Tutarsız bir sevinme planı

Duruluruz Efide… Çokça beklemekten, ummaktan yorgun düşmüş duygularımızın rüzgârına kalıp çocukça, hiç büyümemişiz gibi “tutarsız bir sevinme” hatırası ekleriz ömrümüze en saf hâlimizle… Sonra sarılıp birbirimize “İyi ki…” diye başlayan cümlelerimizle hızla büyüyüp usturuplu bir hâle bürünürüz. Yine de muzip bir tebessüm kalır dudaklarımızın kıyısında… Böyle olur değil mi Efide, o mutlu haber gelince…

MUTLU bir haber bekliyorum Efide… Şafak henüz sökmemişken, saba mâkâmında ezanı bekliyor bir yanım olabildiğince muti bir kul olup duaya duruyorum. Sonra sevinçlere muhtaç bir dünyalıya dönüşüyorum, güneşin elleri uzanırken ufuktan yüzüme dokunmak için neveser mâkâmında incesazdan nağmeler okşuyor ruhumu. 


Heves ve sebat, günah ve sevap, arzu ve kanaat geçimsiz kardeşler gibi çatışıp duruyor böyle zamanlarda içimde Efide. 


Mutlu bir haber bekliyorum Efide… Gün boyu, günler boyu, saatleri birbirine ekleyerek zikre durduğum kadar, mutlu zamanlarımın şarkılarını mırıldanıyorum. Bir med-cezir ağırlıyorum kalbimin tam ortasında. Açılan yaralarımı bir uhrevî lisan ile bir dünyevî heva ile sağalttığımı sanıyorum. Ah Efide, aslında acıyan yanlarıma, acıtan yaralarıma hangi merhemi sürsem, nasıl daha hızlı iyileşirim bilemediğimden telaşlı zamanları soluyorum. 


Aynaya bakıp beklemenin gölgesi düşmüş göz altlarıma dokunurken, tebessümü gönüllü kuşanmış dudaklarıma Ayna’dan bir şarkının sonundaki dizeler tutmuş, içimdeki ikircikli hâle tercüman oluyor. “Fesleğenler kuruduğunda ocaktı, ben baharı bekliyorum/ Ne olduğunu bilmediğim bir umudum var hâlâ/ Gözüm şişelere takılıyor, becerebilseydim ne alâ/ Bu günlerde böyleyim ben, yas denen şiirdeyim…” diyorum… 


Mutlu bir haber bekliyorum Efide, beklemelere doymuyor insan bir vaade tutundukça. Gelse o haber hemen seni arayacağım. Defalarca aynı cümleleri kuracağım ve biliyorum, sen her defasında ilk kez duyuyormuş gibi sevincime eşlik edeceksin. Ben yetinemeyeceğim o güzel haberin sevincini dillendirmekle, “Açıp penceremi tüm komşularımın, yoldan geçen herkesin bilmesi için sevinç çığlıklarımı sesime yükleyip bağırmak geliyor içimden…” diyeceğim, sen “Dur!” diyeceksin, “Köyün delisine çıkar adın, dur gözünü seveyim!” diyeceksin. Sev gözümü Efide… Gelince o mutlu haber, sen de gel ve “Gözlerinden muhabbetle öpüyorum” de. Böyle bir şeydir herhalde “Gözünü seveyim” demek. Bu mutluluk sevgisiz, sevinçsiz kalmaz böylece Efide… 


“Bugün, yarın” diyorum. Geldi gelecek o mutlu haber, sen de geleceksin. İğne oyalı tülbentlerimizi bürünüp şükrümüzü eda ederiz belki secdede. Sonra nefsimize uyup bir şarkı tuttururuz ince belli bardaklara dem kokulu çayımızı dökerken… “Yemeni bağlamış telli başına/ zülüfleri düşmüş hilal kaşına…” diye başladığımız potboriyi “Ayva Çiçek açmış yaz mı gelecek/ gönül bu sevdadan vaz mı geçecek?” diyerek sürdürürüz. Çokça gülümseriz değil mi Efide?


Biliyorum, gelecek o mutlu haber. Dışımıza fiili şükrün sevinç hâli yansırken, içimizde çekilmeyi bekleyen zikirler el ele tutuşup bizi kuşatacak. Sen “Haylazca bir kutlama bu…”diyeceksin. Ben “Bırak…” diyeceğim Efide. “Bırak çocukça sevincimizle şükredelim Rabbimize, yetişkin yanımızla zikrederiz nasılsa!” Yüzüme değecek çözümlemesi zor bakışların Efide, benim zihnim, şairin Monaroza’sına sıçrayacak: “Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa./ Henüz dinlemedin benden türküler./ Benim aşkım uymaz öyle her saza./ En güzel şarkıyı bir kurşun söyler./ Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.”


Duruluruz Efide… Çokça beklemekten, ummaktan yorgun düşmüş duygularımızın rüzgârına kalıp çocukça, hiç büyümemişiz gibi “tutarsız bir sevinme” hatırası ekleriz ömrümüze en saf hâlimizle… 


Sonra sarılıp birbirimize “İyi ki…” diye başlayan cümlelerimizle hızla büyüyüp usturuplu bir hâle bürünürüz. Yine de muzip bir tebessüm kalır dudaklarımızın kıyısında… Böyle olur değil mi Efide, o mutlu haber gelince…