Ulu ilmi ve fenni ile Bursa Ulu Cami

Yazımda zikrettiğim hüznün nedeni, yaklaşık olarak altı yüz yirmi yıl öncesinde sahibi olduğumuz ilmin şu an elimizde olmayışı ve Bursa’yı en az üç kez ziyaret edişime rağmen bu hikmetleri daha öncesinde öğrenmemiş olmam. Kendime ettiğim ayıbım, duâmdır ki, öğrendiklerimi öğretmek ve elde ettiğim ilmi yaymakla gizlenir.

BURSA, heybetli gövdeleri ve yemyeşil yapraklı çınarlarıyla, yüzlerce yıllık camileri ve güvercinleriyle dolu avlularıyla küçüklüğümden bu yana içimde huzurun, ecdâda sevginin, mânevî saâdetin rûhunu hissettirir yüreğime.

Bursa’yı dört beş kez ziyarette bulunduysam da beni en çok etkileyen seyahatim, geçtiğimiz sene yapmış bulunduğumdur. Bu ziyareti üzerimde böylesi etkili kılan unsurlardan bir tanesi, seyahatimin Eylül ayında, gök kubbenin ve yeryüzünün Rabbin rahmetinin ve kudretinin bir tecellîsi olan yağmurlarla aydınlatılmış olmasında, bir diğeri ise bilmediğim hakikatleri ilk kez öğreniyor oluşumun üzerimde bırakmış olduğu heyecan ve hüzünde gizliydi.

Hayretten tüylerimi diken diken eden, “Biz nasıl oldu da bu hâle vardık?” diye düşüne düşüne gözlerimden yaşların süzülmesine sebebiyet veren bu bilgileri ve sıcak anımı da nihâyetinde sizlerle paylaşmaya karar kıldım. Tur rehberimizin anlattıkları ve ardından yapmış olduğum araştırmalar dâhilinde bu yazımda sizlere Bursa Ulu Cami’nin gizemlerini anlatmayı diliyorum.

Bursa Ulu Cami’nin yapılışına dair ilk temeller, dönemin padişahı Yıldırım Bayezid Han’ın Niğbolu Kalesi’ni fethe giderken “Allah diler de zafer bizim olursa, döndüğümde yirmi adet cami yaptıracağım” diye niyetlenişiyle atılıyor. Harp kazanılıyor ve memlekete dönüldüğünde, Yıldırım Bayezid Han düşünceler içerisinde dâmâdı Emir Sultan ile istişârede bulunuyor. Emir Sultan ise Padişah’a, vakit namazları için yeterince caminin bulunduğunu fakat Cuma namazları için yeterli yerin olmadığından bahsediyor ve yirmi cami yaptırmak yerine yirmi kubbeli bir cami inşâ etme fikrini sunuyor. Bu fikir Padişah Bayezid’e oldukça mantıklı geliyor ve caminin nereye yapılması hususu konu olduğu vakit, Emir Sultan rüyasında, dedesi Hazreti Muhammed’i (sav) gördüğünü ve caminin Bursa’da, şu an bulunmuş olduğu yere kurulmasını işaret ettiğini anlatıyor.

Bunun üzerine Mimar Hacı İvaz Paşa ve Mimar Ali Neccar önderliğinde inşaata başlanıyor. İnşaat nihâyete erdiğinde, cami, Osmanlı’da yapılan ilk büyük cami unvanını sahipleniyor.

Caminin içerisinde, tam orta yerde büyük bir şadırvan yer alıyor. Bu şadırvanın ise bir hikâyesi var: Hazreti Muhammed’in (sav) göstermiş olduğu yerde gayr-i Müslim ve yaşlı bir kadına ait ufak bir dönüm arazi yer alıyor. Dönemin görevlileri bu kadınla konuşup etseler de o araziyi satın almayı başaramıyorlar ve anlatılanlara göre inşaata başlansa da o arsaya dokunmuyorlar. Yaşlı kadının vefâtı ardındansa oraya büyükçe bir çeşme yapılıyor. Çeşmenin üstünde yer alan tavanı ise, cam ve havanın çıkışının sağlanabileceği geçitlerle kaplıyorlar. Bu şadırvanın tavanında yer alan cam kesit içerinin aydınlatılmasını, geçitler ise yapının içerisinde yer edinen havanın çıkışını ve temizlenişini sağlıyor.

Ardından duvarlar hatlarla süsleniyor, içeriyi aydınlatacak mumlar uzunca zincirlerle tavandan zemine sarkıtılıyor ve örümcek oluşumunu engellemek için bu mumları birbirine kenetleyen avizelere deve kuşu yumurtaları yerleştiriliyor.

Bursa Ulu Cami’de kırk bir ayrı hattat tarafından yapılmış yüz doksan iki adet hat eseri bulunuyor. Şadırvanın etrafında bulunan kolonlar üzerinde Âyetu’l-Kursî’den âyetler bulunuyor ve tam bir tur attığınızda bir adet Âyetu’l-Kursî tamamlanmış oluyor. Bu âyetlerin yanı sıra kolonlar üzerinde Fâtiha ve İhlâs gibi sûreler ile Hazreti Muhammed’in (sav) “Zafere erenler, sabredenlerdir” hadîs-i şerîfi yazılı bulunuyor.

Cami içerisinde bir de padişahların ve idarecilerin namaz kıldıkları “Hünkâr Mahfili” bulunuyor. Mahfilin hemen üzerinde, adaletiyle bilinen Hazreti Ömer’in adı yer alıyor. Ve olur da bu isim o yöneticinin adaletli olmasını sağlayamamış (!) ise, idarecinin başını kaldırıp da etrafına bir bakınması, bu lâfızları pekiştirmeye kâfi görünüyor.

Hünkâr mahfilinin hemen sol ve sağ yanlarında, orada namaz kılanların namazlarını bitirirken selâmlama esnasında görebilecekleri açılarda Nîsa Sûresi’nden 58 ve Kalem Sûresi’nden 4’üncü âyet asılı bulunuyor. Bu levhaların tamamen altın olarak İkinci Mahmud tarafından yapıldığı biliniyor. Ayrıca bu iki âyette de hükümdarın adaletli olması gerektiği vurgulanıyor. Bu gibi âyet ve hadîslerin yazımı ile birlikte işlemelerde “vav” harfinin fazlaca oluşu merak uyandırıyor.

Bir işlemede de birbirleri içine geçmiş hâlde yedi tane vav harfinin bulunduğunu görüyoruz. Bu harflerin içerisinde ise “Vavlardan sakınınız, temkinli olunuz” anlamına gelen bir hadîs okunuyor. Bilirkişiler burada anlatılmak istenenin, bu harf ile başlayan kimi işlerde temkinli olunmasının hayırdan yana olacağını söylüyorlar. Bahsinde bulunan durumlar ve işler arasında şu gibi kelimeler sayılıyor: Vali, veli, vekil, vezir, vâris…

Yan duvarlardan bir tanesinde, kılıç şeklinde hat ile yazılmış uzunca bir metin görülüyor. Bu levhada ise Hazreti İbrâhim, Cebrail ve Mikail (as) arasında yaşanan bir kıssa anlatılıyor: Hazreti İbrâhim’in çokça zenginlerden olduğu ve Hakk’ın kendisine “Halilim” yani “Dostum” diye hitap ettiği biliniyor. Bir gün melekler bunun nedenini merak ederek sebebini Allah’a soruyorlar. Bunun üzerine Allah, bu iki meleğin insan kılığına bürünerek Hazreti İbrâhim’in yanına gitmelerini istiyor. Hazreti İbrâhim, bu tanımadığı yüzleri bir anda karşısında bulunca korkuyor ve “Rabbe sığınırım” diyerek duâda bulunuyor. Melekler de İbrâhim’e (as) gelen bu korkuyu görünce korkmaması için ona Allah’ın selâmı adına “Selâmunaleykum” diyorlar. Bu deyişi daha önce hiç duymamış olan Hazreti İbrâhim, hayretler içerisinde bu iki meleğe, “Malımın hepsini sizlere vereyim, yeter ki bana bunu öğretin” diyor ve tüm servetini, Rabbinin selâmını öğrenmek adına fedâ ediyor.

İşte bu hâdise ile Peygamber İbrâhim, Allah’ın “Dostum” dediği dostlardan olmuştur.

Bu hat eserleri kadar emek ve ilim taşıyan bir başka sanat eseri ise, ceviz ağacından yapılmış olan cami minberi. 1400 yılında hâfız bir mimar tarafından işlenen minber, kündekârî sanatı yani yapımında tutkal ve çivi kullanılmadan, geometrik şekillerin birbirine geçirilmesiyle oluşturulmuş.

Minberin bir diğer özelliği ise, yan yüzeyinde güneş sistemini bulunduruyor olması. Batı’da Dünya’nın yuvarlak oluşu üzerine görüşler çok daha sonraki yıllarda konuşulmaya başlanırken, bizim sanatkârımız, sanatına Dünya’nın yuvarlak oluşunu yansıtıyor. Ayrıca bununla kalmıyor, henüz keşfedilmemiş, adı konulmamış gezegenlerin de varlıklarından haberdar olup, minberin yan yüzüne o gezegenleri de işliyor!

Ölçümlere göre, işlenen gezegenler gerçek büyüklüklerinin ve birbirleri arasında bulunan mesafelerin bilimsel gerçeklere uygun oranlarda küçültülmüş tasvirleriyle işlenmişler. Bu da tarihte bilim ve ilmimizin ne denli gelişmiş olduğunun yadsınamaz bir gerçeği olarak gözlerimiz önüne seriliyor. Usta marangozun Dünya’yı yuvarlak hâlde şekillendirmesi husûsunu, Kur’ân-ı Kerîm’den (özellikle Zümer, 5) ilham aldığı düşünülüyor. (Bu konu ile ilgili bir de Nâziât Sûresi 30’uncu âyet vardır ki, âyetin sonunda geçen “dâha” kelimesi, “deve kuşu yumurtası şeklinde yuvarlak” anlamlarına gelmektedir.)

Başlangıçta zikrettiğim hüznün nedeni ise, yaklaşık olarak altı yüz yirmi yıl öncesinde sahibi olduğumuz ilmin şu an elimizde olmayışı ve Bursa’yı en az üç kez ziyaret edişime rağmen bu hikmetleri daha öncesinde öğrenmemiş olmam. Kendime ettiğim ayıbım, duâmdır ki, öğrendiklerimi öğretmek ve elde ettiğim ilmi yaymakla gizlenir.