Uygur edebiyatının dünü, bugünü ve geleceği

1966’dan sonra Mao’nun emriyle Çin genelinde başlanan büyük kültür inkılabı, Doğu Türkistan’da en vahşi şekilde uygulandı. Sınırlar tamamen kapatıldı, halk dünyadan tamamen tecrit edildi. Uygurların millî ve manevî değerlerini çağrıştıran bütün eserler ve nesneler toplatıldı. Kütüphaneler yakıldı. Camiler kilitlendi veya hayvan barınağına ve Komünist Parti ofisine dönüştürüldü.

MALÛMUNUZ, Uygur Türkleri yaklaşık iki binyıla uzanan yazılı tarihe ve bin 500 yıla uzanan edebiyat tarihine sahip en uygar Türk boylarından biridir. Turfan’da keşfedilen duvar resimleri, bin 200 sene önce Uygurların edebiyat ve sanatının ne kadar geliştiğini ve hatta o dönemde tiyatroyu keşfedip sahne eserleri ortaya koyduklarını tartışmasız bir şekilde kanıtlamaktadır. 


İlk yerleşik hayata geçen, dünyada ilk matbaayı keşfeden ve Türk boyları içinde ilk alfabe kullanan Uygurlar, en kedim ve uygar toplulukların başında gelmektedir. İslâm’dan önceki dönemlerimize ait Bengü taşları, duvar yazıtları, İslâm’la şereflendikten sonra dünyanın ilk ansiklopedisi olma vasfına sahip “Divan-ü Lügati’t- Türk’’, altı bin kusur beyitten teşkil eden ve İslâm’ın siyaset, adalet, devlet ve yönetim anlayışını şiirsel bir dille Türk örf ve töresine sentezleyerek anlatan “Kutadgu Bilig”, yine 12’nci yüzyılda eski Uygur alfabesi ve yeni Uygur-Arap alfabesi ile Uygurlar tarafından iki nüsha olarak yazılı kayda geçirilen “Oğuzname” bu medeniyetin eserlerindendir. 


UNESCO’nun Medenî Miraslar Listesinde yer alan 16 eser arasında Ali Şir Nevayî’nin şiirlerinin yanında Uygur şairlerinin şiirleri ile bestelenen ve Uygurların nesilden nesle ezberleyerek ulaştırdığı 12 Mukam gibi şaheserler de Uygur edebiyatının ne kadar derin köklere sahip bir zenginliğe sahip olduğuna dair örnekler verir. 


Türk tarihine en çok yazılı eser kazandıran Buhari, Tirmizi, Maturidi, Kaşgarlı Mahmud, Yusuf Has Hacib, Ahmed Yesevi, Farabi, Ali Şir Nevayî, Ahmed Yükneki, Çağatay edebiyatının en önemli destan yazarlarından Abdurrehim Nizari ve 12 Mukam’ın mucidi Amannisa Han gibi yüzlerce dünyaca ünlü âlim ve yazarları yetiştirip dünyaya takdim eden Uygur Türkleri, 18’inci asrın sonlarına gelindiğinde, İslâm dünyasının başsız kalması ve parçalanması ile paralel olarak 1877’de Çin’in istilâsına uğradı. Böylece Uygur edebiyatı tamamen boğulma sürecine girdi. Âlimler, yazarlar ve aydınlar Çin’in ilk yok etme hedeflerine dönüşmüştürler. Birçok milletin edipleri mürekkep ve renkle eser yazarken, Doğu Türkistan’ın edipleri ise kendi kanlarıyla eser yazmaya mecbur kalan bir gerileme dönemine girmişlerdir.


Doğu Türkistanlı edebiyat araştırmacıları, Uygur edebiyatının tarihî gelişim sürecini “Uygur Klasik Edebiyatı, Modern Uygur Edebiyatı ve Çağdaş Uygur Edebiyatı” olmak üzere üç döneme ayırmışlardır. Bunlardan Uygur klasik edebiyatı, Uygur Türklerinde yazılı edebiyatı ortaya çıktığı dönemden 20’nci yüzyıla kadar olan dönemi; modern Uygur edebiyatı, Çin’in 1877’deki işgalinden 1949 yılına kadar olan dönemi; çağdaş Uygur edebiyatı ise 1949 yılından günümüze kadar olan dönemi kapsamaktadır.






Birçok milletin edipleri mürekkep ve renkle eser yazarken, Doğu Türkistan’ın edipleri kendi kanlarıyla eser yazdılar. Bedel ödemekten hiç korkmadılar. Halkı uyandırmak, halkın yüzüne bakabilmek tarihî görevini yerine getirebilmek ve gelecek nesillere millî bir ruh, millî bir irade ve eğilmez bir kahramanlık cesareti miras bırakabilmek uğruna yapılacak her fedakârlığı kendi insanî ve Uygur olma vasfına yönelik bir görev telakki ettiler.


Çin işgalinden sonraki Uygur edebiyatının gelişim süreci ve modern Uygur edebiyatı


19’uncu yüzyılın sonu ve 20’nci yüzyılın başlarında meydana gelen Kırım merkezli Ceditçilik hareketinin Doğu Türkistan sahasında Uygur toplumunun sosyo-politik ve sosyo-kültürel yapısında yol açtığı ciddi değişimlere paralel olarak teşekkül etmeye başlayan modern Uygur edebiyatı Abdulkadir Damollam, Kutluk Şevki, Nezer Hoca Abdusemetov, Abdulhaluk Uygur, Nasuha İmin, Nemet Helpet, Mehmet Ali Tevfik, Nimşehit, Lutpullah Mutelip, Abdurehim Ötkür ve Turgun Almas gibi önemli temsilcileri ve esarete karşı millî uyanış, eşitlik, özgürlük, bağımsızlık ve vatanseverlik temasını ihtiva eden çerçevesiyle 1949 yılına kadar kendi doğal seyrinde önemli eserler vermiştir.


Özellikle 1920 yılından bugüne kadar Uygur edebiyatının tarihini incelediğimizde, Çinlilerin en büyük darbeyi ve en fazla tahribatı edebiyat alanında yaptığını görüyoruz. İşgalci Çin, kendi iktidarını sağlamlaştırmak ve halkı baskı altında tutmak için milletin tarihî hafızası, millî iradesi ve millî-manevî ruhunu harekete geçirici eserlerin ortaya çıkmasına ve yayılmasına sistematik olarak acımasızca set çekmeye çalışmıştır. O dönemin Doğu Türkistanlı âlimlerimiz ve edebiyat çınarlarımızdan Abdulkadir Damollam, Kutluk Şevki, Abdulhalik Uygur, Lutfullah Mutellip ve Memtili Tevfik başta olmak üzere onlarca yazar ve şairler vahşice şehit edilmiş, eserleri yasaklanmış ve birçok yazar, yazdıkları eserler nedeniyle ağır şekilde cezalandırılmıştır. 


Bunca baskı ve zulme rağmen Uygur yazarlar, özgürlük mücadelesine 20’nci yüzyılın başlarında hız vermişlerdir. Zulüm arttıkça Doğu Türkistan’da gelişmeler hızlanmış, büyük toplumsal olaylar gerçekleşmeye başlamıştır. Şubat 1911’de Urumçi Ayaklanması ve Ocak 1912’de Kumul Çiftçiler Ayaklanması patlak vermiştir. Böylece özgürlük mücadelesinin gelişmesiyle felsefî, kültürel ve fikrî alandaki değişmeler, edebiyat ve üslûbun değişimini doğrudan etkilemiştir. Doğu Türkistan’ın çeşitli bölgelerinde artarda patlak veren bu ayaklanmalar, mücadelenin gelişimini sağlamanın yanı sıra edebiyatın gelişmesini de hızlandırmış, klasik edebiyatın geleneklerini devam ettirme esnasında toplumdaki olumsuzlukları eleştirebilen ve ona karşı mücadele edebilen gerçekçi ve yeni modern Uygur edebiyatının doğmasına zemin hazırlamıştır. Bu dönemdeki bazı gelişmeler, modern Uygur edebiyatını sadece içerik ve konu bakımından değil, edebî tür, şekil, üslûp ve dil bakımından da zenginleştirmiştir. 


1905’te Kaşgar’da kurulan Şivit Matbaası’nda “Sultan Satuk Buğrahan” ve “Dünya Coğrafyası” isimli iki kitap yayınlanmıştır. 1920 yılında, Gulca ilinin Küre ilçesinde bir taş matbaa kurulup her çeşit edebî eser neşredilmiştir. 1918 yılında Kaşgar’da, Kutluk Haci Şevki “Ang” (Şuur) adlı gazeteyi çıkarmış, ama bu gazete işgalci Çin Hükümeti tarafından uzun süre kapatılmıştır. Kutluk Şevki durmamış ve 1933 yılında “Yeni Hayat” gazetesini çıkarmıştır. Bu gazetede şiir, destan ve her çeşit edebî eser neşredilmiştir. 1927 yılında ise İli vilâyetinde neşredilen bir başka gazete, “İli Dehkanliri”dir (İli Çiftçileri). 


Muhammed Emin Buğra’nın başmuharrirliğinde 1949 yılının yaz aylarına kadar yayınlanan Altay Neşriyatı, ilk etapta “Erk” adlı bir gazete çıkarmıştır. Bu gazetenin adının yer aldığı başköşede, “Biz halkçımız, biz milliyetçimiz; milletimiz Türk, dinimiz İslâm, vatanımız Türkistan” şiarı yer almıştır. Gazetede sürekli ünlü şairlerden Abdurrahim Ötkür, Abdulaziz Maksum ve Abdulşekür Yalkın’ın şiirlerinden başka genç şairlerin de şiirleri yer almıştır. “Erke” gazetesi, başlangıçta haftalık gazete olarak çıkarken, daha sonra haftada iki kez, ardından günde bir kez ve nihayet 1949 yılının başlarında günlük gazeteye dönüşmüştür. Bu dönemde ayrıca Polat Kadiri Turpani, kendi araştırması olan Doğu Türkistan tarihini “Ülke Tarihi” adıyla 1948’de Urumçi’de yayınlatmıştır. Bu kitap iki cilt olup, birinci cildinde Hun, Göktürk, Uygur, Karahanlı ve Seidiye Devletlerleri gibi konulara yer verilmiş, ikinci cildinde ise Doğu Türkistan’ın 1947 yılına kadar olan siyâsî tarihi işlenmiştir. 


Kısacası, birçok milletin edipleri mürekkep ve renkle eser yazarken, Doğu Türkistan’ın edipleri kendi kanlarıyla eser yazdılar. Bedel ödemekten hiç korkmadılar. Halkı uyandırmak, halkın yüzüne bakabilmek tarihi görevini yerine getirebilmek ve gelecek nesillere millî bir ruh, millî irade ve eğilmez bir kahramanlık cesareti miras bırakabilmek uğruna yapılacak her fedakârlığı kendi insanî ve Uygur olma vasfına yönelik bir görev telakki ettiler.


Komünist Çin işgalinden sonraki çağdaş Uygur edebiyatı


İşgalci Çin Komünist Yönetimi, 1949 Ekim’inde Doğu Türkistan’ı işgal ettikten sonra tüm Çin’de sosyalist düzeni tesis etmeye başlamıştı. Marksist-komünist ideoloji toplumda egemen düşünce hâline getirilmiş, Uygur toplumunda ortaya çıkan bu yeni durum Uygur edebiyatının muhtevasını anî bir şok değişime uğratmıştır. Özgürlüğünü ve özgür düşünce ortamını kaybeden yazar ve şairler, Çin Komünist Partisi iktidarının ağır politik ve ideolojik baskısına maruz kalmıştır. Dolayısıyla bu dönemde Uygur edebiyatında Çin Komünist Partisi’ni ve onun başkanı Mao Zedung’u övmek, sevmek, desteklemek, sosyalist dönemdeki işçi ve çiftçilerin güya müreffeh ve güzel hayatlarını yazmak, Uygur edebiyatının merkezî temaları da olmuştur.


Uygur şiirinin önemli temsilcilerinden biri olan ve 1933’teki Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde en ön cephede savaşa katılarak boynundan aldığı kurşun yarası yüzünden halk tarafından “Nimşehit” (yarı şehit) unvanı alan Armiye Ali Sayrami Nimşehit Damollam da 1955’te işgalci Çin Hükümeti ve Komünist Parti’yi övmek zorunda kalmıştır: “Bölgemiz muhtariyet diye başladık yeni bir düğün/ Partiden geldi bize bu onur şerefli övünç/ Yükseldi sevinç coşkunluktan feleklere ah u vah/ Halk emin, özgür devir, vatan güler işte düğün/ Bedene sığmaz sevinçteyim güzel devrin önünde/…/ Bu müreffeh hayattır Başkan Mao’un şefkati/ Bizi hürriyete kavuşturan partinin himmeti/ Arzuları halleder işçi çiftçinin gayreti/ Dünyada artmakta partinin şanu hürmeti/ Nimşehit söyledi gazel işbu meydan önünde…”  


Bir diğer ünlü şairimiz Tayipcan Aliyev de Mayıs 1962 yılında şöyle yazmaktaydı: “Kıblegahım partim benim, kılavuzum, kaptanım/ Toy bilip at koştururum başlattığı her cenge ben/ Bu kızıl devrim zamanem şevketim şanım benim/ İftiharım o ki bu zamana ozan, sazende ben/ Bu sevgisiz, bu kıblegahsiz, iftiharsız bir dakika/ Yaşasam “cennet”te de derim cehennemde ben…”



Uygurların dünyaya kazandırdığı ilk matbaa…



Kısacası Uygur edebiyatının 1949-1978 yılları arasındaki 29 yıllık döneme ait eserlerin büyük bir kısmında bu durum söz konusudur. Ancak bununla birlikte bu dönemde Mirzahid Kerimi’nin Sandık İçindeki Bebek ve Hacı Ehmet’in Hicran Dilekleri gibi nadir eserleri de görmek mümkündür. Mirzahid Kerimi’nin Şincang Edebiyat-Sen’iti dergisinin 1957 yılına ait 12’nci sayısında yayımlamış olduğu “Sandık İçindeki Bebek” adlı şiiri, üzerinde önemle durulması gereken eserlerden biridir. Bu uzun şiirin yolda karşılaşılan sandık ile ilgili kısmı şöyledir: “İlişti gözüme o an bir sandık/ Pis bir çukurda terk edilen/ İçinde ne var acaba diye/ Açınca başladı içim yanmaya/ Ellerim titreyip kaçtı hayâlim/ Nar gibi benzimden döküldü yaşlar/ Sarardım saman gibi kalmadı hâlim/ Bir süre tutulmuş çarpılıp dilim/ Neleri görüyorum efsanedeki/ Ejderha çıktı mı yutmak üzere/ Üç yaşlı yılan mı neşteri zehir/ Yok!/ Sırlı bir şey o, bakınız işte/ Yatıyor ay gibi masun bir bebek/ Boğazında dehşetli parmağın izi/ Bir oğlan idi o tatlı mı tatlı/ Gözleri yumulup bükülmüş dizi/ Gazaptan sıkılmış yumrukları sert/ Ah! Bir şey diyecek galiba ağzı/ (Bebekliğim geldi aklıma sanki)/ Bulut gibi ağarmış bedeni bağrı/ Ey günahsız masum yavrucak/ Ölmüşsün beyhude/ Söyle, kim o namert kan içici/ Darı kadar canından tehdit mi sezdi/ Kim bulmak isteyen kanından huzur?”


Şiirdeki “sandık” motifi, halk edebiyatında hep “kafes” ve “zindan”ı çağrıştırır. Bebek ise her zaman masumiyeti ifade eder. Şiirdeki “ejderha”, malûm olduğu üzere kötülüğü, vahşiliği, felâketi ve doyumsuzluğu simgeler. Ayrıca ejderha, Çin’in de etno-sembollerinden biri olarak Çin’i ifade eder. Dolayısıyla şairin bu simgelerden yararlanarak Çin yönetiminin masum Uygur halkına yaptığı zulmü anlatmaya çalıştığını söylemek mümkündür. Zira Çin yönetimi, şair Mirzahid Kerimi’yi sadece birkaç satırlık bu şiirinden ötürü 13 yıl hapse çarptırmıştır.


“Yusuf Has Hacib” ve “Sultan Abdurreşid Han” gibi eserlerin yazarı Haci Mirzahid Kerimi, 30 sene boyunca defalarca Çin hapishanelerinde ve ev hapsinde tutulmuştur. En sonunda 2017’den sonra açılan Nazi tipi Çin toplama kampına mahkûm edilerek 82 yaşında kampta şehit edilmiştir.


1966’dan sonra Mao’nun emriyle Çin genelinde başlanan büyük kültür inkılabı, Doğu Türkistan’da en vahşi şekilde uygulandı. Sınırlar tamamen kapatıldı, halk dünyadan tamamen tecrit edildi. Uygurların millî ve manevî değerlerini çağrıştıran bütün eserler ve nesneler toplatıldı. Kütüphaneler yakıldı. Camiler kilitlendi veya hayvan barınağına ve Komünist Parti ofisine dönüştürüldü. “Allah” demek yasak, “Müslümanım” demek büyük suç, namaz kılmanın cezası hapis durumuna getirildi. Doğu Türkistan’da Uygurları zorla komünistleştirmek için vahşi işkenceler uygulandı. Her evde Mao’nun fotoğrafını asmak zorunlu olurken, her hafta evlere anî baskınlar, Uygurca kitap veya yasak nesnelere yönelik aramalar, üstelik komüna uygulamaları ile bütün halkı aç bırakmalar, Uygurlara vahşi bir mankurtlaşma dönemi olarak yaşatıldı. Alfabe zorla değiştirildi. Uygur toplumunda insanların düşünceleri, dünya görüşleri, gündelik yaşamları, giyim kuşamları, davranış biçimleri, değer yargıları ve psikoloji altüst edildi. 


Bu dönemde kendi kalemini kırmış ve yazmayı tamamen bırakmış olan Abdurrehim Ötkür başta olmak üzere, Mao ve Komünist Parti’yi övmeyen bütün yazarlar, âlimler, aydınlar ve sanatçılar Pan-Türkist ve Pan-İslâmist suçlamasıyla ya süresiz hapse atıldı ya da ağır çalışma kamplarında sürgüne gönderildi. Dolaysıyla daha yeni küllerinden doğan Uygur edebiyatı, ağır sekteye uğratıldı ve hatta sistematik şekilde çok daha geriletildi. Ancak bunca zulme rağmen bilinçli Uygur Türkleri, kendi dinine, kültür, örf ve âdetlerine, millî edebiyatına sıkı bağlığını görünürde koparmış görünse bile gerçekte koruma ve gelecek nesillere gizli aktarma mücadelesinden canları pahasına asla vazgeçmediler.



Turfan duvar resimlerinde tiyatro gösterisi…


Çağdaş Uygur edebiyatının tekrar yeşerme dönemi


1976 yılında Mao’nun ölümünden sonra, 1980’e kadar Çin genelinde kültür inkılabı tamamen ortadan kaldırıldı. Çin’in yarı kapitalist sosyalizme geçme arzusu ve Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olma hedefi Çin Hükümeti’ni insanlara her alanda kısmî özgürlük tanımaya mecbur bıraktı. Genel af ilân edildi. Eser yazması yasaklanan, uzun yıllar hapsedilen ünlü yazarlardan Abdurrahim Ötkür, Turgun Almas, Nimşehit, Zunun Kadiri ve Zordin Sabir bu dönemde serbest bırakıldı. Bunlara konulan eser yazma yasağının kalkmasıyla Uygur edebiyatı da tekrar canlanmaya başladı. Şiirlerin muhtevasında büyük değişimler yaşandı. 1980-2000 yılları arasındaki 20 yıl boyunca Uygur edebiyatı gerçekten çok değerli bir gelişme kaydetti ve Uygurlar hızlı bir şekilde kendi millî, dinî ve etnik öz benliklerine geri dönmeye başladılar, tarihlerini öğrenme fırsatları elde ettiler. Âlimler ve yazarlar Uygurlara millî ve manevî değerlerini geri kazandırmak, özgürlük aşkı ve mücadele ruhunu canlandırmak için canla başla çalıştılar, gündüzlerini gecelerine kattılar. 


Bu dönemde çok sayıda Uygur aydını yetişti. ‘‘Divan-ü Lügati’t- Türk’’, ‘‘Kutadgu Bilig’’ gibi şaheserler 1980’lerin başında Uygurca yayımlandı. Klasik edebiyatı inceleyen Bulak dergisi çıkarıldı. Doğu Türkistan genelinde 400’den fazla farklı alanda Uygurca dergi yayımlandı. Dinî âlimlerimiz de bu dönemde çok daha aktif hâle geldiler, yer yer medreseler kurdular, dinden zorla koparılmış ve dinî eğitimden tamamen yoksun bırakılmış bir milleti tekrar İslâm’a kavuşturdular, ümmet ve uhuvvet bilinci aşıladılar. Kur’ân-ı Kerim, Sahih-i Buharî ve Siretü’n-Nebevî’nin Uygurca tercümeleri de işte bu dönemde yayımlandı. 


Bu dönemde yine uluslararası tanınmış eserler Uygur Türkçesine çevrilip yayımlanırken, Uygur Türkçesiyle yazılmış bazı romanlar da Türkiye Türkçesine aktarılıp yayımlanmaya başlanmıştır. Bunlara Seyfettin Azizi’nin “Satuk Buğrahan” (Ocak Yayınları), Perhat Ceylan’ın “Kaşgarlı Mahmut” (Kaknüs Yayınları), Abdurahim Ötkür’ün “İz” (Boyalıkuş Yayınları) ve Hevir Tömür’ün “Erken Uyanan Adam” (Bengü Yayınları) adlı romanlarını örnek gösterebiliriz. 


1980’li yıllardan itibaren çağdaş Uygur edebiyatının dili, önceki dönemdeki edebi dilden halk diline daha yakın hâle gelmiştir. Edebî türler (janr) çeşitlenmiş, hikâye, povest (uzun hikâye), roman, tiyatro, mensur şiir türünde eserler verilmiş, Uygur edebiyatı şiir merkezli bir edebiyat olmaktan çıkarılmıştır. Çağdaş Uygur edebiyatında şiirlerin nazım şekilleri zenginleşmiştir. Geleneksel şiirden intikal eden gazel, muhammes, mesnevi ve rubai gibi nazım şekillerine “çaçma şeir” (serbest nazım) ve “nesir” (mensur şiir) ilâve edilmiştir. “Gunga şeir” yani modernist şiir ya da gerçeküstücü şiirler de serbest şiir şekillerini zenginleştirmiştir. 


Çağdaş Uygur edebiyatında hikâye ve povest türünde binlerce eser verilmiştir. Bu eserler bir önceki döneme nazaran şekil, yapı, içerik, dil ve üslûp bakımından ferdî, felsefî ve evrensel konuların işlendiği zengin içeriğe doğru gelişmiştir. Başlangıçtaki tek tip sosyalist karakterler, sonraki dönemlerde tarihî, millî ve dinî bilinçle hareket eden, daha karmaşık, daha derin ve psikolojik yapıya sahip renkli karakterlere doğru evrilmiştir.  


Çağdaş Uygur edebiyatında roman türü gelişmiş, kısa müddet içerisinde yüzlerce roman yazılıp yayımlanmıştır. Uygur toplumunda roman, özellikle tarihî romanlar çok sevilmiş ve rağbet görmüştür. Roman sanatının gelişmesiyle birlikte şiir türü önceki baskın konumunu kaybetmiştir.  Ayrıca tiyatro türünde de önemli eserler ortaya çıkmıştır. Çağdaş Uygur edebiyatında mensur şiirde de başarılı eserler verilmiş, duygu ve heyecan yüklü bu eserler toplumun beğenisini kazanmıştır. Edebi eleştiri bağımsız bir disiplin olarak gelişmiştir. Eleştiriler daha objektif, daha bilimsel ve daha sistematik bir biçimde yapılır hâle gelmiştir. 2000 sonrasında ise çağdaş Uygur edebiyatında dijitalleşme trendi görülmektedir. Edebî eserler dijital ortamda paylaşılırken, şair ve yazarlar yazdıkları eserleri kişisel blog ve sosyal medya aracılığıyla okuyucuya ulaştırmaya başlamışlardır. 


Aslında 1990 yılında Sovyetler Birliği parçalandıktan sonra ciddi endişeye kapılan Çin yönetimi, Doğu Türkistan’da takip ettiği politikasını sertleştirmişti. Doğu Türkistanlı aydın, yazar ve şairlerin çeşitli konularda, özellikle tarihî konularda eser yazmalarına yeni kısıtlamalar getirmeye başlamışlardı. Bilhassa 5 Nisan 1990 tarihinde Doğu Türkistan’ın Aktu ilçesine bağlı Barın köyünde Çin zulmüne karşı patlak veren silahlı ayaklanmadan sonra yazar ve şairlerin üzerindeki sansür ve takip daha da sıkılaştırılmıştı. Şubat 1991 tarihinden sonra ünlü tarihçi şair Turgun Almas’ın “Uygurlar”, “Hun Tarihi” ve “Eski Uygur Edebiyatı” başlıklı üç kitabı toplatılmış ve Turgun Almas gibi düşünen yazarlar üzerinde “Pan-Türkist”, “Uygur şovenisti” “ayrılıkçı” diye suçlanarak baskılama, cezalandırma ve tehdit etme siyaseti güdülmüştür. 


2008’e geldiğimizde, anaokulundan üniversiteye kadar olan Uygurca eğitim müfredatları tamamen Çinceye dönüştürülmüş ve “Uygur dili” seçmeli ders statüsüne itilmiştir. Gerçi Türkiye diğer İslâm ve Türk devletleri gibi bu duruma sözlü tepki göstermese de hemen Uygur diline sahip çıkmış, aynı yılı TRT’de Uygurca yayın başlatmak suretiyle Uygur edebiyatı ve dilini bir nebze olsun korumaya almıştır. 2008’de Türkiye’nin ilk Uygurca resmî radyo yayını benim sesimle başlamıştır (Mir Kâmil Kaşgarlı). 


Özetleyecek olursak, Uygurlar bu kadar baskı ve ağır sınav, takip, gözetim, denetleme, işkence ve yazdıklarından ötürü cezalandırma mekanizması altında bile asla mücadelelerini bırakmamıştır. Sonunda, Uygurların millî ruhunu, fedakârlığını ve millî-manev3i değerlerine olan sevgisini hiçbir şekilde söküp alamayacağını anlayan Çin Hükümeti, 2017’den itibaren büyük ama sinsi bir vahşi soykırım başlatmıştır. 


Uygurlar ve Uygur edebiyatı yok olma tehdidi altında!


2017’ye geldiğimizde Çin, Doğu Türkistan’ın bütün il, ilçe ve köylerinin her birine onlarca çeşitli isim altında Çin usulü Nazi kampları kurarak Uygurları kitlesel mankurtlaştırma ve zorla Çinlileştirme sürecini başlatmıştır. Teyit edilmeyen rakamlara göre, Doğu Türkistan’daki bu işkence kamplarının toplam sayısı bin 400 civarındadır. Çin daha önce bu kampların varlığını inkâr etse de uluslararası araştırma kuruluşları tarafından Google Map üzerinden söz konusu kampların konumlarının belirlenmesi ve fotoğraflarının yayınlamasından sonra varlığını kabul etmek zorunda kalmış, fakat pişkince bunların meslekî eğitim kampları olduğunu ileri sürerek dünyanın gözünü boyamaya çalışmıştır.


Çin’in resmi ajansı Şinhua’nın haberine göre 2017’den 2020’ye kadar olan 3 yıllık süreçte 7 buçuk milyon Uygur Türkü dönüşümlü olarak bu kamplarda eğitimlerini tamamladılar ve meslekî hayatlarına başladılar. Yani Çinlileştirildiler ve ucuz köle işçi olarak Çin’in iç bölgelerine gönderildiler. Çin’in resmî gazetelerinden Xinjaing gazetesinde yayınlanan rapora göre, başkent Urumçi’de Çin Komünist Partisi yönetimindeki Eğitim Bakanlığınca kontrol edilen Doğu Türkistan bölgesindeki çocuk yetiştirme (Çinlileştirme) merkezlerinin toplam sayısı 7 bin 778. Sadece 2016 ilâ 2017 arasında inşâ edilen tesislerin sayısı ise 4 bin 408. Bu tesislerdeki güvenlik görevlileri ve eğitmenlerin toplam sayısı 92 bin 200 kişi. ‘‘Özel görevli’’ statüsünde 59 bin 400 kişi bulunuyor. Eğitim Bakanlığı’nın son açıklamasındaki görevli sayısına göre yaklaşık 2 milyon sahipsiz Uygur çocuğu, Çinlileştirme merkezlerinde tutuluyor. Kamp dışında kalanların durumu da farklı değil. “Kardeş Aile Projesi” kapsamında erkeksiz evlere Çinli memur denetçileri yerleştirme uygulaması tüm hızıyla devam ediyor ve tehdit-şantaj vasıtası ile Uygur kızlar Çinli erkeklerle evlenmeye zorlanıyorlar.


Yine Xinjaing gazetesinde yayınlanan bir diğer rapora göre, “Kardeş Aile Projesi” kapsamında 3 yıl içerisinde 2 milyon Çinli memur görevlendirilmiş ve her ailede en az 7 ilâ 15 gün yatılı kalmak suretiyle görevlerini sürdürmüşlerdir. 


Tutuklananlara gelince… Edebiyat ve sanat camiasındaki âlimlerden akademisyenlere, iş adamlarından esnaflara, çiftçilerden ev hanımlarına kadar, yaş gözetmeden, toplumda itibarı olup sözü geçen kim varsa tutuklanmıştır. Önce kampa, orada evrimleştiremediklerini ise “bölücü, ayrılıkçı, terör destekçisi, terörizme meyilli” gibi türlü uydurma suçlamalarla hapishanelere göndermişlerdir. Örneğin Ayşe Mehmet, Hacı Mirza Kerimi, Nur Muhemmed Tohti gibi seksen iki ve yetmiş beş yaşlarındaki edipler ya da Muhammad Salih Damollam, Abdulhemit Domollam, Abdul-Ahad Mahsum gibi din bilgilerine, hatta on sekiz yaşındaki gençlere kadar milyonlarca insan kamplara kapatılmıştır. Resmî kaynaklardan teyit edilen bilgiye göre, Uygurların son dönemde yetiştirdiği 350’den fazla yazar, şair ve aydın önce kampa, daha sonra da hapse atılmıştır. Bunların onlarcası kampta işkence ile şehit edilmiştir.


Kendi bağımsız millî eğitimi, televizyonu ve yayın organları olmayan bir millet için bu 350 sayı kesinlikle az sayı değildir. Bir asrın ve bir dönemin yetiştirdiği kandillerdir. Ancak şu an bunlardan kimin hayatta olduğu konusunda bile hiçbir bilgi alınamıyor. Abdulkadir Celaledin, Yalkun Rozi, Ferhat Tursun ve Adil Tuniyaz gibi ünlü ediplerimizin hiçbirinden haber yok. 


Çağdaş Uygur edebiyatı 2017 yılından itibaren ciddî bir kriz yaşamış ve bugün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu koşullar altında Doğu Türkistan’da Uygur edebiyatının geleceği çok vahim görünmektedir. Şu bir gerçek ki, gelecek nesiller Çince eğitim aldıkları ve Çin eğitiminde yetiştirildikleri için Uygurca okumakta zorlanacaklardır. Yazar bir eser yazdığında veya belirli yöntemlerle yayınladığında, onu okuyabilecek okur kalmayacaktır. Okuyucusundan ayrılan yazar ise yazar olmaktan, edebiyat da edebiyat olmaktan çıkar. Bu yüzden Uygur edebiyatı, tarihinin hiçbir dönemine benzemeyen, fevkalâde tehlikeli bir aşamadan geçmektedir.

Şimdi Doğu Türkistan’da yazar ve şair yok. Doğu Türkistan’da yetişen okuryazarların hepsinin dili Çince, yazısı Çince. Böyle bir ortamda millî edebiyat var olabilir mi? Uygur Edebiyatı, bugün tamamen faşist-katil Çin’in insafına terk edilmiş durumdadır.


Eğer Uygur edebiyatı yok edilirse, Türk edebiyatının çok önemli bir kısmı, belki en büyük çınarı yok olacaktır. Bu yalnız Uygurlar için değil, Türk dünyası için de son derece ağır bir kayıptır ki dünya edebiyatı ve insanlık için de ağır bir kayıp olacaktır.


Diasporada Uygur edebiyatı 


Durum böyleyken, diasporadaki sayıları birkaç onu geçmeyen ediplerimiz, Uygur edebiyatını koruma görevini üstenmektedir. Örneğin İstanbul’da kurulan Teklimakan Uygur Yayınevi’nin kurucusu Sayın Abdul Celil Turan Bey’in gayretleri ve destekleri ile Uygur edebiyatı yurtdışında tekrar canlanmaya çalışmaktadır. Birçok Uygurca yeni hikâye, roman, şiir ve dinî eserler yazılıp Teklimakan Uygur Yayınevi tarafından yayınlanmaktadır. Özellikle Uygur edebiyatının dünyaya açılımı belirgin şekilde görülmektedir. Çok sayıda eser Türkçe ve İngilizce olarak yayımlanmaya başlamıştır.


Uygur edebiyatı Türkiye’nin yanı sıra Batı ülkelerinde ve Orta Asya’da da yeniden canlanmaya çalışmaktadır. Meselâ Kazakistan’da devlet destekli Uygur’un Sesi gazetesi, Amerika’daki Özgür Asya Radyosu ve Türkiye’de “Türkiye’nin Sesi Radyosu Uygurca Yayını” gibi resmî kaynaklar, Uygur dili ve edebiyatının gelişimine önemli ölçüde katkı sağlamaktadır. Ancak yurt dışında sayımızın az olması, yetişen kadrolarımızın eksikliği ve üstelik gençlerimiz arasında yurt dışındaki yerliler ile evlenme oranının artması nedeniyle gelecek neslin melezleşmesi ve anadil Uygur Türkçesini koruma konusundaki sıkıntılar, “Uygur edebiyatı daha kaç sene dayanabilir?” sorusunu akıllara getirmektedir. 


Yazımı Türkçe kaleme aldığım ilk mensur şiirim olan “Kuşlarını ben, evet, ben geri getireceğim” ile bitirmek istiyorum: 


“Çınar mısın, badem mi, ya da ceviz mi?/ Ya İparhan’ın özlediği, vatan kokan iğde mi?/ Seni benliğinden koparan, şu tanınmaz hale getiren, işgalci Çin değil mi?/ Ah budansan da, kesilip solsan da, Çin işkencesinde şeklin değişse de, hâlâ yıkılmamış benliğim/ Biliyorum çünkü; binlerce yıllık köklerin çok sağlam, uzun ve derinde/ Yeniden yeşereceğin günlerin gelecek önünde/ İşte bak, toprağın altında kefensiz yatan, köklerine sarılıp güç vermekte olan/ Milyonlarca şehidin ve mücahidin var/ Onlardan sana hatıra, İslâm’la özdeşleşmiş dalındaki cübbe, tependeki kök börkü/ Bunları düşürmemek için nice başlar kesilmemiş miydi?/ Çünkü onlar kültürel sembolümüz ve varlığımızdı/ Ey benliğim, üzüntüden kahrolduğunu biliyorum/ Hani nerede sevdalı Şirinlerim/ Aşk için dağları delen Ferhatlarım/ Gölgemdeki kesintisiz meşrepler, nağmeler,  nerede şimdi?/ Yeşeren dallarım, zümrüt yapraklarım, bağlarım, bahçelerim viran şimdi/ Neden dört mevsim ayaz? baharım nerede?/ Nerede, ıtır kokulu güllerim, sümbüllerim, nerede?/ Hani seherlerde şakıyan bülbüllerim?/ Etrafımda uçuşan kuşlarım?/ Yeri göğü inleten beş vakit ezan/ Sesine hasret kaldı minarelerim/ Nerede şimdi o davudi sesli Kur’ân hafızlarım?/ Leylalarım perişan/ Mecnunlarım meçhul/ Her yer zemheri ayaz/ Nerede, niçin gelmez özlediğimiz yaz/ Gülhanlarım sönük, tıpkı dallarım gibi/ Kesildi mi visal ümidi/ Diye feryat edişini duyuyorum… 


Üzülme/ Binlerce yerden eğseler de, budasalar da  hala yıkılmadın ya/ İnanıyorum bir gün mutlaka tekrar yine yeşereceksin/ Feryadımı duymadı dostlarım, ellerimden tutmadı deme sakın/ Sana ben, evet, ben bülbüllerini ve kuşlarını geri getireceğim/ Geri getireceğim kan güllerini, sümbüllerini ve bütün baharlarını/ Dilleri lâl olmuş Leylalarını, meçhule giden Mecnunlarını uyandırıp geleceğim/ Ben sana ezanlarını, Gülhanlarını, Ferhatlarını, meşrep ve bütün gazelhanlarını geri getireceğim/ Yegâne düşüncem sensin, teşekküre, alkışa, makama hiçbir şeye ihtiyacım yok/ Köklerine verilecek bir damla su/ Dallarını süsleyecek tek bir yaprak/ Kar kışta üstünü örtecek bir avuç toprak olmaktan başka hayatta hiç bir gayem yok/ Namazlarımda, seccademi ıslatan dualarımda/ En büyük isteğim, en büyük arzum, senin cennet kokan toprağına toprak olmaktır./ Asla unuttu sanma/ Biraz daha bak uzaklara/ Az daha bekle!

Sadece ben değilim, binlerce sevdalın sana hasret/ Minnetsiz mücahitlerin, sayısız isimsiz kahramanların var/ Bekle/ Az daha bekle/ Ey ömrümü uğruna feda ettiğim benliğim/ Kuşlarını ben, evet ben geri getireceğim.”