Üç cübbe, üç mesele ve “Komprador Burjuvazi”

Alın size modern Türkiye… Her türlü özgürlük, elinizdeki cep telefonundan eriştiğiniz sosyal medya ağlarında. Yasak yok, önyargı yok, adabsızlık diz boyu, karışan yok! Şirazesi dağılmış özgürlük algısı ile çıplaklığın had safhada olduğu, bilenin, bilmeyenin konuşma özgürlüğüne alan bulduğu bu dönemde, tüm gelişmelere, tüm imkânlara erişilebiliyor olmasına rağmen neden feryat figan edenlerin sayısı günbegün çoğalıyor sorusuna cevap arıyoruz şimdi.

BİLİNİR Kİ, dünya genelinde üç meslek grubu cübbe giyer: Din adamları, hukukçular ve üniversite öğretim üyeleri… Meslekî kariyere işaret eden bu cübbelerin cebi ve düğmesi yoktur. Ülkemizde, anasınıfı mezuniyet nümayişlerine kadar indirgenmiş, lise ve üniversite mezuniyetlerinde popülist bir dekor ve/veya aksesuar hâline getirilmiş “cübbe kuşanmak”, aslında “bir sorumluluk, bir tarafsızlık” kisvesidir! Pek dillendirilmese de bu iki detay kıymetli bir maksada işaret eder.  


Bu üç meslek dalının sadece cübbeleri değil, manevî ve millî değer prensipleri de ortaktır. Bu meslekleri tercih edenler, bireysel bir kariyerden fazlası ile mükellef olduklarını bilirler. Kamu vicdanını temsil etme yetkisine haiz olmanın sorumluluğunu, yaşadıkları ülke halkarına “bağımsız, tarafsız ve eşit” hizmetleri ile ifa ederler. Bu nedenledir ki, ne özel ne tüzel kurum ve kişiler önünde düğme iliklemeleri gerekmediğinden cübbeleri düğmesizdir! Yine verecekleri hizmetin hakkedişi, bağlı oldukları devlet kurumlarınca kendilerine tahsis edildiğinden ve bunun dışında bir kazanç talepleri olmayacağından cübbeleri cepsizdir!


Düğmesiz ve cepsiz cübbe sahipleri bu iki “yok”un paha biçilmez onurunu şerefle taşırlar, taşıyamayanlar ise kamu nezdinde zıddı ile adlandırılacağı gibi kendi kendilerinin meslekî idamına kalem kırmaları gerekir. Aslı, Ağır Ceza Mahkemeleri’nce görevden tart edilirler/edilmelidirler. Çünkü bu meslekleri tercih edenler, kişisel bir mesuliyetten fazlasını yüklendiklerini aklen ve kalben bilir; sahibi(!) oldukları vatanın, kimliğini taşıdıkları devletin, ait oldukları milletin, yaşadığı coğrafyanın semalarında dalgalanan bayrağın onurunu temsil ederler. Aksi durum ispatlandığında, her üç meslek kişisinin giydiği cübbenin cebi ve iliklediği düğmelerin hesabı gereği toplum vicdanının teminatına ihanet etmiş, kendi mesleğinin onuruna ve şerefine zeval getirmiş olur. 


Diyesim, her üç mesleğe mensup kişiler, kamu vicdanının teminatı hükmündeki yetkilerini ve sorumluluklarını; Devlet iradesine zeval getirilmemesi, vatan bütünlüğünün parçalanmalardan korunması, milletin birlikteliğinin bölünmemesi, mensubu oldukları ülkenin hürriyetini, bağımsızlığını temsil eden bayrağının göklerden indirilmemesi hususlarını esas alarak görevlerini icra ederler. Siyasî, ticarî, halkı kaosa ve çatışmaya sürükleyecek manipülatif girişimler, taşıdıkları cübbenin temsili ile ters orantılıdır. 


Bununla birlikte, “cübbe kuşanmış” bu üç meslek ehlinden din adamları halkın psikolojik sendromlara sebebiyet vermeden manevî huzurundan, hukukçular (Yargıç, hâkim, savcı, avukat) “suç ve ceza kanunilik ilkesince vicdanî teminat ile milletin asayişinden, öğretim görevlileri, Devlet’e rağmen, millete rağmen Devlet iradesiyle, milletin öz değerleriyle çatışmaya sebep teşkil etmeden gelecek neslin millî şuurundan mesuldür ve millîlik esastır! 


Elbette her meslek ehli meslekî itibarını korumalıdır ve her vatan evladı(!) hiçbir mesleğin ve meslek sahibinin itibarını zedelememelidir. Ancak böylesi yüksek sorumluluğa haiz ve böylesi onurlu bu üç meslek ehlinin itibarı sadece kendilerinden müstakil olmayıp hizmet alan halkın içinden, hangi konuma, hangi sair mâkâma, hangi yetki ve etki alanına sahip olursa olsun, cepsiz ve düğmesiz cübbe sahiplerinin konumlarını, mâkâmlarını, unvanlarını ve yetkilerini itibarsızlaştırma, halk nezdinde şaibeye, hürmetsizliğe, çatışmaya mahal tanıma hakkına sahip değildir! 


Üç cübbenin şerefli temsilinden kısaca söz ettik. Şimdi ise, kamu vicdanının onurunu, şerefini, tarafsızca sembolize eden bu cübbelerin nasıl itibarsızlaştırılmaya çalışıldığına, nasıl tarafgir bir mâkâm meselesi hâline getirildiğine şahidi olduğumuzu üç mesele üzerinden hatırlayalım. Ülkemizde bağımsız, tarafsız ve halka eşit hizmet sunma onuruna haiz üç mesleğin kimi kişilerinin, kimler tarafından maşa gibi kullanıldıklarını ve kimlerin hangi nehirden kimlere su taşıdıklarını ve muratlarının ne olduğunu birer örnekle hatırlayalım. 


Birinci mesele ve ilk cübbe


Önce 15 Temmuz 2016 işgal girişimi olarak başlayıp 47 yıllık (FETÖ kuruluş: 1969 İzmir Kestanepazarı Kur’ân Kursu -gayriresmî-, 2016 Türk halkının PDY-Paralel Devlet Yapılanmasını lav edişi!) ihanet planlarının hepi topu yarım gece sürerek Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Türk halkının gösterdiği irade ile destana dönüşerek Türkiye’nin yakın tarihinde kayda hain olarak geçenler, din adamlarının giydiği cübbeyi münafıkça kirletme girişiminde bulunmuşlardır. 


O münafıklar ki, İslâm dininin dokunulmaz, bozulmaz, kutsal prensiplerini dindarmış gibi kuşanıp yüzlerindeki din maskesiyle saf akıllara sızarak, güya cepsiz cübbeleriyle himmet adı altında haraç keserek, tehdit ve şantaj ile mâkâm ve mevkilere yerleşerek, önlerinde düğme ilikleterek sadece işgal girişiminde hezimete uğramamış, aynı zamanda din adamlarının giydiği cübbeyi itibarsızlaştırma girişimleri işlevsiz bir çabadan ibaret kalmıştır.


Terörist başının Müslüman maskesi altında yalandan “Allah” deyu deyu göz yaşı döküp örgüt mensuplarına tiyatro sahnelerken, merkez yerleşkeleri Pensilvanya olduğunu, değirmenin suyunu (o gün 47 yıllık, bugün 55 yıllık maliyetin kaynağı) zamane Haçlılarının (Hıristiyanı, Siyonisti, Evangelisti) temin ettiğini bu işgal girişiminde parmağı olan “tiyatro” diye nitelendiren yerli muhalefet ve ithal din simsarları da, vatan sevdasıyla dehşete düşüp 252 şehit veren Türk Halkı da biliyor artık.  


Hem de başımıza çorap örüp, aile müessesemizi, kadınımızı maskülen, erkekleri feminen hizaya getirmeyi planlayan, hatta dinsiz ve cinsiyetsiz bir toplum planlarını uygulamayı, gençlerimizin anlam dünyasını tarumar etmeyi hedefledikleri sosyal medya aracılığı ile tüm dünya haberdar oldu. Kendi silahlarıyla vurulmak, onlar için pek de yenir yutulur bir hezimet değildi doğrusu. 


Hasılı, çöpe giden onca yıllık plan ve maliyet bilançosuyla sadece bir işgal girişiminde bulunulmadı, aynı zamanda din adamlarının kuşandıkları cübbe itibarsızlaştırılmak istendi. 


O gece, hain işgal girişiminin millî irade ile çok kısa bir sürede millî bir zafere, ibretlik bir destana dönüşmesinin ardından cübbeli bir şarlatanın örgütlediği hainler bir bir hesaba çekildi. Sene-i devriyesinde, bu zaferi Devlet iradesi, iktidarda olmanın muktedir olma yetkisini tüm dünyaya gösteren Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Türk halkı ile birlikte yek vücut olmanın ve tüm ezberleri bozma kabiliyetini şu ifadelerle özetlemişti: 


“Pensilvanya’daki FETÖ, Türkiye’deki temsilcilerini idare edemiyordu. Şimdi diyorum ki, kimse Pensilvanya’daki bu FETÖ’nün bütün kirli çamaşırlarını ortaya çıkarmaktan çekinmesin. Ne biliyorsa söylesin. Adını anmaktan çekinmesin. Çünkü biz Müslümanlar olarak iki kişi konuşuyorsak üçüncüye hainlerin kim olduğunu anlatmalıyız, öğretmeliyiz ki herkes bilsin.”


Evet herkes bilsin ki, Devlet onurunu, vatan şuurunu, millet haysiyetini dünyalık üç kuruşa takas eden kimi cübbeli hainlerin sahtekârlıklarına bu millet bir daha yenilmesin! 


Herkes bilsin ki, meslekî onurunu yitirmek, içinde yaşadığı vatana, arasına kaynaştığı millete ihanettir; öyleyse bir daha böylesi cüret etmelerine fırsat verilmesin!


Bilsin ki, kutsal emanetçisi oldukları dini, zamane Haçlılarından; içinde yaşadıkları vatanı parçalama, milleti birbirine düşürüp çatıştırma karşılığı aldıkları harçlıkları cübbelerinin ceplerine doldurmanın pahalıya mâl olacağı anlaşılsın!


Bilinsin ki, ülke dinamiğimiz olan onurlu mesleklerin onuru çalınmasın, gelecek zamanları aydınlatacak güneşimiz din simsarlarınca zapt edilmesin!


Bir daha saf kalpler din düşmanlarının elinde evirilip çevrilmesin, kamu vicdanının mukaddesatı zedelenmesin ve o onursal ulvi din adamı mesleği böylesi itibarsızlaştırılmasın!


Dinsizliğe mahâl tanınmasın!




Hafızalarımızda tazelediğimiz üç olay ve benzeri “Komprador Burjuvazi” işbirlikteliği bulunan sair meslekten kimi kişiler ile üç cübbeli meslek arasında ince bir çizgi, yok ile çok kadar iki uçta bir ayrıntı bulunuyor: Cübbeler düğmesiz ama “Komprador Burjuvazi”nin giydiği takım elbiseleri düğmeli, önünde düğme ilikledikleri sömürgecilerin taşeronu olarak iş tutan kimileri sırayla deşifre ediliyor.


İkinci mesele, ikinci cübbe 


Malûmunuz, Sayın Melih Bulu 2 Ocak 2021 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararıyla Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü’ne getirilmişti. Bu görev tevdiinin ardından tüm haber servis edilen kanallarda Sayın Bulu’nun atamasını protesto eden manzaralara şaşkınlıkla şahit olmuştuk. 


Bu protesto gösterileri; hem bir Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk ve tek seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın yetkisine başkaldırı, hem demokrasi tanımını kendileştirme -yani kendisi gibi düşünmeyen kitlelerin haklarını gasp etme özgürlüğünü kendisine tayin edince demokrasi, farklı düşünenlerin tercihlerini reddedecek seviyede demokrasi karşıtı olma hakkını- imtiyazdan saymanın tutarsızlığını ve tarafgirliğini meşrulaştırma fantezisi ve hem de cübbenin onurlu temsiline aykırı millî olmayan kaynaklar önünde düğme ilikleme ispatı olarak günlerce kamuoyu meşgul edildi. 


O günlerde, sıklıkla büyük puntolu gazete manşetlerinde, televizyon ekranlarında haber bültenleri, oturum programlarımda en flaş haber buydu. Kamu hafızasında silinmez izler bırakan olup bitenler, tutarsızlıklar silsilesiyle resmedilen bir haksızlığı, bir yetkisizliği ve yetersizliği protesto etme hakkı değil, akademik camianın gayri millî planların kasıtlı lansmanı yapıldığının ispatı oluyordu. Hani cübbe tarafsızlığın sembolüydü? Hani düğmesizdi ve hiçbir cenaha yönelmemeyi, hiçbir kimse ve kurum ve ideoloji önünde düğme iliklememenin işaretiydi? 


O günkü protesto görselleri hâlâ internet alanında belgelenmiş hâlde duruyor. Ne tür manzaralara şahit olmuştuk, kısaca burada güncelleyelim… 


Boğaziçi Üniversitesi öğretim görevlileri Rektör olarak atanan Sayın Melih Bulu, muhtemeldir ki milleti ile meselesi olan cenahlar için bir tehditti. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın yetkisi dairesinde göreve Boğaziçi Üniversitesi Rektörü olarak atatan Sayın Bulu neden protesto edilmişti? Atayan Türk milletinin seçilmiş Cumhur Reisi, atanan Türk halkının içinden müktesebatı uygun bir akademisyenken ne olmuştu da Boğaziçili öğretim görevlileri hoşnut kalmamıştı? Sırtlarında tarafsızlık sembolü cübbeleri, ellerinde “KA-BUL ET-Mİ-YO-RUZ!” yazılarıyla protesto etmişlerdi. Tarafsızlıklarını, meslekî onurlarını ne ile takas etmişlerdi? Kabulsüzlük gerekçeleri neydi? Yoksa cübbelerinde bir iç cep vardı da, gelecek nesli yetiştiren bu kutlu meslek kişilerine tatminkâr harçlıklar mı verilmişti? Kim için, ne adına bu protestoya kalkışmışlardı? Tarafsız ve bağımsızlık yetkilerini kötüye kullanmalarını hangi patronlar salık vermişti? 


Öte yandan, geleceğimizi teslim edeceğimiz binlerce öğrenci kim ve hangi irade, neye istinaden “Kayyum rektör istemiyoruz!”, “Akademi biat etmez!” dövizleri taşıyarak protestolarını günlerce sürdürmüşlerdi? Bu aklı, bu itiraz emrini kim vermişti? Kime hizmet ettiriliyordu onca gençlik? Vatanın dört bir yanından gelmiş evlatlar kimin kuklası, kimin emir eri olarak görevlendirilmişlerdi? Mezun olduklarında “tarafsızlığın” ve “bağımsızlığın” temsili cübbelerini kep fırlatıp sadece fotoğraf çektirmek için mi giyecekler bu gençler?


Cumhuriyetin kurucusu K. Atatürk’ün ismini dövme olarak vücutlarına nakşetmekle Atatürkçü olunmayacağını, eğer Atatürkçü ise Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Devlet Başkanı’nın kendilerine, “Türk gençliğine armağan ettiğim kutsal hitabe” diyerek ithaf ettiği “Gençliğe Hitabesi”nin “Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyet’ini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir” diye başladığını ve hitabenin sonunda “Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen, Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!” diye onurlandırılan gençlik, kimin parmağında oynatılıyor?


Oysa akademilerde, ülkemizin dört bir yanından bir araya eğitim için gelen vatan evlatlarımızın millî şuur ve öz kimliğimize sahip ve hakîm biçimde yetiştirilmeleri gerekmez mi? 


Akademisyenlerin, vatanperver bir şuur ile taptaze zihne ve safiyane kalbe sahip gençlerimizi geleceğin inşâcısı olarak görmeleri, vatan bütünlüğünün neferi, millet birlikteliğinin temsilcisi, maddî ve manevî değerlerimizin bekçisi olarak yetiştirmeleri daha anlaşılabilir ve daha kabulü mümkün bir meslek anlayışı değil midir?


Hani, şair Necip Fazıl Kısakürk’in tahayyülünü kurduğu gelecek zamanların gençliğinden beklentilerini sunduğu hitabede tanımladığı “gençlik”ten bu vatan, bu millet zarar görebilir mi? 

 

“Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik…


‘Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!’ şuurunda bir gençlik…

Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk iki buçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hâkimiyetle süsleyici; üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici; son bir asrını Allah’ın, Kur’ân’ında “belhüm adal” dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı; en son yarım asrını da işgâl ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, Türk’ü madde plânında kurtardıktan sonra ruh plânında helâk edici tam dört devre bulunduğunu gören…


Bu devreleri, yükseltici aşk, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi… Beşinci devrenin kapısı önünde dimdik bekleyen bir gençlik…


Gökleri çökertecek ve yeni kurbağa diliyle bütün ‘dikey’leri ‘yatay’ hâle getirecek bir nida kopararak ‘Mukaddes emaneti ne yaptınız?’ diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik…”


Bir şairin ruhundan feryat olup dökülen bu hitabedeki şuura haiz olmuş gençlik bir değil, binler güneş doğurup sadece vatanında değil, tüm ülke halklarının ufuklarında aydınlığı doğurmaz mı? 


Doğurabilir elbet! Ancak, cübbesinin düğmesizliğinden, cepsizliğinden ilham alıp “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!” hitabının muhatabı olurlarsa, “Daha adil bir dünya mümkün” ideasına adanırlarsa, tüm itibarsızlaştırma girişimlerini imha edip, bakışlarını özlerine döndürürlerse, güneşi önce kalplerinde kimliğinden utanmadan doğururlarsa, uzak coğrafyaların ufkuna da aydınlığı taşıyan, insanlığa insanca, din, dil, ırk ayrımı yapmaksızın tarafsızca bir aydınlık taşıyıcısı olabilirler elbet! 




Cep yetmez… Kasaları, yakılmış ormanlık alanlarda inşâ ettikleri dağ evleri, sahillerde kaçak villaları, belki de Avrupa bankalarında yüklü hesapları, hasılı say say bitirilmeyecek mal varlıklarıyla üstenci ve güya duyarlı üslûpları ile kamufle etmeye çalıştıkları vatan haini olma görevlerini sevine sevine yerine getiriyorlar. Tabii, emek vererek para kazanmak, ihanet bedeli almaktan daha zahmetli. Kim bilir, ben bilmem meselâ ama MASAK bilir, yakındır, vergi bilançoları sosyal medyadan bize erişir.


Üçüncü mesele, üçüncü cübbe


Bu meselemizin üzeri henüz toz tutmadı. Birkaç haftalık mazisi olan had sınırını aşarak hadsizliği meslekî kariyerden sayan TUSİAD meselesi hepinizin malûmu. 


TÜSİAD Başkanı Orhan Turan ve TÜSİAD YİK Başkanı Ömer Aras’ın genel kurul konuşmalarında yer alan Devlet iradesini, kamu vicdanını, demokratik hakları hiçe sayan, yargıyı töhmet altında bırakan ifadeleri nedeni ile haklarında soruşturma başlatıldı. 


Her iki ismin konuşmasının bütününe bakıldığında aslında bu ülkede olup bitenlerden ya haberleri yok yahut bilakis başka bir iradenin komutuna uygun ve o kuklacılara şirin görünme istekleri apaçık belli oluyor. Bu şirinlik ki, öyle masum ve vasatın altında bir hedefe ok atmak değil, bilakis kışkırtıcı, yargının tarafsızlığını yani ki cepsiz, düğmesiz cübbe sahibi yargı kurumlarını dinamitlemeyi, hukuk kişilerini çarmıha germeyi, dolayısıyla bağımsız ve tarafsız denetim kurumlarını itibarsızlaştırmak istediklerini alenileştiriyor.  Hem ki, hiç üzerlerine vazife değilken… 


Aras’ın konuşmasından örnekler aldığımızda “Bu adam nerede yaşıyor, hangi kimliği taşıyor, hangi değerler bütününü gözetiyor ve neyi hedefliyor?” sorularını sormamak imkânsız. Aras, o malûm zehir zemberek hadsizlik barındıran konuşmasında ilkin, otel, maden, deprem ölümlerinden sistemi mesul tutuyor, sonra ise bir çözüm önerisi ile şu cümleyi kuruyor “Maliyeti güvenliğin önüne koyan iş sahipleri, hak etmediği koltuğa oturan özel sektör iş insanları(!) ve kamu yöneticileridir. Onların yarattığı ve uyguladığı sistemdir…/ Sorumlular görevden ayrılmalı, hesap vermeli ve yerlerine yetkin kişiler gelmelidir.”


Ünlem ile işaretlediğimiz “iş insanları” kendi zihniyetinin tarifini yaparken, görevden alınmaları tavsiyesini Devlet’in yabana atmayarak icrasıyla haklarında soruşturma açılması, elleri ceplerinde girdikleri mahkemeden, polis nezaretinde çıkmaları bir tutarlılık arz ediyor. 


Biz şimdi sormayalım mı? Söz konusu otel hangi kamu yetkilileri hangi partinin adamından ruhsatlandırılmış? Depremde yıkılan binalar hangi partiden yetkililerce verilen iskânlarla deniz kumundan inşâ edilerek halka tabut olarak satılmış? Sakın, aidiyet kesbettikleri dış mihraklı küresel kuklacıların diliyle dillenen CHP’li kamu yetkilileri olmasın!?


Devam ediyor Aras: “… Son haftalarda politik hayatta da olağanüstü olaylar yaşıyoruz. Seçilmiş belediye başkanları görevden alınıyor, yerlerine kayyum atanıyor. Bir siyasî parti lideri hakkında önce soruşturma başlatılıyor sonra farklı bir nedenle tutuklanıyor. Birçok sanatçının menajerliğini yapan bir iş kadını hakkında önce soruşturma başlatılıyor sonra farklı bir nedenle tutuklanıyor. Bir büyükşehir belediye başkanı hakkında, yaptığı konuşmalar nedeniyle basın toplantısından dakikalar sonra soruşturmalar açılıyor. Bilir kişi görüşmesini yayınlayan gazeteciler göz altına alınıyor, genel yayın yönetmeni tutuklanıyor.”


Ona ne? Yargıyı kendi tarafgirliğinden neşet eden ve itibarsızlaştırma çabasını kamufle etmek için ekliyor: “Bu olaylarda suç vardır yoktur diyemeyiz.” Madem bu yetkiye haiz olmadığını konumun, durumun, birikimin ve mesleğin gereği var-yoktur deme hakkın yok, neden gündemine taşıyıp Devlet iradesine ve yargının bağımsızlığına meydan okuyor? Sonra, “Ancak çok kısa sürede arka arkaya gelen bu olayların toplumda endişe yarattığını ve güveni sarstığını söyleyebiliriz” diyerek, kendi eylediği güvensizliği zerk etme çabasının izahını yapıyor. 


Konuşma uzun, neresinden baksak elimizde kalacak sözün uçtuğu, yazının kaldığı bir metin olarak zamana kaydedilmiş gafletten mülhem bir oyun bozuculuk… 


Her bir eleştirisini kendi izahı ile yalanlayan Aras’ın bu nifak barındıran, denetim mekanizmalarına güveni sarsan, halkı galeyana getirmeye çalışan bu konuşması bana bir mantık kuralını hatırlatıyor: Değilin değili, değildir!


O zaman bu adamlar kimdir? 


Bu soruma en iyi cevabı, bir dönem benim de yazdığım Diriliş Postası gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni olan (şimdi değil) Erem Şentürk veriyor. Biraz uzun bir cevap ama çok eğlenceli… Özet olarak aldığım kısım ise aşağıdaki gibi:


“TÜSİAD Erdoğan’dan niye nefret ediyor? Diyorlar ki, Erdoğan 3 uçakla gezdi. Bütün TÜSİAD’cı tetikçiler, kanal kanal dolaşıyorlar, ‘Malezya, Endonezya ve Pakistan’a 3 uçakla gitti’ diyorlar. 


Evet, bir uçakta Devlet vardı, bir uçakta iş adamları vardı, bir uçak da kargo uçağıydı. Kargo uçağının içinde ne vardı? Numune olarak götürülen yüksek teknoloji katmadeğerli ürünler vardı. 


Erdoğan 3 uçakla gitti, ne yaptı? 48 anlaşmayla, milyarlarca dolar parayla döndü. TÜSİAD ben sana vereyim 13 uçak, git bakayım 1 milyar dolarla dönebilecek misin? Erdoğan 3 uçakla gitti, Türkiye’nin uluslararası gücünün ne olduğunu bütün dünyaya ilan etti, geldi. 

Türkiye'nin hayatının en büyük prestijli tanıtımlarından birini yaptı geldi. 


Sen uçakları orada satar, Atatürk heykeli açtım diye gelirsin buraya. Aymaz… Siz Türkiye’nin 500 milyar dolarını kaybetmiş adamlarsınız.


Siz uçaklarınızla Davos’a gidersiniz, orada tanrılarınıza biat edersiniz. İnekler de gaz çıkartıyor, atmosfer de bölüyor, deyip inek düşmanı olup geri gelirsiniz. TÜSİAD’cılara yargı önünde sorulacak başka hesaplar da var. Siz niye bir tane bile arge yapmadınız ya bu ülkede? Tetikçilerinize, diyorlar ki işte gençlerimiz Hollandalı mikro işlemci fabrikasında çalışıyor. Genç mühendislerimiz oraya gidip kara propaganda yapıyorlar. İthalattan başka ne yaptınız ya? Ve dönüp dönüp bu ülkenin çocuklarına, yeni model telefonu ucuza alamıyorum diye ağlatıyorsun. 


Başka yaptığınız ne numara var bu ülkede gençler için? Hangi biriniz arge yaptınız? Bir tane enstitü kurdunuz mu? Hangi biriniz bir şeyin icadına katıldınız, yerli malı bir üretim işine girdiniz, bir şeye katkıda bulundunuz. Deprem oldu, neredeydiniz? Sel oldu, neredeydiniz? Eğitim faaliyetin meselesi oldu, neredeydiniz? Salgın oldu, neredeydiniz?” 


Hem cevaplara hem cevap alınması şahane bu sorulara kamuoyu cevap bekliyor. Verirler mi bilinmez ama buraya not edelim. Cevabını verebilecekleri cümleleri kurma farkındalıkları satın alınmış olduğundan biz Sayın Erem Şentürk’ün sorularına “Yoktular, olmayacaklar, çünkü başka bir iradenin taşeronu olarak çalışıyorlar!” diye cevaplayalım…


Ve Komprador Burjuvazi


Gençlik yıllarımızda -ki benim jenerasyonum iyi okur, iyi mütalaa ve münazaralarda bulunur- güçlü bir fikir teatisi ile bilginin ne’liğini inanç perspektifinden değerlendirerek karşılaştırmalı doğru-yanlış kanaatine varırdık. 


O günlerin Türkiye’sinde başkaca bir ahval vardı. Bilgiye ulaşmak bu denli kolay olmadığı gibi çöplük düzeyinde önermelerden muaf, bilgi paylaşımı, bilirkişilerin tedrisatından geçerek, idealist basın organları, şuurlu yayınevleri aracılığı ile en önemlisi de şuurlu ebeveynlerimizin kontrolünden geçerek bize ulaşırdı. 


Alın size modern Türkiye… Her türlü özgürlük, elinizdeki cep telefonundan eriştiğiniz sosyal medya ağlarında. Yasak yok, önyargı yok, adabsızlık diz boyu, karışan yok! Şirazesi dağılmış özgürlük algısı ile çıplaklığın had safhada olduğu, bilenin, bilmeyenin konuşma özgürlüğüne alan bulduğu bu dönemde, tüm gelişmelere, tüm imkânlara erişilebiliyor olmasına rağmen neden feryat figan edenlerin sayısı günbegün çoğalıyor sorusuna cevap arıyoruz şimdi. 


Neredeyse yarım asra yakın bir süre önce bilgi dağarcığımızda yerini almış “Komprador Burjuvazi” kavramını o günlerde bir yere oturtmak, ispatlı argümanlar üretmek, bizim için hayli zordu. Ancak şimdi çocuk oyuncağı… 


Yukarıda, “üç cübbe, üç mesele” şeklinde yüzeysel geçişlerle fakat gerçeğine uygun kayda geçtiğim üç olay ile (her kanalda, her alanda örgütlenilmiş onlarca girişimden sadece üçü), Cumhurbaşkanımızın, “Milletin kaynaklarını kerameti kendinden menkul komprador burjuvazinin zenginleşmesi için değil, tüm kesimleriyle milletin huzuru, refahı, kalkınması için kullandık” ifadelerine örnek teşkil etmesi için güncellemiş olduk. 


Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın TÜSİAD çıkışması ardından harekete geçen yargı ve denetim kurumları tarafından göz altı geçekleştikten sonra yeniden gündemimize gelen bu kavram, artık isnattan çıkıp ispata dönüşmüş durumda. 


Önce, Marksist literatürde tanımlanan “komprador burjuvazi”nin basit tanımına bakalım: 


“Komprador burjuvazisi terimi, gelişmekte olan ülkelerde yerli kapitalist sınıfın, yabancı sermaye ve çıkarlarıyla işbirliği yaparak, kendi çıkarlarını ön planda tutan bir sınıfı tanımlar.


Komprador, ‘yerli’ anlamında kullanılmakla birlikte, aslında ‘yabancı sermayenin ve emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden’ anlamına gelir. Bu sınıf, genellikle yerli halkın ya da işçi sınıfının çıkarları yerine, dış güçlerle işbirliği yaparak kendi ekonomik çıkarlarını maksimize etmeye çalışır.


Özetle, ‘komprador’ burjuvazisi yerli kapitalist sınıfın, yabancı kapitalizmle sıkı bir işbirliği içinde olan, halkın yararına olmayan bir sınıfı ifade eder. Bu sınıf, daha çok ‘satılmış’ veya ‘emperyalizmin ajanı’ gibi olumsuz çağrışımlar taşır.” (Bu tanım, bilakis Cumhuriyet gazetesinden alınmıştır.)


Hafızalarımızda tazelediğimiz üç olay ve benzeri “Komprador Burjuvazi” işbirlikteliği bulunan sair meslekten kimi kişiler ile üç cübbeli meslek arasında ince bir çizgi, yok ile çok kadar iki uçta bir ayrıntı bulunuyor: Cübbeler düğmesiz ama “Komprador Burjuvazi”nin giydiği takım elbiseleri düğmeli, önünde düğme ilikledikleri sömürgecilerin taşeronu olarak iş tutan kimileri sırayla deşifre ediliyor. 


Cübbeler cepsiz ama siyasî sömürü yapan kompradorların emperyal güçlerin planlarında bir figür olarak yer almanın bedeli harçlıklarını koyacakları cepleri çok! 


Cep yetmez… Kasaları, yakılmış ormanlık alanlarda inşâ ettikleri dağ evleri, sahillerde kaçak villaları, belki de Avrupa bankalarında yüklü hesapları, hasılı say say bitirilmeyecek mal varlıklarıyla üstenci ve güya duyarlı üslûpları ile kamufle etmeye çalıştıkları vatan haini olma görevlerini sevine sevine yerine getiriyorlar. Tabii, emek vererek para kazanmak, ihanet bedeli almaktan daha zahmetli. Kim bilir, ben bilmem meselâ ama MASAK bilir, yakındır, vergi bilançoları sosyal medyadan bize erişir. 


Sözü daha fazla uzatmadan, Cumhurbaşkanımızın haddi aşana şamar ağırlığında ikaz, vatanını seven, milletini önemseyen, mesleğinin ve vatandaşlığının onurunu koruyana bir tüy hafifliğinde zıddı ile şeref sunan sözlerini hatırlayalım: 


“Eski Türkiye’nin kaotik ikliminde senelerce borunuzu öttürmüş olabilirsiniz, eski Türkiye’yi özlüyor da olabilirsiniz ama yeni Türkiye’de haddinizi bileceksiniz! İş adamı derneği iseniz, iş adamı derneği gibi davranmayı öğreneceksiniz! Milleti kışkırtmayacak, Devlet’in kurumlarını provoke etmeyecek, yargıyı baskı altına almaya kalkışmayacaksınız!”


“Çöken, ‘sistem’ değil; devletin zayıf, milletin fakir olduğu, kendilerinin altın devirlerini yaşadığı dönemlere ilişkin hayalleridir. Morali bozuk olan ülke değil; imtiyazla büyüdükleri devirlerin ardından devlet hazinesini istedikleri gibi paylaşamadıkları için iç sıkıntı yaşayan TÜSİAD demirbaşlarıdır…” 


“TÜSİAD zihniyeti siyasetin zayıf ve Devlet’in onların tasallutu olduğu dönemlerin sembolüdür. Bu yapı, kamunun kesesinden ve milletin sırtından elde edilen haksız kazançların yerli, millî üretim yerine distribütörlük yoluyla elde edilen imtiyazların gölgesinde büyümüş ve büyütülmüş iş adamlarıyla maruftur.”


Cumhurbaşkanımızın bu ikazı, onurluya nişâne, onursuzlara ihtardır. Dahası, içimizden göründükleri hâlde, aramızda okyanus ötesi mesafeler bulunan bu “Komprador Burjuvazi” işbirlikçilerini de, görev tevdi eden emperyal patronlarını da deşifre eden şu cümleler yedi düvele ulaşmıştır: 


“Emre amâde uşak misâli sıraya dizilen muhalefet figürlerini dikkate almıyoruz. Kuklalarla bizim işimiz olmaz! Bizim muhatabımız, kuklacılardır! Hukukun kapsamı alanı dışında tutulduğunuz eski Türkiye’yi özlüyor da olabilirsiniz ama yeni Türkiye’de haddinizi bileceksiniz!”


Mesaj da, ikaz da, ihtar da muhatabına erişmiştir… Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az!