Uyku ile uyanıklık arası

Uyku ve uyanıklık arasında hakikate açılan kapılar, geçmişte olduğu gibi bugün de sonuna kadar açık bulunmaktalar. Bütün mesele ilk adımı atabilmek yada ilk sözü söyleyebilmekte. Üzerimize koyu bir şekilde gölgesi düşen bu tanımsız sıkıntılardan umulur ki kurtuluş yakındır...

BÜTÜN gece cama vuran yağmur taneleri uyutmamıştı. Yağmurluktan akan sular ince bir uğultu ile yuvarlanırlarken, zihninde binbir çiçek tomurcuklanıp çiçeğe durmuştu. Durmuştu durmasına ama yelkovan ile akrep sonsuz yarışlarına daha da şevkle sarılmış gibiydiler.

Ağırlaşan göz kapakları artık açılmıyordu. Derken küçük ışık patlamaları belirdi. Samanyolu adeta bir halı gibi önüne serilmiş, gözünün alabildiğince aydınlık ve ferah bir yol inşa etmişti. Şaşkınlık, yerini derin bir iç huzuruna, kulaklarına doğru esen bir rüzgâra bırakmıştı. Gözleri kapalıydı ve öylece izlemeye koyuldu. Uyku ile uyanıklık arasında tam bir bilinç açılması ve göz ötesi bir görme ile başlamıştı yolculuğa.

Bilinen mutluluk tarifleri, uçuşan kelebekler, pembe panjurlu evler, nehirler, çiçekler, hiçbiri yoktu. Çocukların çizdikleri resimler gibi net ve basitti her şey. Hava çocukluğunuzun en mutlu gülümseyişi gibi hafif, balkondan gelen yasemin kokusu gibi güzeldi. Dünyada var olan bütün kötülüklerden bihaber, nefes almanın kolay, sonrasız ama umut dolu olduğu geniş zamanlar mevcuttu. Yıldızlardan sokak lambaları altında, belki unuttuğu ama çok özlediği herkes buralarda idi. Elini uzatsa okşayabilir, gözlerine bakabilirdi. Derken, sessizliğin sessizliğinde kaybolup gitti.

Hayatın bütün meşguliyet ve koşuşturmalarından çok uzakta, kuytu bir köşede saklanmış çocuk gibi duran, o büyük “huzuru” yeniden keşfetmişti. Eskilerin derin gülümseyişinde ya da sırt sıvazlayışında saklıydı o. Okuldan aç kurtlar gibi koşarak gelince annenin yoğurtlu

ekmekleri kapıda hazır edişiydi mesela. Ya da babasının bitmek bilmeyen av anılarını dinlerken balkon demirlerini bile titreten mutluluk halleriydi. Okul yolundaki ağaçlarda birikmiş karların üzerlerine dökülmesi misali beyazdı huzur.

Yağmur cama vurmaya devam edip gürültü çıkarmaya yemin etmişti sanki. Gözleri gibi yumruklarını da sıktığını fark etti. Burnunda yasemin kokusu… Cuma sabahları evin önündeki güllerden yakasına iliştiren, burnuna keskin bir hacı kokusu bombardımanının yegâne sahibi olan dedesi hatırındaydı. Hayal meyal hatırladığı ama

kokusu hep burnunda olan ilk çocukluk hayranlıkları… Kalabalığın, ailenin, yemek kokularının, dizine değecek kadar yakın oturuşların, büyüklerin, gülüşlerin, havuz başı oturmalarının, yaz elmalarının, üzümlerin, badem ağaçlarının adresi hep aynıydı. Avlu onlar için bahçe değil, onun ötesinde çocukluk demekti. Yani huzur…

Avluda sadece hayalleriyle oynayabilen son kuşaktılar. Rüzgârın, yaprakların diliyle dile geldiğine tanık olunurdu. Mahcup, korkak,

geleceğin henüz gelmeyecek kadar uzakta olduğu zamanlardı(!). Diline dolanan “Mihrabım diyerek” şeklindeki şarkıyı salıncakta bütün çocuk halleriyle birlikte söylemeye başladılar. Hava hâlâ huzur rengiydi, huzur tadı, huzur, huzur…

Sustu…

Bütün başlangıçların bir sonu vardı elbette, bütün sonların da başlangıcı. Derken ağrılı ve ağır bir şekilde uyandı. Gün aydınlık değildi; gri, bulutlu, ağlamaklı bir gündü. Şikâyet edemeyecek kadar şükürle atan kalbini hissetti. Sonrası, rutin olanın malum robot halleri…

Gördükleri görmek değildi ama anlatamıyordu. Kulağına doğru gelen rüzgâr hâlâ esmekteydi. Yürümüyordu da sanki yer kayıyordu ayağının altından. Doktora gitse tansiyon teşhisi konacağını düşünerek kahkahayı patlatıvermişti. Gülümsüyor, gökyüzüne bakıyor, kalbinin sesini duymuyor, sanki hissediyordu. Genişleyen bir düzlemde duvarların, evlerin, dağların ötesinde sonsuz düz bir alanda yürüyor gibiydi. Susuyordu. Bu şekilde sonsuza kadar susabilirdi. Sustu…

Kurtuluş yakın!

Ne kadar zaman geçti bilinmez, beyazlayan saçlar, moraran gözaltları, büyüyen çocuklar, eskiyen, değişen, gelişen, savaşan, gülen, ağlayan, ölen…

“Haberler en çok çocukları etkiliyor” diyor doktorlar, mümkünse onları haber saatinden uzak tutun. Ne sebeple olursa olsun, hiçbir mazeretin açıklayamayacağı karanlık bir dönemdi. “Bundan bilmem kaç asır önce daha mı iyiydi?” tartışmasına girmeyecek kadar büyüdük. “Şimdiyi konuşmaya başlayamadığımız için sanırım birileri asırlar sonrasının kıyımını gerçekleştirmekte…” Rahat koltuklarında bunları seyredemiyor insanlık. Paylaşılamayan petrol ve doğal kaynaklar yüzünden çocukların gözyaşları, ruhlarımızda adı konulmamış karadelikler oluşturuyor. Kızıyor, üzülüyor, birilerine kesilen faturaları onaylayarak boğazımızda asılı duran veballeri katlayarak büyütüyoruz. Bu sebepledir ki (neredeyse asırlardır) susmaya devam ediyor. Dünyanın bütün kirini, ruhunun kaynayan kazanlarında eritir gibi susuyor. Aynı uykulara yatıp aynı rüyaları görmüyoruz tabiî, kim olduğu, nerede yaşadığı, hangi ırka veya millete mensup olduğu fark etmiyor aslında. Bir yerlerde kendi çocukluk anılarının kokusuna uyanan, hayranlıklarını hatırlayan, kulağında çınlayan müzikleri özleyenler var. Bütün bu yürekler, dünya üzerinde sadece bugün değil, insanlık âleminin bilinen ve bilinmeyen bütün zamanlarındaki haksızlık ve çekişmeleri, adeta bir karadelik gibi ruhunun bir yerlerinde taşımakta. Anlatılabilen, anlaşılabilen, söylenebilen, yazılabilen bütün gerçek dertler, ruhumuzun bu ezilen iniltilerinden gelmekte. Adı konulmamış sıkıntılar bunlar; karanlıklar, uçurumlar…

Onun için derim ki, “Hayallerinde mutluluğun kokusunu duyabilen, geniş zamanlarda dolaşabilen ve gözleri kapalı iken de görebilen insanlar konuşsunlar”.

Onlar sustular, susturuldular. Onların dilinden huzurun, sevginin, çocukluğun, muhabbetin resmini yeniden çizelim. Yeryüzündeki bütün çocukların gözlerindeki yaşlardan sebep sorumluyuz, suçluyuz. Yoğun bir şekilde maruz kaldığımız söz kirliliğinden başımızı kumlara sokarak kurtulamayız. Hikmeti hakikatte arayan, hakikati Hakk’ta bulan, doğruyu konuşan ya da susan insanların vaktidir.

Uyku ve uyanıklık arasında hakikate açılan kapılar, geçmişte olduğu gibi bugün de sonuna kadar açık bulunmaktalar. Bütün mesele ilk adımı atabilmek yada ilk sözü söyleyebilmekte. Üzerimize koyu bir şekilde gölgesi düşen bu tanımsız sıkıntılardan umulur ki kurtuluş yakındır...