Üç nokta notlar

Binanın ön tarafında mermer bir şadırvan, karşısında ise altı odalı küçük bir külliye... Etrafını servi ağaçlarının doladığı bahçenin duvar diplerini ise kırmızı ve pembe renkli gül fidanları çevreliyordu. Daniel buranın bir tekke olduğunu anladığında, babasıyla bir bağlantı kurmakta iyice zorlandı…

“AKIL, esir düştüğü zindanın kapılarını aralayıp firar ederken ellerimden tuttu. 2020...”

Elindeki kitabın sayfasının kenarına düşülmüş bu nota odaklanmışken zilin sesiyle düşünceleri dağıldı. Gelen postayı alıp masanın üzerine fırlattı, kahve makinesinin sinyaliyle günün en keyifli dakikalarını yaşamaya başladı.

Çıkmak için en fazla yarım saati vardı. İstanbul’un trafiği malûm. Her zamanki gibi özenle seçtiği kıyafetlerinin kumaş ve renk uyumlarını tekrar gözden geçirdi, hazırlanıp evden ayrıldı.

Daniel bugün annesine uğramayı düşünüyordu. Öğlenden sonra Bostancı’dan vapura binerek çocukluk ve gençliğinin geçtiği Heybeliada’ya geldi. Ne çok seviyordu burayı. Hele çocukluğundaki hâli bambaşkaydı. Cumbalı ahşap konaklar, ortancaların, menekşelerin göz süzdüğü balkonlar, leylak ve ıhlamur kokularının denizin esintisiyle engâh engâh gezindiği sokaklar... Akşam üzeri faytonları çeken yorgun atların mesire alanlarına doğru ilerleyen ritmik nal sesleri... Her birinin anısı onun zihninde taptaze yerini koruyordu.

İskelenin yanındaki küçük çay ocağına, babasının en yakın dostu, sohbet arkadaşı İsmet Usta’nın yanına uğradı önce. Babası her gün dükkânı kapatınca mutlaka ona uğrar, biraz hasbihâl eder, sonra eve geçerdi. Bir keresinde İsmet Usta için “Eski kulağı kesiklerdendir” dediğini duymuştu. Sonraları öğrendi gençliğinde “nerde akşam orda sabah” yaşayıp zevk ve sefaya bir hayli düşkün olduğunu. Ne olmuşsa, bir gün tüm bu hovardalıklarına tövbe etmiş ve başını seccadeden kaldırmaz olmuş.

Kısa bir sohbetten sonra dik yokuşu tırmandı ve kapının tokmağını üç kere tıklattı. Kendine ait tüm izleri taşıyan bu ev, babasının gidişinden sonra boynu bükük kalmış gibiydi. Annesinin varlığı evin fersizleşen ruhunu ayakta tutuyor olsa da her gördüğünde bir ihtiyarın titreyen elleri, bükülen belini hissettiriyordu ona. Zemindeki tahtaların gıcırtısı önceden onu sinir ederken şimdi içinin burkulmasına sebep oluyordu meselâ.

Annesi biricik oğlunu görünce biraz sitem, pek çok da hasret cümleleri kurdu. Adadan ayrılmayı bir saniye bile düşünmediğinden, oğlunun yanına yerleşmeyi kesin bir dille reddetmişti. Daniel, babasının ölümünden sonra annesini ziyaret etme hususuna ziyadesiyle hassasiyet gösteriyordu. Bir yıl geçmişti babası Martin’in ölümünün üzerinden. Martin, etrafında sevilen ve hürmet edilen, az konuşup çok dinleyen, okumaya oldukça meraklı biriydi. Küçük bir sarraf dükkânı vardı. İçine de mini bir kütüphane yapmıştı. Daniel kitaplarla olan kuvvetli bağını babasının aracılığıyla kurmuş, ondan devraldığı en büyük miras olarak kabul etmişti.

Çocukluğunda mesleği öğrenmek için babasının yanına gider fakat işten çok kitaplarla zaman geçirir, babası da buna pek itiraz etmezdi. Kalın ve konuları yaşına göre ağır olan kitapların arasında bulduğu Rus, Fransız ve Türk klasiklerinden romanları merakla okurdu. Araba Sevdası’ndaki aşk dolu bir hayâli arayışı, Madam Bovari’deki savruluşu ve Tolstoy’un Karanina’sının hazin sonu… Her biri onun düş ve düşünce dünyasını şekillendirmiş, ruhunun derinliklerinde rotasını belirlemişti. Son yıllarda dikkatini çeken durumu çok defa sormayı düşünmüş, sonradan vazgeçmişti. Ne vakit onu sahaf dükkânında kitap okurken görse, babası hemen kitabı kapatıp çelik kasaya kaldırıyordu.

Annesi mutfakta uğraşırken babasının kitaplığından evine götüreceği kitapları özenle karton kutuya yerleştiriyordu. Eline aldığı kitabın arasından ucu görünen kâğıdı çekti ve 1972 yılının tarihinin altına yazılı olduğu kısa notu okudu: “Oğlum bugün dünyaya gözlerini açtı. Daniel...”

Aynı sayfanın kenarında, “Bugün dört yaşıma girdim” yazılı notu gördü. Ama algılayamadı. Tekrar okudu: “Bugün dört yaşıma girdim.”

Bu da ne demekti?

Yetmiş iki yaşındaki babası… Nasıl?

Sabah karıştırdığı kitabın kenarında da esrarengiz bir şeyler yazılıydı. Bu bir ironi miydi yoksa? Babası Martin, gerek cümlelerini, gerekse kararlarını daima düşünerek, ciddiyet çerçevesinde ifade eden ve uygulayan biriydi. Şaka yaptığına hiç rastlamamıştı. Mutlaka ama mutlaka bir anlamı olmalıydı bu notların. Annesinin seslenmesiyle yoğun düşünceleri dağılsa da etkisi hâlâ üzerindeydi.

Evine götüreceği kitapları arabasına yerleştirip annesiyle vedalaştı. Gece yarısına yakındı evine vardığında. Yerleştirme işini sabaha bıraktı. Günün ilk ışıklarıyla uyanıp kahvesini aldı ve babasının kitaplarını kutudan çıkardı. Her birinin sayfalarını hızlıca çevirdi; bir şeyler bulmak istiyordu. Okuduğu iki ayrı nota anlam katacak, onları izah edecek bir şeyler... Kitapları biraz inceledikten sonra saatin ilerlediğini fark etti ve hazırlanmaya gitti.

Çocukluğunu, gençliğini, öğrencilik yıllarını İstanbul’da geçirmiş, kariyerini de yine bu şehirde tamamlamıştı. Özel bir üniversitede profesör unvanıyla sosyoloji dersleri veriyor, aynı zamanda da bir kitap hazırlığı yapıyordu. Bir yıl önce babasını kaybetmiş olmanın kederini henüz üzerinden atamamış, ona ait olan her şeyi özenle muhafaza etmenin gayretine düşmüştü. Başta kitapları olmak üzere kişisel eşyalarını da evinde muhafaza ediyordu.

O gün okul çıkışı, hiçbir yere uğramadan eve geldi. Daha ellerini yıkamamıştı ki kapının çalmasıyla yönünü değiştirdi. Babasının kuru temizlemeye verdiği paltosu, şapkası ve atkısını getirmişlerdi. Görevli özür dileyerek küçük, cep boy bir defter uzattı Daniel’e. “Paltonun cebindeydi efendim” dedi. Kırmızı deri kapaklı, çizgili, en fazla yirmi yapraklı bu defteri hatırlıyor gibiydi. Teşekkür ederek kapıyı kapattı ve defterin sayfalarını çevirmeye başladı. Birkaç telefon numarası, bir iki adres ve haftanın iki gününün karşısına saat bilgilerinin yazıldığı en az altı aylık bir çetelenin olduğu sayfanın arkasında ise “Yeni adres” başlığıyla yazılmış bir adres gördü. Fatih’te bir yerdi burası. Diğer yaprakları hızlı hızlı çevirdi ve isimsiz bir telefon numarası buldu. Hiçbir adres ve numara tanıdık gelmemişti. “Fatih” dedi içinden ve cevabını yarın aramak üzere konuyu olduğu yerde bıraktı.

Daniel’in sabah ilk işi, Fatih’teki adresleri aramak oldu. Kahvaltıdan sonra defterdeki adresi bulmak için aracına bindi. Buralara çok hâkim olmasa da genel olarak bildiği yerlerdi. Elindeki ilk adrese geldiğinde, kepenkleri çekili köhne bir dükkân ve etrafında virane bir iki ev buldu. Çevreyi gözleriyle kolaçan etti fakat burası pek yaşam belirtisi göstermeyen bir yere benziyordu. Çok üzerinde durmadı ve aklını kurcalayan isimsiz adresi aramaya koyuldu. Yine yokuş ve dar sokaklar ona eşlik ediyordu. Güzergâhta ufak birkaç cami, bitişik nizam evler ve bakkal dükkânı vardı. “Babamın buralarda ne işi olabilir?” diye düşünürken, navigatör, yokuşun sonuna gelince “Hedefiniz sağda” bilgisini verdi.

Etrafı beyaza boyanmış ferforje ile çevrili eski taş bir binanın yanında durdurdu aracı. Burası olamazdı. Bu taş bina, geniş bir bahçenin ortasına oturtulmuştu. Sağ tarafında mezar taşlarından anlaşıldığı üzere din âlimlerinin yattığı ufak bir mezarlık vardı. Binanın ön tarafında mermer bir şadırvan, karşısında ise altı odalı küçük bir külliye... Etrafını servi ağaçlarının doladığı bahçenin duvar diplerini ise kırmızı ve pembe renkli gül fidanları çevreliyordu. Daniel buranın bir tekke olduğunu anladığında, babasıyla bir bağlantı kurmakta iyice zorlandı.

Elindeki defteri tekrar kontrol etti. Adres doğruydu. Demir kapıyı açtı, korkak adımlarla sessizce ilerledi. Doğduğundan beri Müslümanlarla bir arada yaşıyordu. Birçok ibadethaneyi ziyaret de etmişti. Fakat bu onlar gibi değildi. Bir iz sürüyordu ve sorular sorup cevaplar isteyecekti. Tekkenin çift kanatlı, oymalı, iri ahşap kapısını ittirerek içeri girdi. Küçük camlardan sızan ışık huzmeleri karşıladı Daniel’i. Yüreğindeki gizemin girdiği mekânla daha da kavileştiğini hissediyordu. Zemine serili halıları görünce ayakkabılarını çıkardı.

Karşıdan hızlı adımlarla kendisine yaklaşan genci görünce duraksadı birden. “Buyur efendi!” dedi genç adam. Daniel ne diyeceğini bilemedi önce. “Şey” dedi, “Ben babamın...”.

Tam cümlesine devam edecekken, giriş kapısının cıyırdayan menteşe sesi duyuldu. Refleksle kafasını arkaya çevirince İsmet Usta’yla göz göze geldiler. İkisi de şaşkın, ikisi de kilitlenmiş vaziyette bakıştılar bir müddet. İsmet Usta durumu fark etmiş hâlde sorulacak sorulara ne cevap vereceği kısmını hızla geçiriyordu aklından. “Hayırdır Daniel?” diyerek bu şaşkın hâli kırdı önce. “Senin burada ne işin var?” sorusuna karşılık Daniel, babasının kırmızı deri kapaklı defterinden ve içindeki bu adresten bahsetti.

Bahçedeki şadırvanın yanında İsmet Usta’yı dinlerken bir yapbozun parçalarını oturtuyordu sanki yerine. Yaklaşık iki senedir Pazar günleri evdeki gergin havayı, babasının sır gibi okuduğu kitabı biri gelince çelik kasaya kaldırmasını ve bazı günler eve geç geldiğinde annesinin vehimlerinin kıskançlıkla eşleştirilmesini... Aklı bir boşluğun içinde gibiydi. Ve ne köşesi, ne kapısı, ne de bir penceresi vardı bu boşluğun. Siyah değildi ama beyaz da değildi. Boşluk işte. Anlamsız, işlevsiz, tatsız ve duygusuz.

Bir giz düştü berrak hatıraların üstüne aniden. Aydınlık ve net olan mazinin yüzünü sis kapattı. Kurallıydı hâlbuki arkasında bıraktığı zaman. Şimdi devrikleşen dakikalardan başlayıp saatleri geri sarmalı, üç beş satır italik yazının sırlarını söylenmemiş cümlelere bir şekilde yedirmeliydi. Babası, varlığına başka bir mânâ bulmuş ve tüm zamanları silerek yeni bir tarih atmıştı…