BÜTÜN gece cama vuran
yağmur taneleri uyutmamıştı. Yağmurluktan akan sular ince bir uğultu ile
yuvarlanırlarken, zihninde binbir çiçek tomurcuklanıp çiçeğe durmuştu. Durmuştu
durmasına ama yelkovan ile akrep sonsuz yarışlarına daha da şevkle sarılmış
gibiydiler.
Ağırlaşan
göz kapakları artık açılmıyordu. Derken küçük ışık patlamaları belirdi.
Samanyolu adeta bir halı gibi önüne serilmiş, gözünün alabildiğince aydınlık ve
ferah bir yol inşa etmişti. Şaşkınlık, yerini derin bir iç huzuruna, kulaklarına
doğru esen bir rüzgâra bırakmıştı. Gözleri kapalıydı ve öylece izlemeye
koyuldu. Uyku ile uyanıklık arasında tam bir bilinç açılması ve göz ötesi bir görme
ile başlamıştı yolculuğa.
Bilinen
mutluluk tarifleri, uçuşan kelebekler, pembe panjurlu evler, nehirler, çiçekler,
hiçbiri yoktu. Çocukların çizdikleri resimler gibi net ve basitti her şey. Hava
çocukluğunuzun en mutlu gülümseyişi gibi hafif, balkondan gelen yasemin kokusu gibi
güzeldi. Dünyada var olan bütün kötülüklerden bihaber, nefes almanın kolay,
sonrasız ama umut dolu olduğu geniş zamanlar mevcuttu. Yıldızlardan sokak
lambaları altında, belki unuttuğu ama çok özlediği herkes buralarda idi. Elini
uzatsa okşayabilir, gözlerine bakabilirdi. Derken, sessizliğin sessizliğinde
kaybolup gitti.
Hayatın
bütün meşguliyet ve koşuşturmalarından çok uzakta, kuytu bir köşede saklanmış çocuk
gibi duran, o büyük “huzuru” yeniden keşfetmişti. Eskilerin derin
gülümseyişinde ya da sırt sıvazlayışında saklıydı o. Okuldan aç kurtlar gibi koşarak
gelince annenin yoğurtlu
ekmekleri
kapıda hazır edişiydi mesela. Ya da babasının bitmek bilmeyen av anılarını dinlerken
balkon demirlerini bile titreten mutluluk halleriydi. Okul yolundaki ağaçlarda birikmiş
karların üzerlerine dökülmesi misali beyazdı huzur.
Yağmur
cama vurmaya devam edip gürültü çıkarmaya yemin etmişti sanki. Gözleri gibi yumruklarını
da sıktığını fark etti. Burnunda yasemin kokusu… Cuma sabahları evin önündeki güllerden
yakasına iliştiren, burnuna keskin bir hacı kokusu bombardımanının yegâne
sahibi olan dedesi hatırındaydı. Hayal meyal hatırladığı ama
kokusu
hep burnunda olan ilk çocukluk hayranlıkları… Kalabalığın, ailenin, yemek kokularının,
dizine değecek kadar yakın oturuşların, büyüklerin, gülüşlerin, havuz başı oturmalarının,
yaz elmalarının, üzümlerin, badem ağaçlarının adresi hep aynıydı. Avlu onlar için
bahçe değil, onun ötesinde çocukluk demekti. Yani huzur…
Avluda
sadece hayalleriyle oynayabilen son kuşaktılar. Rüzgârın, yaprakların diliyle
dile geldiğine tanık olunurdu. Mahcup, korkak,
geleceğin
henüz gelmeyecek kadar uzakta olduğu zamanlardı(!). Diline dolanan “Mihrabım
diyerek” şeklindeki şarkıyı salıncakta bütün çocuk halleriyle birlikte söylemeye
başladılar. Hava hâlâ huzur rengiydi, huzur tadı, huzur, huzur…
Sustu…
Bütün
başlangıçların bir sonu vardı elbette, bütün sonların da başlangıcı. Derken ağrılı
ve ağır bir şekilde uyandı. Gün aydınlık değildi; gri, bulutlu, ağlamaklı bir gündü.
Şikâyet edemeyecek kadar şükürle atan kalbini hissetti. Sonrası, rutin olanın
malum robot halleri…
Gördükleri
görmek değildi ama anlatamıyordu. Kulağına doğru gelen rüzgâr hâlâ esmekteydi.
Yürümüyordu da sanki yer kayıyordu ayağının altından. Doktora gitse tansiyon teşhisi
konacağını düşünerek kahkahayı patlatıvermişti. Gülümsüyor, gökyüzüne bakıyor, kalbinin
sesini duymuyor, sanki hissediyordu. Genişleyen bir düzlemde duvarların,
evlerin, dağların ötesinde sonsuz düz bir alanda yürüyor gibiydi. Susuyordu. Bu
şekilde sonsuza kadar susabilirdi. Sustu…
Kurtuluş
yakın!
Ne
kadar zaman geçti bilinmez, beyazlayan saçlar, moraran gözaltları, büyüyen çocuklar,
eskiyen, değişen, gelişen, savaşan, gülen, ağlayan, ölen…
“Haberler
en çok çocukları etkiliyor” diyor doktorlar, mümkünse onları haber saatinden
uzak tutun. Ne sebeple olursa olsun, hiçbir mazeretin açıklayamayacağı karanlık
bir dönemdi. “Bundan bilmem kaç asır önce daha mı iyiydi?” tartışmasına
girmeyecek kadar büyüdük. “Şimdiyi konuşmaya başlayamadığımız için sanırım
birileri asırlar sonrasının kıyımını gerçekleştirmekte…” Rahat koltuklarında bunları
seyredemiyor insanlık. Paylaşılamayan petrol ve doğal kaynaklar yüzünden çocukların
gözyaşları, ruhlarımızda adı konulmamış karadelikler oluşturuyor. Kızıyor, üzülüyor,
birilerine kesilen faturaları onaylayarak boğazımızda asılı duran veballeri
katlayarak büyütüyoruz. Bu sebepledir ki (neredeyse asırlardır) susmaya devam
ediyor. Dünyanın bütün kirini, ruhunun kaynayan kazanlarında eritir gibi
susuyor. Aynı uykulara yatıp aynı rüyaları görmüyoruz tabiî, kim olduğu, nerede
yaşadığı, hangi ırka veya millete mensup olduğu fark etmiyor aslında. Bir
yerlerde kendi çocukluk anılarının kokusuna uyanan, hayranlıklarını hatırlayan,
kulağında çınlayan müzikleri özleyenler var. Bütün bu yürekler, dünya üzerinde
sadece bugün değil, insanlık âleminin bilinen ve bilinmeyen bütün zamanlarındaki
haksızlık ve çekişmeleri, adeta bir karadelik gibi ruhunun bir yerlerinde
taşımakta. Anlatılabilen, anlaşılabilen, söylenebilen, yazılabilen bütün gerçek
dertler, ruhumuzun bu ezilen iniltilerinden gelmekte. Adı konulmamış sıkıntılar
bunlar; karanlıklar, uçurumlar…
Onun
için derim ki, “Hayallerinde mutluluğun kokusunu duyabilen, geniş zamanlarda dolaşabilen
ve gözleri kapalı iken de görebilen insanlar konuşsunlar”.
Onlar
sustular, susturuldular. Onların dilinden huzurun, sevginin, çocukluğun,
muhabbetin resmini yeniden çizelim. Yeryüzündeki bütün çocukların gözlerindeki
yaşlardan sebep sorumluyuz, suçluyuz. Yoğun bir şekilde maruz kaldığımız söz
kirliliğinden başımızı kumlara sokarak kurtulamayız. Hikmeti hakikatte arayan,
hakikati Hakk’ta bulan, doğruyu konuşan ya da susan insanların vaktidir.
Uyku ve uyanıklık arasında hakikate açılan kapılar, geçmişte olduğu gibi bugün de sonuna kadar açık bulunmaktalar. Bütün mesele ilk adımı atabilmek yada ilk sözü söyleyebilmekte. Üzerimize koyu bir şekilde gölgesi düşen bu tanımsız sıkıntılardan umulur ki kurtuluş yakındır...



