Unutma!

Yapılması gerekene en kestirme yoldan temas ettiğimde, muhatabımın fikrinde bir mecburiyet ya da en hafif dille bir iyilik hareketi canlanacak. Bu her ne kadar doğru da olsa, eksik bir tanımlama. Çünkü bütün mazlumları akılda tutmak ve onların hakkını dünyaya haykırmak, bir vecibe olmaktan öte, insanın kendini iyileştirmesi, tedavi etmesi ve sıhhatli bir ömür sürebilmesi için de son derece elzemdir.

VEFA kalp damarlarını açar. Bu pek tabiî vücuda kan taşıma görevini icra eden kanallar olmak zorunda değil; öyle de olabilir fakat bunu iddia etmek ya da kesin bir yargı getirmek çok da ikna edici bir davranış biçimi olmayacaktır.

Meselâ hatırlamak, hafızayı güçlendirir. Tuhaf mı geldi bu cümle? “Zaten hafızası güçlü olan hatırlar” ya da “Hafıza hatırlamayı mümkün kılar” gibi çıkış cümlelerini duyar gibi oluyorum. Ama o iş pek de öyle değil. Zihinde garip bir tat bırakan bu aykırı cümlemin altını çizerek tekrar ediyorum: Hatırlamak hafızayı güçlü kılar.

Rabbini hatırlarsan aklını korursun çünkü. Sonra Rabbinin unutmamanı emrettiklerini hatırında tutarsan aklî melekelerin zindeleşir. Zalimin zulmünü hatırlar ve mazlumun hakkını aklına mıh gibi kazırsan, aklın seni hiçbir zaman yarı yolda bırakmaz.

Bu arada, kurduğum tek aykırı cümle bu da değil fark ederseniz. Dedim ki, “zihinde garip bir tat bırakan”. Evet, çünkü sözler ve anlamlar zihinde tatlar bırakır. Acı ya da tatlı…

Vefa, her şeyden evvel Yaradan’a, sonra da yaratılmış varlığına ve yine halk edilmiş âlemin bütün zerrelerinedir. Karınca yuvası için yolunu değiştirmek de vefadandır, mazlumun hâlini dünyaya haykırmak da. Ve vefalı insanın manevî damarları öyle bir açılır ki ruhu çepeçevre saran ve anlağı dirayetli kılan akış için hiçbir mania bulunmaz. Böylece kâinata bakışı da, olayları okuyuşu da sektesiz devam eder.

Öyleyse ne lâtiftir ki unutmamak, vefa göstermek, cümledeki nesneden ziyade özneye fayda sağlayacak. Gaye her ne kadar nesnenin kurtuluşu olsa da buna güç yetiremeyen aciz varlığın kendini tedavisi de ancak bu yolla mümkün. İma ediyorum ki, bir yerlerde acı çeken, meşakkat içinde bulunan, zulüm gören birileri varsa, onların derdini unutmamak sağlıklı kalabilmenin yegâne yolu. Çünkü Yaradan’a kulluğun gereği bu. Allah’ın mümin kullarını unutmamak, O’nun varlığını her an akılda ve kalpte taşımak ve O’nu unutarak yaşamak, insanın kendine zulmedişiyse, insanların acılarını unutmak da yine insanın kendine kastı olmuyor mu?

Filistin’i gündemden düşürmeye hakkımız yok! Ama bir yandan da sağlıklı bir varlık için buna son derece muhtacız. Vefa ile ruhun damarlarındaki tıkanıklıkları gidermeye, hatırlayarak ve akılda tutarak aklımızı muhafaza etmeye mecburuz.

Filistinli kardeşlerimizin sancısını dünyaya duyururken nasıl bir akıbet zincirinin halkası olabiliriz bilinmez ama şayet bunu yapmazsak Yaradan’a hürmeti ve kulluğu geri plânda bırakmış olmakla kendimizi de yok saymış olacağız. Yaşadıkça, ömrün parçalarını maziye emanet ettikçe anlaşılıyor ki iki ayna arasında duruyoruz. Ve bütün bekleyişler ve harekete geçişler boyunca aksimizde meydana gelenin iç içe tekrar edişinin şahidiyiz. “Her ne yaparsa insan, kendine yapar” düsturu da bu iki ayna arasında kalışın tefsiri. Bütün hareketlerimiz defalarca tekrar eden yansımalara uğruyor ve yine sonunda bizi derdest ediyor. İşte bu yüzden mazlumu hatırlamak kendi aklımızı güçlü kılıyor, mazlumun uğradığı zulmü haykırmaksa ruhumuzu tıkanmalardan koruyor.

Hiçbir şey yapmadan öylece beklemekle, derdi kalbe yük etmek arasında da uçurumlarca fark var. Biz, mümin kardeşimizin derdini dertlenmekle mesulüz. Bu dert edişimizin fiilen bir harekete önayak olamayışı ya da bizim bunu tespit edemiyor oluşumuz da aldatmamalı. Biz kulluğun gereği olan kıpırdanışa gayret ettiğimizde, Cenab-ı Hakk’ın nasıl bir hikmetle ne müjdeli sonuçlar yaratacağını hesap edemeyiz. Ki buna ihtiyaç da yok. Dertli zamanların kurtarıcısı tevekkülse, gayretlerin nereye varacağının merakı da tevekküle bağlanmak durumunda. Susmakla dilimizi acıtır, unutmakla aklımızı uykuya yatırır, vefasızlık ile maneviyatımızı yerle bir ederiz.

Ben de gerekeni olduğu gibi dile getirebilirim aslında: “Filistin’i unutma, Arakan’ı aklından çıkarma, Doğu Türkistan’ı zihninde ayrıştırma, Afrika’yı, Yemen’i kulak arkası etme!”

Bunu tam olarak bu şekliyle söylediğimde, yapılması gerekene en kestirme yoldan temas ettiğimde, muhatabımın fikrinde bir mecburiyet ya da en hafif dille bir iyilik hareketi canlanacak. Bu her ne kadar doğru da olsa, eksik bir tanımlama. Çünkü bütün mazlumları akılda tutmak ve onların hakkını dünyaya haykırmak, bir vecibe olmaktan öte, insanın kendini iyileştirmesi, tedavi etmesi ve sıhhatli bir ömür sürebilmesi için de son derece elzemdir.

Filistin’i hem Filistin için unutma hem de aklını, kalbini, ruhunu muhafaza edebilmek adına unutma! Unutmak bazen ölmekten daha büyük bir yok oluştur. Zira ölmek, bedenin candan ayrı düşmesidir de; Allah’a kulluğun olmazsa olmazı olan bütün hatırlayışlar akıldan diskalifiye edildiğinde bu, safi bedenî bir varlık olarak yaşayıp anlamı ve şerefi öldürmektir.

Tam da ses çıkarmaktan ve ümit etmekten yorgun düşmüş bir dünyaya evrilirken daha fazla hatırlamak ve hatırlatmak boynumuzun borcudur.