrud), Kutha (İbrahim) gibi devletlerdir.

Nuh Peygamber 350 yıl daha yaşamış ve yeniden bu şehirler kurulmuş. Kur’ân-ı Kerim’de Nuh’un (as) kavmi arasında 950 yıl yaşadığı belirtilmiştir. Sonra insanlık Nuh’un üç oğlu olan Ham, Sam ve Yafes’ten hem devam etmiş, hem de yeryüzünde yeniden medeniyetler oluşmaya başlamıştır. Ağrı dağında olduğu da söylenen Nuh’un gemisi, yeniden insanlığın Mezopotamya’dan yayılmaya başladığının göstergesidir. Nuh, oğulları Ham, Sam ve Yafes’i nasıl görevlendirdi ve nerelere yönlendirdi, bunu aktarmak istiyorum.

Sam; Yemen, Şam, Irak, Azerbaycan, Horasan ve Maveraünnehir’de yaşayanların atası olmuştur. Ham; Habeşlilerin, Hintlilerin ve Afrikalıların atası olmuştur. Yafes de Asyalıların, Türklerin, Rusların, Çinlilerin, Tatarların, Moğolların, Çağatay’ın, Yecüc ve Mecüc’ün atası olmuştur. Bir hadis de (Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’inde; V, 9, 11) “Sam Arapların, Yafes Rum’un, Ham da Habeşlilerin atasıdır” mealinde nakledilmektedir. “Tufan gerçeğine dayanarak dünya ikinci kez yeniden şekilleniyor” diyorum. Yukarıda verdiğim bilgiler birçok kaynakta ortak noktada buluşuyor. Gemidekiler tek bir yaratıcıya inanıyorlardı ve o insanlar yeryüzüne dağıldıkları zaman Tevhid inancını yaydılar.

Hazreti İbrahim de Sümerlerin son dönemlerinde gelen ve “Ulû’l-Azm” denilen büyük peygamberlerdendir. İlk oğlu İsmail’dir ve peygamberdir; Hazreti Muhammed’in soyu ona dayanır. İkinci oğlu İshak da peygamberdir. Oğlu Yakup ve torunu Yusuf da peygamberdir. Hazreti Musa’nın soyu, Yakub’un oğlu Levi’ye dayanır. Yani Yakub’un torununun torunu İmran’dır. Âl-i İmran Suresi’nin adı buradandır.

Buraya kadar yazdıklarım, bundan sonraki yazacaklarım için zemin niteliğindedir. Ama Hazreti Musa, Hazreti Davud, Hazreti İsa ve Hazreti Muhammed zaten herkesçe bilinen, kutsal kitabı olan peygamberlerdir. Çok geniş yer tutacağı için yazamadım. Bundan sonraki kısım günümüz dünyasında en çok yüzdelik dilime sahip olan, ilâhî olup olmadığı anlaşılamamış olan dinler üzerine olacaktır.

Hadislerde ifade edildiğine göre 124 bin peygamber gelip geçmiş, en başta işaret ettiğim gibi, insanlık vahiyle her dönemde buluşmuştur. Bütün çabam bu inancımı delillendirip somutlaştırmak içindir. (Cümlelerimde yaratıcı olarak Tanrı (Tengri) ismini kullanacağım. Tarafsız gözlem yaptığımı hissettirmek için bu yolu seçtim. Şahsen “Allah” lafzı benim için çok daha içselleştirdiğim bir kelimedir.)

Günümüzdeki dinlerin nüfus oranları

Dünyanın yüzde 32’si Hıristiyan, yüzde 23’ü Müslüman, yüzde 15’i Hindu, yüzde 7’si Budist, yüzde 0,2’si Yahudi’dir. Yüzde 6’sı ise diğer dinlere mensuplardan oluşur.

Günümüzde dünyada bilinen inançları şöyle sıralayabiliriz: (1) Hint grubu (Hinduizm, Budizm, Jainizm ve Sihizm), (2) Batı grubu (Mecusilik, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet), (3) Çin-Japon grubu (Konfüçyanizm, Şintoizm ve Taoizm).

Hinduizm

Dünyanın belki de en eski dinidir. Yani ilk insanların dönemine gidecek kadar eski bir dindir. İslâmî kaynaklara göre Ham, Habeşlilerin, Hintlilerin ve Afrikalıların atası olmuştur. Benim en son kanaatim odur ki, Hazreti Âdem Hindistan’da ilk yerleşim yerlerini kurdu. Nuh Tufanı’na kadar olan zamanda birçok şehir kuruldu ve tufandan sonra Nuh’un büyük oğlu Ham, orada yeniden medeniyetler kurdu. Çünkü Arilerden de önce Harappan ve İndus vadisi uygarlığı bulundu ve daha da öncesine bakınca insan ırkının öncüsü olarak kabul edilen Bharata yani Manu’nun (Nuh Peygamber) yaşadığını anlıyorum. Hindu kutsal metinlerinden Brahmanlarda geçer “Bharata” yani Nuh (as). Dört yöne yayılmış geniş arazileri kazanmış ve bir imparatorluk kurmuş evrensel bir hükümdardır. Cainisler ise, “Rishaba Deva’nın en büyük oğlunun, Ham’ın adı Bharat’tır” derler. Öyleyse tufandan önceki 600 yıl evrensel bir peygamber olan Nuh’u tanıdılar. Nuh (as) ise dedesinin babası olan İdris’in (as) 30 sayfasına göre hükmediyordu. Yani bugünkü Hindu inancının kökeninde bu gerçekler var.

Sanskritçede Arya Dharma, “soylu yol” anlamına gelir. Eski kullanımı “Sindhu” şeklindedir. “Arya Dhaarma” ifadesi Milât öncesi 2000’lerin ortalarında Hindistan’a göç eden Arilerin ifadesidir. Ama onlar göç ettiklerinde o bölgede zaten insanlar yaşıyordu. “Sanatana Dharma” (ezelî ve ebedî yol) prensibine göre “yalnızca Tanrı gerçektir, ezelî ve ebedidir; her şeyi kaplayan bu en yüce gerçeklik evrenin etkili ve materyal sebebidir; insan ruhu tanrısaldır ve bütün evren en yüce ruhun görüntüsüdür”. Brahma Vişnu ve Şiva, gerçek tanrının sıfatlarıdır, kendisi değil. Yaratma, koruma ve yok etme özelliklerine verilen isimlerdir. Hinduların Tanrı inancına göre “Tanrı her yerde ve her zaman hazır, her şeye gücü yeten, sonsuz ve merhametli soyut bir varlıktır; onun ruhu bütün evreni kaplamıştır, bütün şekillerin ve isimlerin de ötesindedir; bizim ruhlarımızın ruhudur, onsuz hiçbir şey var olamaz” (Upanişadlar).

Hayvan ve bitkilerin kurban edilmesi ve abdest uygulamaları, oruç ve dua ile yapılan ibadetleri ilâhî dinlerle uyum gösterir. Yeri gelmişken, bitki kurban etmeleri Âdem’in oğulları Habil ve Kabil arasındaki sorunlardan birini akla getiriyor. Bu olayla bağlantısı da en eski din olduğunu ispatlar niteliktedir.

Upanişadlara göre en yüce gerçeklik Brahman’dır. Onun bilgisi kendindendir. Canlı ve cansız varlıkların özü odur. Vedaların en yüce amacı, insanlığın genel iyiliğidir. Günümüzde Hinduizm; Brahmanizm, Paganizm, Budizm ve Jainizmin sentezi şeklindedir.

 

Budha, evlenip bir oğlu doğduktan sonra saray dışına kaçarak hayatı tanımaya başlar. 29 yaşından sonra bir süre münzevi bir hayat yaşar. Zaten doğumunda da olağanüstü şeyler olmuştur. 35 yaşlarına gelince bir incir ağacının altında aydınlandığını söyler.

 

Budizm

Sakyamuni Budha, Milât öncesi 560-480’de, Hindistan’ın kuzeyinde doğmuştur. Sakya kralının oğludur ve saray dışına çıkartılmamıştır. Budha, evlenip bir oğlu doğduktan sonra saray dışına kaçarak hayatı tanımaya başlar. 29 yaşından sonra bir süre münzevi bir hayat yaşar. Zaten doğumunda da olağanüstü şeyler olmuştur. 35 yaşlarına gelince bir incir ağacının altında aydınlandığını söyler. O günden sonra hayatı boyunca herkese bildiklerini öğretmeye çalışır. Çok tanrıcılığa ve Kast Sistemi’ne karşı çıkmıştır.

Budha, tek tanrıya inanmayı, ibadeti, nefis eğitimini ve ahlâklı olmayı öğütlemiştir. İlk vaazında bile uyulması gereken kuralları ve kaçınılması gereken yasakları anlatmıştır. “Dharma” diye ifade ettiği, her şeyin yaratıcısıdır. Hırsızlık, yalan, cinayet ve bedeni uyuşturan şeylerden sakındırmıştır. “Tripitaka” isimli kitapta anlatıları toplanmıştır. Çok fazla detaya giremiyorum ama araştırmalarımdan emin olduğum bir şey varsa, Budha bir peygamberdi.

Jainizm

Mahavira, Budha’nın çağdaşı olarak yaşamıştır. Doğumuyla ilgili olağanüstü şeyler anlatılır. Evlenip bir kızı doğduktan sonra 12 yıl münzevi hayat yaşamış ve oruç tutmuş, sonra aydınlanıp vaazlar vermeye başlamış ve Kast Sistemi’ne karşı çıkarak 30 yıl tek tanrıya inanmaya çağırmıştır.

Bu konuda çok şey yazmak isterdim ama sadece analiz sonuçlarımı yazmakla yetinerek “Budha neyse, Mahavira da aynısı” diyorum. Önce de belirttiğim gibi, Jainistlerin “Rishaba Deva” olarak anlattıkları kişi Nuh Peygamber’dir.

Zerdüştlük (Mecusilik)

Milât öncesi 1500-2000’lerde, Eski İran’da ortaya çıkmıştır. Peygamberi Zerdüşt Espaantaman’dır. Zerdüşt (Zoroastre/Zarathustra), insanlara ölümden sonra Ahura Mazda’nın huzuruna çıkacaklarını ve sorgulanacaklarını anlatmıştır. Çok tanrılı bir toplumu tek tanrı inancına davet etmiştir. Kutsal metinleri Avesta’dır. Günümüzde İran’da ve daha fazla olarak Hindistan’da varlıklarını sürdürürler.

Bu inançta Ehrimen kötülüğü (şeytanı) sembolize eder. Ateşi Ahura Mazda’nın (tek yaratıcının) fiziksel temsilcisi olarak gördükleri için kıble kabul ederler ve ateşe bakarak ibadet ederler. Hatta asıl kıble olarak Güneş’i kabul ederler. Tabiî bu, inancın bozulmaya başladığının göstergesidir. Avesta’da kurban edilirken yapılan dualar yer alır. Günde beş kere namaz ibadetleri vardır. Kadın ve erkeğin birbirine arkadaş olarak yaratıldığına inanırlar ve tek eşliliğe önem verirler. Güzel ahlâka ve fakirlere cömert davranmaya, hatalardan uzak kalmaya gayret ederler. Cehennemin üzerine kurulacak olan bir köprüden geçerek cennete ulaşacaklarına inanırlar. Kedi köpek öldürmek büyük günah sayılır. En hoş bilgi ise şu: Avesta, son peygamber Hazreti Muhammed’i (sav) müjdeler. “Son saoşyant gelecek ve kıyamet kopacaktır” derler. Zerdüşt’ün göklere yükseldiğini ve orada cenneti, cehennemi gördüğünü ve Tanrı ile görüştüğünü söylerler.

Zerdüştlük Arilerin İran bölgesine yerleşmesiyle ekonomik ve kültürel yapıyı etkilemiştir. Perslerin Çin, Mısır, Yunanistan gibi Asya’nın bir bölümünde imparatorluk kurmasıyla oralarda yayılmıştır. (M.Ö. 500’de yıkıldı.) Günümüzde İran ve Hindistan’da varlıklarını sürdürmektedirler.

Sabiilik

Günümüzde Harran Sabiileri, Şit ve İdris’e (as) tâbi olduklarını söylerler. Demek ki tek tanrılı dine mensupken bozulmuşlar ve Davut (as) yeniden onları düzeltmek için gelmiştir. Davut (as) 1010 yılında Kudüs’te doğmuştur. Sabiiler, Davut Peygamber’e ve Zebur’a iman edip sonradan yıldızları ve güneşi yüce yaratıcıya aracı olarak algıladıkları için bozulmuşlardır.

Sabiilere (Nasuralar) göre insan, madde ve ruhtan oluşan iki farklı unsurdan meydana gelir. Beden karanlığı ve kötülüğü, ruh ise iyiliği ve aydınlığı temsil eder. Ruhun kurtuluşu beden hapsinden kurtulmakla mümkündür. Boy abdestine benzer abdest alırlar. Rişama isminde normal abdeste benzer abdest alırlar. Günde 5 vakit namaz kılanlar vardır. 30 gün oruç tutarlar. Ebu Hanife onları Ehl-i Kitap olarak tanımlar. Basra, Bağdat ve İran’da bugünkü varlıklarını sürdürürler.

Maniheizm

Aslında Nuh’a (as) kadar dayanır ve ilk bozulmamış şeklini Nuh Peygamber’den alır. Nuh’a “Manu” da derler. Zamanla aslından uzaklaşmış bir dindir. Mani (Cündişapur) ile tekrar ilk öğretiler tazelenmiştir. Mani, 216 yılında Güney Mezopotamya’da doğmuştur. 12 yaşında bir melek gördüğünü ve 24 yaşına gelince Tavm adıyla bildirdiği bu melekten öğretiler aldığını söyler. Bu dinin öğretileri İran’a yayılmış, sözlerinin bir kısmını yazıya geçirmiştir. Kıptice, Süryanice, Uygurca, Çince, Farsça ve Latince çeviriler yapılmıştır. Bir kısmı ona inananların eserlerinden parça parça günümüze ulaşmıştır. 60 yaşında, 276’da öldürülmüştür.

Maniheizme göre ilk insanlar çiftçi Âdem ve Havva’dan gelmiştir. Dünyanın sonlarında Deccal’in (Yalancı Mithra) çıkacağını haber vermiştir. “Büyük bir savaş çıkacak, dünyaya sadece kötülük hâkim olacaktır; daha sonra Mesih (İsa) ikinci kez yeryüzüne gelecek ve insanları yargılamaya başlayacaktır” der.

Günde 4 defa ibadet ederler. Oruç, dua, sadaka vardır. 5 emir vardır, (yalan söylemek, canlıları öldürmek çok kötüdür; temizlik, sağlığa dikkat etmek, alçakgönüllü olmak, fakirlere yardım etmek). Eline, diline ve beline sahip çıkmak önemlidir, buna “üç mühür” derler. İbadetlerinde kuzeye dönerek ışık tanrısına dua ve tesbih yapılır. Hırsızlık, zina ve içki yasaktır. Hayat iyilik ve kötülük düalizmi üzerine kurulmuştur. Bu iki prensip ezelî ve ebedîdir, sevgi iyilik ve hikmetin temsilcisi hava ışık su ve ateşten oluşan ışık aleminin hâkimi yüce ışık tanrısıdır. Bu tanrı insana kurtuluş yolunu öğretmek üzere muhteşem İsa’yı gönderir. Tanrı elçilerine “Faraklit” derler. Kıyamete ve ahirete, iyilikle kötülüğün mücadelesinin kıyametle tamamlanacağına inanırlar. Mani, 273 yılında önce hapse atılıp sonra öldürülmüştür.

Maniheizm 8’inci asırda Uygurların millî dini oldu. Mani eski Türkçede “Mengü”, Çağatay Türkçesinde “tanrı” demektir. Bu din Kuzey Afrika, Kuzey İtalya, İspanya ve Balkanlarda bin yıl kadar varlığını devam ettirmiştir. 10’uncu yüzyıl sonlarına kadar Türkistan, Kuzey Hindistan, Batı Çin ve Tibet’e kadar yayılmıştır.

 

Türkler ruhun ve Tengri’nin ölümsüz olduğuna, iyilik ve kötülüklerin hesabını soracağına inanıyorlardı. “Uçmağ” cennet, “tamuğ” cehennem, “töre” ise ibadetler anlamına geliyordu. Domuz dışındaki eti yenen hayvanları Tengri için kurban ediyorlardı. Zina ağır bir suçtu.

 

Şamanizm

“Şaman” kelimesi Çincedir. 17’nci yüzyıldan sonra Tunguzcadan Rusya’ya geçmiş ve dünyada bu şekilde tanınmıştır. Yani onlar kendilerini “Şamanist” olarak tanımlamazlar. Tatarca ve Altaycada “kam”dır. “Kam” ilk olarak “ıslah edici bilge kişi” anlamında kullanılırmış. Bu konu beni epey zorlasa da azimle araştırmalara devam ettim. Erken dönem Osmanlı tarihçilerinden bir kısmı Oğuz Kağan’ın hayatı boyunca Tek Tengri inancını yaymaya çalıştığını ve “Uluğ Türk” diye de anılan Irkıl Ata’nın da peygamber olduğunu yazmışlardır. Oğuz Kağan’ın da danışmanı olarak onunla iş birliği yapmıştır. Oğuz Kağan (Bilge Kağan), Orhun Abidelerinde Kök Tengri’nin isteğiyle devletin kurulduğunu ve savaşlarda da Onun yardımıyla galip geldiğini söyler.

Gök Tanrı inancının sebebi, “Arkıl Koca” veya “Uluğ Türk” denilen kişi peygamberdir. Oğuz Kağan Arkıl’a (Hızkıl) her işini danışmıştır. Bazı rivayetlerde Hızır olduğu da söyleniyor. Ya Oğuz Kağan’ın kendisi peygamberdi ya da bir peygamberle birlikte seferlere çıktılar. Zaten destanları doğrular nitelikte, Orhun Kitabelerinde onun olağan üstü özellikleri olduğu yazılıdır. Türkler ruhun ve Tengri’nin ölümsüz olduğuna, iyilik ve kötülüklerin hesabını soracağına inanıyorlardı. “Uçmağ” cennet, “tamuğ” cehennem, “töre” ise ibadetler anlamına geliyordu. Domuz dışındaki eti yenen hayvanları Tengri için kurban ediyorlardı. Zina ağır bir suçtu. Türkler İslâm’a girmeden önce de zaten Hazreti İbrahim’in tek ilahlı inancına sahiplerdi. Yani “Hanif” idiler.

Şamanizmin aslı böyle iken sonradan bozulmuştur. Dikkatimi çeken bir hususu da yazmak isterim: Hintçede sramana/samana/şa-men olarak değişim göstermiş. Sramana, Budist rahiplere verilen addır. Sümer yazıtlarında Sümerlerin Budist rahibi İdris Peygamber’dir.  (Nangzida). “Hem kral atar, hem tanrıyla bağlantı kurar” şeklinde tanımlanır. Bu durumda “Türklerin ilk şamanı Arkıl Ata’dır” yazısını okuyunca düşündüm ki, eskiden şaman peygamberlere verilen unvanken, bozulunca ruhlarla irtibat kuranlara denilmiş. Tarih boyunca Orta Asya, Kuzey Avrupa, Güney Amerika, Kore ve Japonya’yı içine alan bir coğrafyaya yayılmışlardır.

Şintoizm

Japonların millî dinidir. Dünyanın en eski dinlerinden olan Şinto, bir tür animizmdir ve Şamanistik uygulamaları da içerir. Çincede “Şin” tanrı, “to” ise yol demektir. Şinto, “tanrının yolu” anlamına gelir. Şinto inancında ibadet edilen ruhlara “kami” denir. Şamanizme bakınca Tatarcada şaman, “kam” demekti. “Şin” ve “tao”, tanrı anlamlarına geliyor. Öyle görünüyor ki, başlı başına bir peygamberle anılmıyor. Ama geriye doğru gidildikçe Hazreti İbrahim’in Hanif tek tanrı inancına uzanıyor.

Milât öncesi 174’te Oğuz Kağan’ın kurduğu Hun İmparatorluğuyla birlikte bu inancın etkilerinin oralara kadar uzandığı açıkça görülüyor. Şintoizmin bozulmasıyla birlikte, Konfüçyüs’ün dini Çin’de ortaya çıkmasına rağmen Japonya’ya da ulaşmıştır.

Konfüçyanizm

Kongzi Konfüçyüs, Milât öncesi 551’de, Çin’de doğmuştur. Yoksulluk içinde yaşamış, 15 yaşından itibaren kendini ilme adamış, 20 yaşında da öğrenci yetiştirmeye başlamıştır. 13 yıl dolaşarak bildiklerini aktarmıştır. 479’da vefat etmiştir. Kendi sözlerini buraya aktarıyorum: “15 yaşında kendimi öğrenmeye verdim, 30 yaşında irademe sahip olabildim, 40 yaşında şüphelerden uzaklaştım, 50 yaşında Gök’ün emrini öğrendim.”

Nebî olduğuna dair ciddî izler ve deliller var. Benim bu konuda hiç şüphem yok. Konfüçyüs’ün öğretilerini kendisine inananlar kitaplaştırmıştır; 5 klasik (Wou King) ve dört kitap (Se Chou) gibi… Konfüçyüs, “T’ien”i mutlak yaratıcı olarak anlatmıştır. Onu tabiat düzeninin yöneticisi, her şeyin üstündeki yaratıcı güç olarak ifade etmiştir. Konfüçyüs’ün sözlerinden birkaçı şöyledir: “O yücedir, yerdeki insanlara hükmeder, kötüler çoğalınca hükmü amansızdır. Ölüm ve hayat Gök’ün emridir. Zenginlik ve şeref ise kaderin işidir, Tanrı (T’ien) her şeyi açıkça görür, bütün işlerde insanlarla beraberdir, kanun ve kurallar gökten gelir.”

Konfüçyüs’ün mükemmel erdemi ağırbaşlılık, doğruluk, samimiyet, cömertlik ve nezakettir. Fazilet ise dört kısımdır: İnsan sevgisi, adalet, emredilen merasime uymak ve bilgi.

Doğu Asya’da yayılan Konfüçyanizmin günümüzde 350 milyon civarında mensubu vardır.

Taoizm

Laozi (Lao Tzu) Milât öncesi 570’te, Antik Çin’de doğmuştur. Kutsal metin olarak yazıya geçirdiği kitap “Dao De Jing”de astronomi ve tıp gibi bilgiler de mevcuttur. İnanç esaslarına göre her şey Tao’ya (tanrı) aittir. Tao’dan gelmiştir. “Tao hiç kimse tarafından var edilmemiştir ve betimlenemez. Somut değildir ve başlangıcı da yoktur. Ayrıca Tao mutlak özgürlüğe sahiptir, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, plânları mükemmeldir” der. Evren Ying Yang yani zıtlıktan ve nefesten yaratılmıştır.

Taoizme göre dünya geçicidir. Kötüler hem bu dünyada, hem de gelecek hayatta ceza çekecektir. Benlikten sakınmak, maddî isteklerden kaçınmak ve başkalarına faydalı olmak için çalışmak, alçakgönüllü ve yumuşak huylu olmak ve tanrı ile bağı koparmamak gerektir. Laozi, bilgi ve hikmete ulaşmayı hedefler. Kötülük olmadan iyiliğin anlaşılamayacağını söyler. Tabiatla uyum içinde olmak ve tabiata olumsuz müdahaleden kaçınmak ve sade bir yaşam sürmek gerektiğini anlatır.

Taoizm ve Şintoizm bozulduktan sonra ortaya çıkmış ve yeniden insanları doğruya yönlendirmiştir. Günümüzde Çin başta olmak üzere Tayvan, Japonya, Kore ve Amerika’da mensubu bulunmaktadır.

Sokrates

Sokrates, Milât öncesi 469-399 yılları arasında Atina’da yaşamıştır. Benim dikkatimi çekmesinin nedeni, çok tanrılı bir toplumun inancına karşı gelerek bu uğurda hayatını feda etmesi oldu. Ömrü boyunca Atinalılara “Sizden bir ücret istemiyorum, yeter ki tek yaratıcıya inanın” demesi, bana Kur’ân’ı hatırlattı. Çünkü Şuara ve Hud Sûrelerinde bu söz aynen geçiyor. Kendisi de “Daimonion” aracılığı ile tanrı tarafından uyarıldığını ve onu yanlışa düşmekten koruduğunu hep söylemiş zaten. Bu kelime “melek” anlamına da geliyor.

Peygamberlerin günahsız olma sıfatı ve inançları uğruna öldürülmeleri gibi ve etrafında anlatılarını dinleyen insanların olması, Peygamberimizi ve Nuh, İsa, Musa ve İdris gibi birçok peygamberi hatırlatıyor. Ölmeden önce bile, “Söylediklerimi söylemeyi bırakırsam tanrı beni cezalandırır” diyor. Sürekli erdemli, bilgili ve ahlâklı olmayı anlatıyor. Platon, “Sokrates’in Savunması” kitabında, “Sokrat, ‘Ey Atinalılar, tek gerçek bilge vardır, o da tanrıdır’ diyor” der.

Önce münzevi bir dönem geçirip bir anda tebliğe başlaması da yine Peygamberimizi hatırlattı. Hazreti Muhammed’in sahabeleri ya da Hazreti İsa’nın havarileri gibi görünüyor Platon. Bir peygamberin sözlerini kayda geçiriyor. Platon’un tanrı anlayışı muhteşem, çünkü “Felsefe, tanrıya yaklaşmaktır” diyor.

Aristo’ya gelince, o da Tâbiun gibi tıpkı. Kusursuz bir inanca sahip. Tanrıyı “ilk hareket ettirici, hayat sahibi ve tek” olarak anlatıyor. Aristo, Büyük İskender’e 16 yaşına kadar çeşitli alanlarda hocalık yapmıştır. İnanıyorum ki, bu dört insanın dördü de Hak Din’e inanmışlardı.

 

 

Dinler değil de “Din” diyorum. Çünkü Yaratıcı’nın insandan istediği her ne varsa bütün zaman ve mekânlarda geçerli tek bir gerçeklik üzerine kurulmuştur.

 

Sonuç

 

Bu makaleyi yazmamdaki en büyük sebep, ta en başından İlâhî Din’in zaman ve mekânda yayılımını takip edip büyük resmi görebilmekti. Dinler değil de “Din” diyorum. Çünkü Yaratıcı’nın insandan istediği her ne varsa bütün zaman ve mekânlarda geçerli tek bir gerçeklik üzerine kurulmuştur.

Burada detayları da yer yer belirttim ama asıl amacım kuşbakışı olarak büyük manzarayı gösterebilmekti. Boş dünya haritasının ilk şekillenişinin Mekke ve Hindistan merkezli olduğunu gördüm. Yani Nuh’a kadar yaşanan zaman, ilk insan olan Âdem’le (as) birlikte İlâhi kitapla başlıyor ve devam ediyor.

Din, “yol” demektir. Bu yol dosdoğru çizilse de insanlar zaman içerisinde yoldan çıkmışlar. Âdem yaratıldığında secde etmeyen iblisin kıyamete kadar insanoğlunu saptırmak için mücadele edeceğini biliyoruz. Peygamberler de sürekli bozulmaları düzeltmek için kendi toplumlarından çıkmışlardır. Bu da kendi dillerini konuşmaları demektir. İsimleri de yaşadıkları toplumun diline uygun olan isimlerdir. Meselâ Nuh Peygamber’in asıl adı Utnapiştim ve lakabı da Ziusudra’dır. İdris Peygamber’in adı Nangzida’dır.

Değişen sadece peygamber isimleri değil tabiî. Mutlak Yaratıcı olan evrenin sahibinin isimleri de değişiyor. Mısır’da Osiris, Hindistan’da Krişna/Brahman, Roma’da Bacchus, Yunanistan’da Attis, Mısır'da ATON. Günümüzde İtalya’da Ateo, Fransa’da Dieu, İngiltere’de God, Hunlarda/Göktürklerde Tengri ve İslâm dininin kutsal kitabı Kur’ân’ın Arapça olmasından dolayı Müslümanların kullandığı kelime ise Allah. İslâm, Yaratıcı’nın son dinidir ve dinlerin ve insanlığın tekâmülü İslâm’la olacaktır. Bu yol Hazreti Âdem’den (as) Hazreti Muhammed’e (sav) kadar dümdüz bir yoldur ve din tektir. Her topluma ve kullandıkları dillere göre farklı isimler alsa da anlam bakımından en küçük bir kayma ve değişme göstermemiştir.

“Medeniyetler neden tropikal iklim bölgelerinde başladı?” diye merak edenlere cevap olsun diye yazıyorum: O dönemler Buzul Çağı’nın sonlarına rast geliyor. Buzul Çağı’nın etkisiyle insanlar sıcak yerleri tercih etmek zorunda kalmışlar. Nuh’tan (as) sonra da 124 bin peygamberin yeryüzüne homojen ve adil dağıldığına inanıyorum. Araştırmalarım da bu inancımı destekledi.

İyilik-kötülük meselesinin her toplumda sorgulanışı ve araştırdığım isimlerin temiz bir yaşayışın ardından 30’lu yaşlarında münzevi hayatı seçmeleri ve sonra bir anda müthiş bir bilinçlenmeyle birlikte bildiklerini anlatmak için verdikleri mücadele, gerek savaş, gerek ölüm, gerekse çeşitli eziyet ve aşağılanmalara katlanma ve asla vazgeçmemeleri, yolculuklara çıkma ya da başka yerlere göç etme, devlet kurma, tıp bilgisi ve daha birçok ilimden haberdar olmaları, sürekli tek Yaratıcı’dan, ahiretten bahsetmeleri, iyilik ve erdeme yönlendirip kötülüklerden uzak tutma çabaları, merhamet ve nezaketleri hep aynı. Sadece bazılarını sayabiliyorum, yukarıda sözünü ettiğim bütün dinlerin peygamberleri aynı ağacın meyveleri kadar birbirlerine benziyorlar.

Bugünün insanına yanlış sorular sorduran bir problemi mutlaka burada yazmam gerekiyor: Yaratıcı’nın gönderdiği ve başlangıcında temizken sonradan bozulan dinlere “-izm” eki getirerek her düşünce akımıyla aynı kefeye koymak korkunç bir yanlışlığa götürüyor. Böyle bir karmaşa içinde bütünü görmek zorlaşıyor. Sanki her şey silikleşip karakterini ve asıl adresini kaybediyor. Meselâ natüralizm, romantizm ve Budizm aynı potada erimez. Ateizm ise teknolojinin insan hayatına girmesiyle moda akımı hâline geldi. Çünkü insanlar yüksek egolarını besleyecek çok şey başardıklarını sandılar ama galaksi dışına bile çıkmayı başarsalar evreni yaratan sadece tek hâkim güç var. Deizmde de yine insanın kendi aklına olan sonsuz güvenin yansımasını gördüm. Helenizmin kökeninde de vahyin hâkimiyeti var. Büyük İskender’in Mısır’da kurduğu İskenderiye Kütüphanesi ve Aristo’nun, Platon’un ve Sokrates’in inancının Eski Mısır inancıyla buluşması bir tazelenmedir. Her ilâhî dinin bozulmuş hâlinde çok tanrıcılığa yöneliş olduğunu fark ettim. Ama insanlığın denendiği bir gezegende olduğumuzu düşününce her şey daha netleşiyor.

“Felsefe” denince Sokrates akla geliyor ve Sokrates yanlış anlaşılıyor. O sadece, bir peygamberin yapması gereken her şeyi yapmış. Ama aklını tek bilgi kaynağı zannedenler sahiplenmişler onu. Hâlbuki beş duyu, akıl ve vahiy insan için bir bütün olursa mutlak gerçeğe ulaşır.

Bunca yıldır sadece kendi hayat yolculuğumda gördüğüm manzarayı paylaşmak istedim. Elbette ilmin sınırı yok, hayatı okumaya devam etmek isterim. Belki yapboz oynayan birilerinin eksik parçalarını yerine koymalarına sebep olurum. Bir seher vaktinde başlamış olduğum satırlarıma haftalar sonra mübârek Berat gecesinde nokta koyuyorum. Mübârek ola!