İNSAN, “Bildim” diye emin olduklarından uğradı en çok yanıldığı duraklara. Bilmedikleri, muhafazalı kalelerinde sahneye çıkacakları anı beklerken, sükût içinde izledi gözleriyle insanı.
Belki güldü hâline bıyık altı, belki de bir iç geçirdi avareliğine. Serkeş rüzgârlar gibi ne yana eseceğini bilmeden sadece yoldaki tozları ayaklandıran, bir iki kuru yaprağı savuran, köşelere ilişmiş çer çöpü sürükleyen hâline aldandığında seher yeli olmaktan azat edip kendini, başıboş esintilerle dolaştı insan.
İnsan iki başlı, iki merkezli halk edildi. Hür iradesi, birbiriyle sarmal bu ikiliğin içinden tercih yaptırıp makam belirlemesinden onun mahiyet ve kâinata sunacağı katkının seyrini tayin etti. Mahlûk olmaktan kâmil olmaya ulaşma amacını unutunca bu işleyişe bağlı tüm dengeler de yerinden oynadı. Nefsine itaat edip emirlerine müptelâ oldukça devran döndü. Günün bereketi azaldı, mevsimler geçti, yağmur zamanını aksattı ve güneş adeta ısıtmaktan vazgeçip için için yanmaya başladı.
Fakat insanda tüm düşüp kalkmalara, ayağının biteviye tökezlemesine rağmen “ümit” diye ışıyan, büyüyen, şıvgın süren bir inanma ihtiyacı fıtratına kodlanmıştı. O, insanın yaşam döngüsünde en büyük dayanağıydı. Bu ümidin yeşillenmesinin tek membaı ise neşet ettiği makamın mukaddes varlığıydı. Bağlanacağı merkezi hakikate konumlandırınca, ümit, sırlı kapıların anahtarı, zifirî karanlıkların dolunayı, bir tarafı uçurum olan yollar rayihalı gül bahçelerine açıldı. Hüzünlerin mutluluğu, kederlerin sevinci ve kasvetlere pare pare ışık huzmeleri saçıldı.
Adımını ümidin izini sürerek atınca, hikâye tadında sahneler düşer hayatın bazı dakikalarına. İzler bırakır bazen dimağında ve gönülden yapılmış bir dua kondurur o hikâye senin yüreğindeki ihtiyacın en nadide köşesine. Ve insan, yanıldığı yerden hem sevince gark olur, hem de “ümit”in ipine sıkı sıkı tutunur…
***
9’uncu kattan hayatlar
Sonbahara günler var. Fakat üç aylık mevsim döngüsünün son bulmasıyla güneşin tavrını değiştirmeyeceği çok net. En az bir aylık zaman lâzım yazın boğucu ve buhranlı günlerini atlatmamız için. Tedirgin adımlarla asansörden inip hastanenin 9’uncu katının sensörlü kapısına yanaşıyorum. İçeri adım atmak kalbimin vuruş sayısını hızlandırırken, kendimi tutsak edilmek üzere bir kampa kapatılmaya getirilmiş gibi hissediyorum o an. “Zor” kelimesinin ne çok karşılığı varmış meğer? Veya “zor” diye ne kadar basit şeylere talim etmişiz? Ah insan! Yanılgının tek tarifi…
Benim için ayarlanan odaya yöneliyorum. Korkak gözlerle odaya çevirdiğimde bakışlarım, kum beji boyalı duvarları, kâğıt gibi kabarmış görüntüleriyle içime oturan hüzün ve kasvetin üzerine hücum ediyor adeta. Deniz manzaralı odada en etkili görsel, minimum altı saat odanın içinde hastalara eşlik eden kızıl güneşin insanı bayıltma noktasına getirecek etkili sıcaklığı. Küçük çekmecelerin üzerlerinde masa boyu vantilatörler elektrik enerjisinden aldıkları kuvvetle var güçleriyle dönseler de beyhude bir çırpınış gibi kalıyordu bu sıcağın kucağında bayılan odada.
Dokuzuncu katta göğsüme oturan demirden külçeler akşamın gelmesiyle bende de yerini etrafımı analiz etmeye, adaptasyona, karşılaştırmalara, duaya ve şükre doğru ilerleyen bir hâl yolculuğuna bıraktı. Devamı, ufak selâmlaşmalarla tanışmalara ve kısa bilgilere doğru ilerliyordu: “Ben kimim, sen kimsin? Nereden geldik buraya? Nereliyiz?” En son, “Geçmiş olsun! Hangi şikâyetle tedavi görüyorsunuz?” kısmına ise temkinli bir şekilde gelinmişti.
Odada ilk merhabalaştığım Aysel abla oldu. Yorgun ve dingin bir yüz ifadesine sahipti kendisi. Adeta insana dair tüm duyguları sonuna kadar yaşamış, her birinin mahiyetini ayrı ayrı tecrübe etmiş ve neticede kendisini tümünden azade ederek tek bir amaca kilitlenmiş bir anne... Ona ne fedakâr, ne yorgun, ne de çilekeş diyebiliyorum. Çünkü hiçbir vasfı kuşanmış veya kabul etmiş gibi durmuyor. Otuz dokuz yaşındaki kızı Elif’in on iki yıllık hastalığının bakımına vakfetmiş kendisini. Sessiz, hissettirmeden ve bunu göstermeye çalışmadan…
Bazen, olur ya, kelimeleri çok iyi bilir, cümle içinde yerli yerince kullanır ve hakkını verirsiniz, fakat bir gün o kelimenin canlı olduğuna, bir hâl üzere yaşamın içinde kendini şekliyle, tadıyla, kıvamıyla aşikâr ettiğine, bir sırra tanık olur gibi şahitlik edersiniz. Edersiniz de, tüm o teorik ve pratik kullanımların sadece mekanik birer tanım olarak kendini isimlendirdiğinin farkına varmış olursunuz. Artık tıpkı tevekkül ve teslimiyetin derin idrakine ulaşan ve bu istikametten hayatı yöneten Aysel ablada gördüğüm, yaşayan, canlı ve aktif kelimeler gibi... Bahsettiğim üzere, ne bir fedakârlık emaresi, ne bir çileli hâl kuşanması, (hele) ne yorgunluk ifadesinin onun emeğinde hiçbiri yer tutmuyor. O bir kabul edişin en oturtulmuş şeklini bedeni, lisanı ve en mühimi kalbiyle faaliyete döküyordu. Dilinin tesbihi olan “Allah var, O bize yeter. Bunlar da gelir geçer” cümlesinin üzerine oturtulmuş bir kabulün icra ediliş hâliydi onunki...
***
Gecenin ilerleyen saatine, koridordan odaya doğru yaklaşan sedye tekerleğine ürkekçe atılan adım sesleri eşlik ediyordu. Uyuyan hastaların rahatsız olmaması için gösterilen bir hassasiyetti bu. Sağlık görevlisi sedyeyi içeri getirdiğinde gözleri ışıl ışıl, yüzünde hayat enerjisinin kanlı canlı etrafa yansıdığı, yetmiş yaşına yakın bu yeni sakin, etrafı dikkatlice seyrediyordu. Yanında otuzlu yaşlarındaki genç hanım ise tüm yüreğiyle ona sevgi ve şefkat gösteren refakatçisiydi.
Önce gözlerimizle merhabalaştık genç hanımla. Sedyeden yatağına aktarılan hasta teyzeyle göz göze geldiğim andaki seslenişi, “Yavrum! Allah senin muradını versin” cümlesi oldu. Dua önce gözlerimi hedef aldı, sonra kelimeleri duydum. Ruhuma damla damla aktığını hissettim. Kaç kişi ilk tanışmasını bir duayla yapar? “Allah’ım, bu nasıl kısmetli, hayırlı bir karşılaşma!” diye düşündüm. “Âmin” derken, o mührün mürekkebi olduğuma ve kabul edilmiş bir duanın Hakk’ın kapısından içeri süzüldüğüne tüm varlığımla inandım, hissettim. Bu, ilk göz temasından okunan ihtiyacın kalbe sirayet edip niyazla karşılanmasıydı bana göre. Hiçbir buluşmanın tesadüfî olmaması gibi…
Refakatçi hanımın şefkatle hastasının bakımını yapması, ona lâtif ve sevgi dolu cümlelerle gerekenleri anlatması, odanın havasına tarif edemeyeceğim bir aktiflik katıyor, ortamın gerçeğini perdeliyordu adeta. “Kız evlat” dedim içimden, “Annenin en sadık dostu”. Daima ona, “Annem, eve çıkınca sana hangi çorbadan yapayım önce? Söyle bakalım, daha ne çekiyor canın?” soruları, hasta teyzeye hem yapması gereken konuşma pratiklerini yaptırıyor, hem de önemsendiği hissini veriyordu. Kışlık hazırlıklarını tamamlayamamış. Yarım cümlelerinde bunları çok dert ettiği anlaşılıyor. Teselli, teminat, yüreğini rahatlatma cümleleri geldikçe genç hanımdan, yataktaki teyzenin yüzü gülüyor, gözleri giderek parlıyordu.
Melek teyze ve gelini Emine, hastane odasına evlerimize emanet bıraktığımız günlük uğraşlarımızdan birer demet meşgale getirmiş, beni ve Aysel ablayı da ruh hâlimizden uzaklara taşımıştı. Evet, yanındaki, Melek teyzenin gelini. Artık ailelerin “çekirdek” diye tanım bulduğu ve anne/baba-çocuk ilişiklerinin dahi minimalize olup bireysel yaşamların desteklendiği bir zamanda hastane odasında geniş bir ailenin geri kalan tüm fertleriyle tanışıp aynı ilgi ve ihtimamı onların da Melek teyzeye gösterdiklerini görmek, zamanın dışında kalmış ve unuttuğumuz bir lezzeti tattırdı bana.
Mekân insana, insansa mekâna temas ediyor dikkatli gözlemleyince. 9’uncu kattaki beş günlük misafirlikte, “Bitti” dediğimiz değerlerin hâlâ canlı damarlarının olduğuna inandım. Bu büyük bir ümit! Hastane odalarına sirayet eden tevekkül ve teslimiyetin vakaları değerlendirme cihetimize ne denli etkili olduğunu tecrübe etmek ise, çıkarılacak en büyük deneyimdi hayat adına.



