21. YÜZYILIN ortasına doğru dünya siyaseti, dengelerin köklü bir şekilde değiştiği, çok kutuplu bir düzene doğru evrilen sancılı bir döneme giriyor.
ABD-Çin arasındaki stratejik rekabetin küresel ekseni belirlediği bu yeni dönemde, bölgesel fay hatlarının harekete geçmesi de kurulu düzeni zorluyor. Avrupa’nın güvenliği Rusya-Ukrayna Savaşı’nın gölgesinde yeniden tanımlanırken, Ortadoğu’daki güç dengeleri ise İsrail zulmünün târumâr ettiği Gazze cephesinin yıkıntıları ve yine İsrail’in saldırganlığından dolayı siyâsî istikrarını henüz oturtamayan Suriye üzerinden yükseliyor. Kafkasya’daki jeopolitik dinamikler ise Zengezor Koridoru’nun açılma tartışmalarına paralel olarak ilerliyor. Tüm bu çatışma ve dönüşüm hatlarının kesişim noktasında ise bu sorunların askerî, ekonomik, stratejik ve siyasî etkileriyle boğuşmak zorunda kalan Türkiye yer alıyor.
Türkiye, coğrafî konumu itibarıyla bu dört büyük kriz ve fırsat alanının tam merkezinde durmaktadır. Bu konum ise, Ankara’nın dış politikasını sadece diplomatik bir manevra alanı değil, aynı zamanda bir tür ayakta kalma stratejisine dönüştürmektedir. Türkiye, bir yandan NATO ve Batı ittifakının bir parçası olarak konumunu korumaya çalışırken, diğer yandan enerji, ticaret ve güvenlik alanlarında Rusya, İran ve diğer bölgesel aktörlerle karmaşık ilişkiler geliştirmektedir. Ancak bu karmaşık ilişki biçiminin Türkiye’ye diğer devletlerde pek emsali olmayan çok yönlü bir diplomasi ve çok bileşenli bir stratejik akıl kazandırdığı da bir gerçektir. Şimdi bu sorunlara yakından bakalım…
Rusya- Ukrayna Savaşı ve Karadeniz’de denge arayışı
Aziz Okurlar, Türkiye, bu pozisyonuyla hem diplomatik itibar kazandı hem de Batı ile Rusya arasında bir iletişim köprüsü olma fırsatı yakaladı. Savaşın uzaması, Türkiye’nin enerji ve tahıl krizlerinden daha fazla etkilenmesine neden olabilir. Ancak, olası bir barış masasında Türkiye’nin arabuluculuk rolü, ülkenin bölgesel bir güçten küresel bir aktöre dönüşme potansiyelini pekiştirebilir. Bu durum, Türkiye’nin uluslararası diplomaside kazandığı en önemli stratejik avantajlardan biridir.
Türkiye için Karadeniz, tarihî boyunca hem bir güvenlik kapısı hem de önemli bir ticaret ve enerji hattı olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’ndan bu yana Karadeniz’in kontrolü, Türkiye’nin jeopolitik stratejisinin temel direklerinden biridir. Bu tarihî mirasın en önemli aracı, Türkiye’ye Boğazlar üzerinde benzersiz bir kontrol sağlayan 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi’dir. Sözleşme, savaş durumunda Türkiye’nin Boğazlardan geçişi kısıtlama yetkisi vermesiyle, Karadeniz’deki askerî dengenin korunmasında kritik bir rol oynamaktadır.
2022 yılında başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, Montrö’nün bu hayatî önemini bir kez daha tüm dünyaya göstermiştir. Türkiye, sözleşmenin sağladığı yetkileri kullanarak savaş gemilerinin Boğazlardan geçişini kısıtlamış ve çatışmanın Karadeniz’e yayılmasını engellemede kilit bir rol oynamıştır. Türkiye’nin bu dengeleyici tavrında Başkan Erdoğan’ın izlediği isabetli denge politikasının payı da çok büyüktür. Malumdur ki büyük dengeler, büyük liderle ve kararlı duruşlar ister.
Değerli Okuyucular, savaş, dördüncü yılına girerken topyekûn bir “yıpratma savaşına”dönüştü. Rusya, Donetsk gibi kritik bölgelerde ilerlemeye devam ederken, Ukrayna Batı’nın sağladığı askerî ve malî destekle direnişini sürdürüyor. Bu dinamik ortamda Türkiye, NATO üyesi olmasına rağmen, enerji ve turizm gibi alanlardaki güçlü bağları nedeniyle Rusya ile ilişkilerini koparmadı. Bu dengeci politika, Türkiye’yi uluslararası alanda benzersiz bir arabulucu konumuna getirdi. Tahıl Koridoru Anlaşması ve İstanbul’da yürütülen barış görüşmeleri, Türkiye’nin diplomatik yeteneklerini ve arabulucu rolünü tüm dünyaya gösterdi. Türkiye, hem Batı ile müttefiklik bağlarını sürdürmek hem de Rusya ile olan hayatî ilişkilerini korumak gibi zorlu bir denge üzerinde dört yıldır aynı sağlam akılla yürümektedir.

Biz bu satırları yazarken Türkiye’nin kaderi, yalnızca Ankara’nın koridorlarında değil, aynı zamanda Gazze’nin harabe sokaklarında, Şam’ın yıkık mahallelerinde, Karadeniz’in dalgalarında ve Zengezor’un dağlarında yazılmaktadır. Her cephe, bize aynı hakikati haykırmaktadır: “Türkiye sadece bir ülke değildir; Türkiye bir mesuliyetin, bir tarih ve bir idealin adıdır.”
Filistin’in sesi olma mesuliyeti
Filistin meselesi, Türkiye için sadece bir dış politika konusu değil, aynı zamanda derin bir tarihî ve toplumsal bağın ifadesidir. Osmanlı’dan bu yana Kudüs ve Filistin halkı, Türkiye’nin hem duygusal hem de ideolojik haritasında çok özel bir yere sahip olmuştur. İslâm’ın ilk kıblesi olan Kudüs, 1917 yılında elimizden çıktığından beri içimizde kanayan bir yaradır. Türkiye için en önemli hüsranlardan biri olan Kudüs’ün kaybı, en acil ulaşılması gereken “Kızılelma” ülküsüdür. Osmanlıdan yadigâr olarak Kudüs’ün her kutsal mekânıyla ilgili muhtelif kitap ve belgeler, her karış toprağı ile ilgili sultan tuğralı tapular, kütüphane ve arşivlerimizde boynu bükük bir hâlde durmaktadır.
Zulme uğrayan bir Müslüman, belki diğer Müslümanların hafızasında bir yere tekabül etmiyor olabilir. Ancak her Müslüman Türk’ün geninde, zulme uğrayan bir Müslüman’ın hakkını aramak İlâhî bir emirdir. Kudüs bize Hz. Peygamber’in miraç yurdu, Hz. Ömer’in âdil fethi, Selahaddin-i Eyyubî’nin azim ve sabrı, Yavuz Sultan Selim’in çelik iradesi, İzzeddin El-Kassâm’ın direniş sancağıdır. İşte Filistin denilince, Kudüs denilince, Gazze denilince her Müslüman Türk, bu derin tarihî bilincin çağrısını duyar.
Her Türk, bugün o mukaddes beldede, İsrail zulmü ile karşı karşıya kalan din kardeşlerinin acısıyla kıvranır ve onları o mezalimden kurtarmak için gerek içinden gerekse dışından şu andı içer: “Bu silahlar bir gün o masum din kardeşlerimizi kurtarmazsa gök girsin, kızıl çıksın!” İşte tarihî bağlar, Türkiye’nin Gazze’deki gelişmelere karşı hassasiyetini ve kamuoyunun konuya olan duyarlılığını bir nebze olsun açıklar, ama içindeki yangını asla!
7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de yaşanan insanî kriz, bölgede eşi benzeri görülmemiş bir felakete yol açtı. On binlerce sivilin ölümü, kitlesel yerinden edilmeler ve yıkım, Türkiye kamuoyunda büyük bir öfke ve tepki uyandırdı. Bu durum, hükûmetin Filistin davasına yönelik tutumunu daha da sertleştirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’e yönelik “soykırım” ve “savaş suçu” vurguları, Türkiye’nin bu konudaki ahlâkî liderlik söyleminin en belirgin göstergesi oldu.
Türkiye, bu söylemi diğer sözde Müslüman ülkeler gibi sözde bırakmayıp diplomatik ve ekonomik adımlarla destekledi. İsrail gemilerine liman kısıtlamalarının getirilmesi, İslâm İşbirliği Teşkilatı içinde Filistin’e destek çağrılarının öncülüğünü yapması ve Filistinli mültecilere doğrudan yardımların artırılması, bu politikanın somut yansımalarıdır. Bu tutum, Türkiye’nin Arap ülkeleriyle olan ilişkilerinde hem rekabeti hem de işbirliğini beraberinde getirdi. Öte yandan, Batılı müttefiklerle olan ilişkilerdeyse zaman zaman gerilimlere yol açtı.
Türkiye’nin bu ahlâkî liderlik söylemi, iç kamuoyunda güçlü bir destek bulurken, ekonomik ve diplomatik maliyetleri de beraberinde getirdi. Ancak, bu süreç aynı zamanda Türkiye’ye bölgesel bir lider olarak konumunu güçlendirme fırsatı sunmaktadır. Filistin meselesinde takınılan net tutum, Türkiye’yi İslâm dünyasının ve küresel vicdanın önemli bir sesi hâline getirmiştir. Zira Türkiye yukarıda da değindiğimiz gibi kendini Kudüs’ün manevî ve maddî sahibi saymaktadır ve sayış bir vehmin değil İlâhî bir mesuliyetin eseridir. Türkiye’nin diğer küresel aktörlerden farkı, zulümle mücadeleyi kendine doğrudan iş edinmesidir.
Aziz Okuyucu, uzak olmayan bir gelecekte, İsrail elinden zulüm gören hiçbir Müslüman kalmayacaktır. Bırakın İsrail’i dünyada benim diyen hiçbir güç Müslümanlara hor bakamayacaktır. Bunun teminatı ise kısa zamanda âtinin kudret ufkundan Hak sancağını çekerek bir güneş gibi yükselen Türkiye olacaktır.
Ey Azizler, ne Selçuklu öldü içimizde ne de Osmanlı… Sadece gayret kuşağını daha bir sıkı sarınmak için tarihi yazmaya biraz ara verdik, o kadar. Şimdi kalem elde, kılıç belde yeniden tarih sahnesindeyiz. Bekleyin bizi zulüm gören kardeşler, kuyudan çıkmak üzereyiz. Hz. Yusuf da Filistin’de kuyuya düşüp oradan çıkmadı mı?
Suriye: Sınır ötesi güvenlik ve nüfuz alanı
2011’de başlayan Suriye iç savaşı, bölgenin en karmaşık sorunlarından biri olmaya devam ediyor. Türkiye, bu süreçte sınır güvenliğini sağlamak ve terör örgütlerinin başta YPG/SDG olmak üzere Suriye’nin kuzeyinde özerk bir yapı kurmasını engellemek için aktif bir askerî varlık sergiledi. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı gibi sınır ötesi operasyonlar, Türkiye’ye bölgede bir etki alanı sağlamakla kalmayıp derin emelleri olanların heveslerini kursaklarında bıraktı.
8 Aralık 2024’te zalim Esed yönetiminin düşmesi ve Suriye’nin asıl unsurlarının eline geçmesi, Suriye üzerinden çıkar ve nüfuz hesapları yapan ülkelerin hiç hoşuna gitmedi. İran’ın hoşuna gitmedi: Şii hilali berheva oldu. Rusya’nın hoşuna gitmedi: Sıcak denizler hayali soğudu. AB’nin hoşuna gitmedi: Oradaki kaos tohumlarını bir asır önce kendileri saçmışlardı. ABD’nin hoşuna gitmedi: İŞİD bahanesiyle ülkenin verimli arazi ve doğal kaynaklarına çökmüştü. İsrail’in hiç mi hiç hoşuna gitmedi: Ne güzel, bölgede kukla bir devlet kurdurarak arz-ı mevut hayallerine bir adım daha yaklaşmıştı. Atalarımız “Katı zor oyunu bozar” demişler. Türkiye SMO ve HTŞ güçlerinin ardına geçip zor kullanınca bunca oyuncunun oyunu anında bozuluverdi
Sevgili Okurlar, Suriye sorunu hâlâ Türkiye için ciddi riskler barındırıyor. Kukla terör örgütünün bölgesel bir sorun olarak kalmaya devam etmesi ve YPG’nin uluslararası aktörlerden, özellikle ABD ve İsrail’den destek alması, Türkiye’nin güvenlik kaygılarını artırıyor. Ayrıca, IŞİD gibi terör örgütlerinin bu ikili tarafından yeniden canlandırılma potansiyeli ve bunlara ilaveten etnik-mezhepsel çatışmaları tetiklemeleri, bölgesel istikrarı tehdit etmeye devam ediyor.
Ancak, tüm bu risklere rağmen, Türkiye’nin Suriye sahasında artan askerî ve diplomatik varlığı, onu bölgedeki en etkili dış aktörlerden biri hâline getirdi. Artık resmen ilan edilmese de “Suriye, Türkiye’den sorulur” kabulü, diğer aktörlerin zihinlerinde yer etmiş vaziyette. Bu nüfuz, gelecekteki bir siyâsî çözüm sürecinde Türkiye’ye önemli diplomatik kozlar sağlayabilir. Türkiye, sahada edindiği bu gücü, kendi millî çıkarları doğrultusunda Suriye’nin geleceğinin şekillenmesinde sonuna kadar kullanmaktan çekinmeyecektir.
İsrail’in şu an Suriye’yi Dürziler ve YPG üzerinde bölme arzusu ve el altından ABD’nin ikili oynayarak ona destek vermesi, süreci uzatabilir ancak sonucu etkilemez. Suriye Türkiye’nin istediği biçimde üniter bir devlet olarak şekillenecek ve garantörü de Türkiye olacaktır. Bundan kuşku duymaya gerek yoktur. Biraz daha sabır ve biraz daha gayret...
Zengezor Koridoru: Türk Dünyasına açılan kapı
Zengezor Koridoru Türkiye’nin jeopolitik vizyonu açısından en stratejik konulardan biridir. Azerbaycan’ı Nahçıvan üzerinden doğrudan Türkiye’ye bağlayacak bu kara ve demiryolu hattı, “Türk Dünyası”nın fizikî olarak birleşmesini sağlayacak bir geçiş hattı üzerinde açılacaktır. Koridorun açılması, Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar uzanan kesintisiz bir ticaret ve lojistik zincirinin oluşmasını sağlayarak, Türkiye’nin Kafkasya ve Orta Asya’daki jeopolitik etkisini derinden hissettirecektir.
Aziz Okurlar, bu koridorun açılması, Türkiye’ye üç temel kazanç sağlayacaktır:
Bakü’den Taşkent’e, Astana’dan Ankara’ya uzanan yeni bir jeopolitik kuşağın hayata geçirilmesiyle beraber, Türk dünyası ile Türkiye arasında kültürel, ekonomik ve politik bağlar güçlenecektir.
Hazar Havzası’nın zengin hidrokarbon rezervlerinin ve ticaret yollarının Türkiye üzerinden Avrupa’ya akışı kolaylaşacaktır. Bu, Türkiye’yi önemli bir enerji ve lojistik merkezine dönüştürecektir.
Koridorun açılması, İran’ın bölgesel transit tekelini kıracak ve Türkiye’yi Kafkasya’da başat bir aktör konumuna yükseltecektir.
Ancak, Zengezor Koridoru’nun hayata geçirilmesinin önünde önemli zorluklar da vardır. İran, koridorun kendi bölgesel transit rolünü zayıflatacağını düşünerek bu projeye şiddetle karşı çıkıyor. Ermenistan, egemenlik ve güvenlik endişeleri nedeniyle projeye şüpheyle yaklaşıyor. Rusya’nın tutumu ise belirsizliğini koruyor. Moskova, bu hattı hem Kafkasya üzerindeki etkisini artırmak için bir fırsat hem de Batı ve Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunu güçlendirecek bir tehdit olarak görüyor.
Koridorun bulunduğu coğrafî bölge tam da Rusya ve İran’ın nüfuz bölgelerinin kesiştiği bir yerde durmaktadır. Bundan dolayı bu koridorun Türkiye’nin işine yarayacak bir şekilde açılmasını ne Rusya ister ne de İran. Tuhaftır, aynı üç aktör, Suriye üzerinde de böyle bir çıkar çatışması yaşamış, Rusya ile İran birlikte hareket ederken Türkiye karşı istikamette durmuş ancak süreç Türkiye’nin istediği gibi sonuçlanmış ve Rusya ile İran Suriye’den tasfiye olmuşlardı. Şimdi kader bu üçlüyü bu kez de Zengezor Koridoru’nda karşı karşıya getirmiştir.
Ancak Zengezor, Rusya ile İran’ın arka bahçeleri konumunda olduğu için, durum Türkiye açısından kritik bir önem arz ediyordu. Üstelik bu koridorun geçeceği 32 km’lik yol Ermenistan’ın egemenlik alanında idi ve Ermenistan kamuoyunu yönlendiren aktörler “Zengezor Türkiye’ye satılıyor” yaygaralarıyla Erivan’ı karıştırıyor ve Paşinyan hükûmetini düşürmeye çalışıyorlardı.
İşte bu aşamada koridorun açılması bir kilitlenme havası taşıyordu. Ancak ABD’de Trump’ın bir barış misyonuyla göreve geldiğini bildirmesi ve nerede bir sorun varsa oraya dair tutarlı tutarsız hamleler yapması Türkiye açısından altın bir fırsattı. ABD bu koridoru açmaya talip olunca Türkiye verdiği demeçlerle Azerbaycan ve Ermenistan’ı yüreklendirdi. Ancak böyle bir çözüm, Rusya ve İran tarafından sıkıştırılan Azerbaycan ve Ermenistan için de altın bir fırsattı. Nitekim taraflar, şartların zorlaması neticesinde ABD’ye giderek bu koridorun açılması için sürecin bir parçası olan ön protokolü imzaladılar. Koridorun Ermenistan’da kalan 32 km’lik yolunu ABD’li bir şirketin işletecek olması şu an için en uygun çözümdür.
Aziz Okurlar, siz bakmayın ülke içinde en basit stratejiden bile haberdar olmayan birilerinin “Türkiye, Zengezor’u ABD’ye peşkeş çekti” diye ortaya dökülmelerine. Bunlar ya Rusya adına konuşuyorlar ya da İran adına. ABD’nin bölgeye gelmesi iyi mi olmuştur? İyi olmamıştır elbet. Ancak İran ve Rusya’ya göre bu koridorda ABD’nin olması ehven-i şer midir? Evet... ABD, elbette koridor üzerinden bölgeye gelen malları ve özellikle silah sevkiyatını kontrol etmeyi amaçlamaktadır. Ancak ABD’nin burayı kontrol etmesine, herkesten çok Çin’in karşı çıkması gerekirdi. Zira bu koridordan vızır vızır katarlarla mal sevk edecek olan ülke Çin’dir. Demek ki arka planda ABD ile Çin arasında bir mutabakat yapılmıştır. Çin, Rusya ve İran’ın niyetlerini bildiği için arkadan dolaşarak ABD ile anlaşmış olmalıdır. Bu anlaşmanın içinde Türkiye’nin de bulunduğu düşünülebilir.
Hürmetli Okurlar, öyle veya böyle bu koridor düğümü çözülmüş ve ardından Türkiye, finansını da bulduğu Kars-Nahcivan Demiryolu projesinin temelini anında atmıştır. Artık Türkiye ile Türk dünyası arasında asırlık engel kalkmıştır. Yakın bir zamanda Türkiye’den kalkan birisi karayoluyla Çin seddine kadar gidebilecektir. Kim ne derse desin, bu bir başarıdır.
Sevgili Okurlar, Türkiye’nin bugün yaşadığı süreç, bir bakıma Selçuklu ve Osmanlı’nın tarih sahnesine çıkış dönemini hatırlatmaktadır. O gün de Anadolu’nun ortasında büyük krizler, istilalar ve parçalanmalar vardı; fakat akıl, azim ve iman ile bu coğrafya yeniden ayağa kalktı.
Ey Canlar! Bugün Kudüs’ün kaybı hâlâ yüreklerimizi sızlatıyor, Gazze’nin yaraları hâlâ kanıyor, Karadeniz’in dalgaları hâlâ savaş gemilerini tartıyor, Zengezor’un dağları hâlâ koridor bekliyor… Ancak unutmayalım ki tarih, sabredenlerin ve stratejik akılla hareket edenlerin zaferlerini yazmıştır hep.
Türkiye, eğer bu dört cephede yürüttüğü politikaları bir “Beka Stratejisi” içinde bütünleştirirse, sadece bölgesel değil küresel bir güç merkezi olacaktır. Çünkü Türkiye artık sadece kendi sınırlarını koruyan bir ülke değil, ümmetin vicdanını, Türk dünyasının umudunu ve insanlığın adalet arayışını temsil eden bir aktördür.
Aziz Okuyucu, biz bu satırları yazarken Türkiye’nin kaderi yalnızca Ankara’nın koridorlarında değil, aynı zamanda Gazze’nin harabe sokaklarında, Şam’ın yıkık mahallelerinde, Karadeniz’in dalgalarında ve Zengezor’un dağlarında yazılmaktadır. Her cephe, bize aynı hakikati haykırmaktadır: “Türkiye sadece bir ülke değildir; Türkiye bir mesuliyetin, bir tarih ve bir idealin adıdır.”
Bize düşen, bu mesuliyetin hakkını vermek, gayret kuşağını sıkı kuşanmak, kalemi elde, kılıcı belde tutmak ve yeniden tarih sahnesine çıkmaktır. Gök girse kızıl çıksa da, tarihin defterine bugün yeniden yazılan hakikat şudur: Türkiye, üç cephe ve bir koridor arasında sadece bir seyirci değil, 21. yüzyılın başat bir aktörüdür.



