BİR tavuğun kuluçka süresi yirmi bir gündür. Kabuğunu içten kırarak dünyaya gözlerini açan civciv, kendi çabalarıyla gelişim adımını atmış olur. Kabuğunu kırması onun için ilk büyümesi ve hareketlenmesidir. Böylece varlığını dünyaya duyurmuş olur.
Şayet, yumurtanın dışarıdan bir müdahale ile kırılması söz konusu olsaydı, civcivin her daim bakıma, ilgiye ihtiyaçlı kalmasının yanında varlığını sürdürebilmek için hep bir takviye güce gereksinim duyacaktı. Ve bu takviye veya destek olmadığında ise yaşam mücadelesinde gelişemeyecek ve öylece can vermeye mahkûm kalacaktı.
Bir çocuğun gelişim evresi ve büyüme süreci yumurta misali her daim kabuğun içeriden bir kuvvet ile çatlamasını gerektirir. Kendi çaba ve azmi ile ihtiyaç ve gelişim noktalarının hayata geçirilmesi fizikî gelişim ile beraber idrak ve düşünce ile de olgunlaşmaktadır. Kaynağı ne olursa olsun mücadele etmek, acı çekmek başarıya götüren bir süreçtir. Bu kaynaklar bazen hissiyat ile (fıtraten) bazen de öğrenme ile oluşur. Maddî ve manevî değerler ile bu süreç devam eder. Her duygunun zıttı ile kaim olduğu bu dünyada acının yanında hazzı, hızın yanında ağır adımları yanımıza alırız. Bazen çokluk bazen de yokluk sınavları ile sınanırız.
Çokluktaki varlık, insandaki basiret ve feraset gibi kavramları karşımıza çıkarır. Bu kavramların insandaki tıkanıklığı, körlüğe veya zekâsını kullanmadığından dolayı anlayışsızlığa kadar ilerleyebilir.
İnsanın görmesi kadar anlaması da bu dünyadaki önemli hususiyettir. İnsanın maksadı, ince düşünmek, duyguları sezmek, ayrıntılar ile bütüne varabilmek olmalıdır. Empati ile hem kendi varlığının bilincinde olmak hem de karşısındaki yaratılmışların varlığını kabul etmek bir nevi döngüsel bir iletişim modelidir.
Duyguların veya düşüncelerin okunması bazen göründüğü kadar kolay olmaz. Bu görmeyi gerçekleştirebilmek için rahatın yanında zoru, acının yanında hazzın keşfi bizi aydınlatacaktır. Bir sancı çekilmeden hiçbir doğumun gerçekleşmemesi gibi insanın varlığını hissetmesi ve yaşatabilmesi için acıyı idrak etmesi bir su, bir ekmek, bir ana baba gibi gerekli olabilir. Çünkü acı, sahip olunanın hasar görmesi, yitirilmesi ile oluşan çaresizce bir hissediştir. Yani yokun sancısı aslında acının yolculuğudur. Yoktan var eden Allah’tır. Öyleyse yokluk insanı hem var edendir, hem büyütendir.
Varsıllık, üretmek, kabiliyet kazanmak gibi yani düşünme ve becerileri tıkayabilir. Bu düşüncesizlik hâli de basiret ve feraset yoksunluğu neticesinde faziletli davranış biçimlerini yavanlaştırabilir. Törpülenen her duygu dengeye kavuşur, parlar, cilalanır ve orada erdemli bir nüve oluşur. İnsanoğlunun duyarlılığı, kâinattaki her yaratılmışa o kadar yakışır ki yaratılmışların en güzeli hâline gelir.
Acının insana sosyolojik, psikolojik ve felsefî açıdan dokunmuş olması hayatımızın doğal akışındaki paradigmasını gelişim, değişim ve dayanıklılık ile perçinleyerek diğer insanlardan daha farklı fırsatlara kapı araladığını söyleyebiliriz. Lev Tolstoy’un, “Acı çekmek olmasaydı, insan sınırlarını, kendini bilmezdi” sözü ile “Acı duyabiliyorsan canlısın, başkasının acısını duyabiliyorsan insansın…” sözleri dil, din, fikir ayırt etmeksizin insanî ve evrensel hissiyatı kapsamaktadır.
İnsanın kendini anlaması, duygu ve düşüncelerindeki ölçüyü, ellerine, ayaklarına ve konuştuğu şeylere yansıtması neticesinde bedenen ve ruhen incelmesini ve davranışlarında olan derinleşmeyi görebiliriz. Olgunlaşan insanın, insanî vasıflarının yaldızlanarak ışık saçtığını söyleyebiliriz. Bu ışık bizlere bazen ne kadar “Nur yüzlü bir insan” şeklinde bazen de “Ne kadar kendini iyi geliştirmiş, yetiştirmiş, erdemli bir insan” veyahut “Adam gibi adam” tanımlanır ve bu tanımı hak edenler bulundukları ortama da etki eder.
İnsanın derinleşmesi ve genişlemesini, psikolojik bir olgunluğa erişmesi şeklinde de ifade edebiliriz. Bir kalbin sistol ve diastol şeklindeki fizyolojik hâline bakalım. Kalbin daralması ve genişlemesini örnek verebiliriz. Duygularımız yaşamdaki bazı hadiselerin vuku bulması ile bizi bir yolculuğa çıkarır. Biyolojik bir yaratılışla ete kemiğe dönüşen insanın varlığını ve varlığını anlaması için “kabz ve bast/ üzüntü ve sevinç” hâlinin insandaki tecellisi, bir nevi kalp damarlarımızın genişlemesi ve daralması gibi ruh sağlığımızın nabzının hâlidir.
İlâhî bir lütuf olarak insanın kalbine gelen bu hislerin ruh ve bedenine yansıması, yaşayan kişinin nitelikli tercihleri ve hissettiklerinin şiddeti, kişinin idrak gücü ile de doğru orantılıdır. İnsanın duygularını anlaması için Allah (cc) sıfatları olan Esmaül Hüsna’daki isimlerinden de feyz alabiliriz. Bu dengenin oluşması için karanlıktan sonra aydınlığın, yokluktan sonra varlığın sırasını sabır ve sükûnetle karşılayabiliriz. Bazen bu çok kısa bir zamanda, bazen de seneleri alan bir süreç olabilir. Burada mühim olan kalbin eğilme hızıdır. El-Muhyi ismi şerifi ile El-Mumit ismi şerifleri bizi Er-Rezzak ismi şerifine götürebilir. Bazı yokluklar, bazı ölümler başka bir yerde rızık veya yaşama sebebiyet verebilir.
Yine Celal-Cemal-Kemal isimlerinin tecelliyatı ve tezahürü bütün mahlûkattaki sevk ve idarenin, gelişimin ve kemale ermenin tecellisidir. Tezahür için yer, zaman, mekân, eşya ve şahıs mevzu bahistir elbette. Allah’ın dünyayı yaratma ve yönetme kudretine insanoğlu ebetteki yetişemez ve Allah her yarattığında tek olmayı, tekliği murat ettiği için, insanoğlunun bu hayattaki gayesi de duygularında ve ölçülerinde tekliğe ve denge halinde hakiki olan kemâlât noktasına erişebilme çabası ile yaşadığında acının tesellisine erişerek olgunlaşabilir.
Tabii ki bu kolay bir yolculuk değildir ve bu anlamda kalbi acı ile büyütürken, huzur ile yeşertme gayesi kalplerimiz çoraklaşmasın diye bir nevi su taşıma eylemidir. Ya da kâmil olma yolunda, yolcu olma gayreti…
Bu bakış açısıyla dünyadayken ahirete çalışma, biz insanoğlunun, bedenini, ruhunu, yaşantısını, yaşadıklarını yorumlayışını düzene koyarken, uhrevî hayatına da yatırıma dönüşen bir seyir olacaktır. Bu reçete ile şifalanmak dünyalık dediğimiz pek çok etkileşim insanı en çok etkileyen, varoluşa dair meseleleri gölgesi altına alan yaşamı anlamlı kılacaktır. Acıdan kaçınmak, sürekli mutluluk arayışına sevk olmak, modern ağrı kesici bizlere empoze edilirken, geçici hazlar olgunlaşmanın önünü kesen bir bariyere dönüşmektedir
İnternet çağının hızı, sosyal medyanın baskısı, ahlâkî yozlaşma veya gelenek ve göreneklerin zamanın şartı ve durumuna göre değişmesi, modern çözümlerle dönüşmesi, bilinen şeylerin hâli ruhaniyetlerinin yeniden yeni bir düzene geçmesi, bizleri kalbi kuraklığa sevk eden etkenlerdir.
Duygularımızın tek amacı hayatta kalmamızdır. Bu ağrı kesiciler veya uyuşturucu hâllerin içinde kabz (üzüntü duyma) hâli algılarımızın hakikat merkezli olmasını, kabullerimizin sağlamasını yapmamızı sağlayabilir. İnsan böylece kabullerini kontrol etmeyi, fark etmeyi ve bu düzeni yönetebilme becerisini kazacaktır. Yönetebilmek için fark etmesi ve yorumlayabilme kabiliyeti vazgeçilmez şarttır çünkü.
İnsanların tüm bu varoluşa dair anlam arayışları ve yönetebilme becerileri acıdan kaçınmalarına veya saklanma derecelerine göre değişir. Sorumluluktan kaçınmak, görev ve idamelerden dertlenmek veya şikâyet etmek kişinin kendi gözüne ve kalbine çektiği perdeleri temsil edebilir.
Empati ile bir insanın diğer yaratılmışlara olan bağlılığının tadı ve olgunluğu kâinatı rahatlatmaktadır. Yaşanılan zorluklardaki acı, değişim ve gelişim sürecindeki sanki bir su testisinden azar azar akan sulamaya benzer ki ruh daima beslenir, yeşerir… Böylece ruhânî bir rol alış başlar. İnsanın çiçeklenerek hayatının bahar mevsimine kavuşması, sevgi dolu, paylaşımcı, anlayışlı ve verici oluşu ile çevresindeki tüm mahlûkata yaşam ve yaşamdaki durumların değerle yorumlanarak anlamlı hâlde ilişkisini sürdürebilmesini sağlar.
Aklın incelmesi ruhun güçlenmesine sebeptir. Problemler karşısında sabır ve sebatın nasıl konumlandırılacağı ve komuta edileceği, insanın edindiği pratiklere bağlıdır. Acı ve kederin şiddeti kadar, etkinliği ve niteliği de önemlidir. Zihnen gezen insanın bedeninin ağırlaşması ya da hareketsizliği ile, bedenin çok gezmesi ile zihnin tembelleştirilmesi gibi dengesizlikler de insanın kendini yönetme çabasına muhtaçlığıdır.
Yumurtanın dışarıdan değil içeriden çatlamasının önemine, acı çekmenin değerine ve acının insanı nasıl geliştirdiğine değindik. Acının olmadığı yerde hazzın, hazzın olduğu yerde nefsin ve bu nefsin azgınlaştıkça dizginlenemez bir sürüklenişe dönüşeceği, hayvanî boyuta ulaşabileceği sinyalini vermiş olduk…



