Türkiyelilik nereden çıktı?

Demokrasi ve özgürlüklerin etnisiteleri diriltip toplumun homojenleşmesini bozduğu görüşünün isabeti şüphelidir. Toplumun asıl homojenliği, ortak duygu ve beklentilerde aranmalıdır. Tarihin bir mirası olarak Türkiye’de toplumun etnisite bakımından heterojen yapıda olması, büyümenin de önemli sebeplerinden biri olabilir.

AVRUPA Parlamentosu (AP) için, 9 Haziran 2024’te yapılan seçimlerde AB üyesi ülkelerde Sağcı-milliyetçi partiler Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkelerde ezici üstünlükle birinci oldular. Bu seçim sonuçları ile birlikte Avrupa genelinde ırkçılık kaygıları da yenilenmiş oldu.

Aslında Avrupalı ırkçıdır. Genel olarak Avrupalı olmayanlara karşı yukarıdan bakar. Avrupalılar da ırkçılığın bu türünden kaygılanmazlar. Ancak ırkçılık Avrupalı olmayanlara karşı değil de Avrupalı olanlara karşı güçlenirse, işte o zaman Avrupalı için korku, dağlardan şehre inmiş olur. Çünkü iki dünya savaşı her ne kadar bütün dünyayı, bütün insanlığı büyük musibetlere uğratmış ise de çıkış yerleri Avrupa’dır. Avrupalı da bu iki dünya savaşında büyük kayıplar vermiştir. Avrupa’da artan ırkçılığın en önemli işaretlerinden biri, bu tür görüşleri olan partilerin seçimlerde birinci olmalarıdır.

Avrupa’da nüfus değiştiği gibi değişen nüfusun siyâsî tercihleri de değişmektedir. Yirminci yüzyılın son yarısında Avrupa’da azınlık hakları öne çıktı. Azınlıkların da değerlerinin, ayrı bir hayat tarzlarının olabileceği kabul edildi. Çoğunluğa benzeme (asimile) zarureti duymadan, güven içinde yaşayabilme haklarının olduğu görüşü (kısmen) kabul gördü. Ancak bu görüşün kıyamete kadar sürmesi mümkün değildir.

Çünkü Avrupa, sömürgecilik sonunda büyük bir refah elde etmiştir. Sömürge alanları daralınca ya da tümüyle elden çıkınca, eski refah seviyesi giderek düşmüştür. Avrupalı için bunun temel sorumlusu, ülkedeki azınlıklar yani sonradan gelen göçmenlerdir. Üstelik bunlara her ne kadar “azınlık” deniyorsa da bunların sayısı giderek arttığından dolayı azınlıkların ve göçmenlerin azalan refahın suçlusu olarak görülmeleri kaçınılmazdır.

Türkiye’de ise benzeri kaygıların fitilini, bir artistin, “Ben şehir milliyetçisi değilim, Türkiye milliyetçisiyim” demesi ateşlemiş oldu. Bunun üzerine de değeri kendilerinden menkul olan bazı şahısların “Türkiye milliyetçisi olunmaz, literatürde böyle bir tarif yoktur, doğrusu Türk milliyetçiliğidir” gibi vurgulu tartışmaları sökün etmeye başladı.

Her şeyden önce hatırlanmalıdır ki “Atatürk milliyetçiliği” gibi eşyanın tabiatına aykırı ucube bir iddiaya itiraz edemeyenlerin koro hâlinde “Türkiye milliyetçiliği olmaz, Türk milliyetçiliği olur” diye tempolu nakaratlarının inandırıcılığı yoktur. Bir şahsın milliyetçiliği olurken, bir ülkenin milliyetçiliği neden olmasın?

Buna karşılık eskiden beri “Türk” ve “Türkiye” adı ile sorunlu olanların da rol kapmak, kendilerine iş çıkarmak, çorbaya tuz olmak için koşar adım “Türkiye milliyetçiliği” ve “Türkiyeli” tariflerini sahiplenmeleri heyecanı arttırmıştır. Tartışmaya sebep olan artistin bütün bunları bilerek o cümleleri söylediği şüpheli olsa bile uzun bir süre haber olması ile mutlu ve bahtiyar olduğundan kuşku duyulmamalıdır.

Resmî söylemin dışında Türkçede “Türk” adının iki farklı mânâda kullanıldığı hatırlanmalıdır. Türk adı, etnik bir aidiyete karşılık olduğu gibi, mensubu olunan ülkeye karşılık da olmaktadır. Bulgaristan’dan gelen Türk göçmenler, çoğunlukla “Bulgar göçmeni” diye anılmaktadır. Bulgar’ın bir etnisite adı olduğu ve Bulgaristan’dan gelen göçmenlerin de Türk olduğu bilindiği hâlde neden onlara “Bulgar göçmeni” denilmektedir?

Herkesçe bilinmektedir ki, burada “Bulgar göçmeninden” murat edilen, Bulgaristan’dan göçen kimsedir. Çünkü Bulgaristan adı kısaltılarak Bulgar göçmeni denilmektedir. Yoksa o göçmenlerin Türk olduğu bilinmediğinden dolayı değildir. Bunun gibi, Rusya pasaportu ile Türkiye’ye gelen herkese de “Rus” denilmektedir. Oysa etnisite bakımından Rusya pasaportu taşıyan herkes Rus ırkından değildir.

İlginçtir ki, Türkçede Bulgaristanlı, Rusyalı, Fransalı deyimleri de kullanılmaz. Bunun yerine Rus, Bulgar, Fransız adları tercih edilir. Böyle bir adlandırmaya itiraz edenler, Türk adını yalnızca bir etnisiteye tahsis ederek, “Ben Türk değilken neden Türk’üm diyeyim?” diye itiraz etmektedirler. Elbette bunu çoğunlukla Türk etnisitesinden olmayanlar yapmaktadırlar.

Türk ırkından/etnisitesinden olmayanların “Türkiyeliyim” demelerinden huylanmanın çok fazla anlamı yoktur. Türk değil ise değildir. Hükümet kararı ile ya da şamata çıkararak Türk olmayanların Türk yapılmaları söz konusu olmayacağına göre, bu tartışma da çok anlamlı değildir. Türk olanın gerekli gördüğünde “Ben Türk’üm” demesi gibi, Türk olmayanın da “Ben Türk değilim” demesini olağan karşılamak icap eder.

“Türk olmadığım hâlde neden Türk’üm diyeyim?” iddiasında olanların şöyle tutarsız söylemleri de vardır: “Türk’üm” demeyenler (ki demeseler de olur, dünyanın sonu değildir) bir adım sonra da Türkiye adına itiraz etmektedirler. Türkiye adının da bir etnisiteye vurgu yaptığını, Türk olmayanları yok sayan bir adlandırma olduğunu ileri sürmektedirler. Bu kişilerin benzer itirazı Bulgaristan, Yunanistan, Rusya, Almanya, Fransa gibi ülke adlarına karşı hiç yapmadıkları da bilinmektedir. Adı geçen ülkelerin halkları da tek bir etnisiteden ibaret değildir. O hâlde onlar için hak ve meşru olan, Türkiye için neden olmasın? “Türkiye” adı yüzyıl önce bazı kimselerin aceleyle verdiği bir isim değil, tarihin getirdiği bir sonuçtur.

Tartışmaları bitirmeye, böylesi adlandırmalardan dolayı bir etnisitenin diğer etnisiteler üzerinde bir tahakkümünün ortaya çıktığını iddia eden bir iyi niyet lobisi ise, “Türkiye adı Allah’ın emri değildir, onun yerine Anadolu olsa ne olur?” demektedirler. Buna karşılık Türkiye adını “Bir etnisite tahakkümünün adıdır” diye itiraz edenler, bir adım sonrasında aynı itirazı Anadolu adı için de yapmaktadırlar. Çünkü Anadolu’nun bütün Türkiye’yi kapsamadığını, Türkiye’nin Orta Kuzey ve Batı bölgelerini kapsadığını, ancak Doğu bölgesini kapsamadığını ileri sürmektedirler. Çünkü tarihte bazı seyyahların Doğu bölgesine “Kürdistan” dediklerini belirtmektedirler. Öyle olduğu kabul edilse bile “Kürdistan” denilen yerde herkes Kürt müdür? Değildir. O hâlde herkesin Kürt olmadığı bir bölgeye Kürdistan demek, bir etnisitenin diğer etnisiteler üzerinde tahakkümünü tescil etmek olmaz mı?

Türkiye adının kullanılması ile Türk olmayanların aleyhine ortaya çıktığı belirtilen hususlar neden Kürdistan adının kullanılmasından sonra Kürt olmayan topluluklar için de söz konusu olmasın?

Bütün bunların yanında bu tartışmalar için pek de çözüm olabilecek içeriğe sahip olmayan Mehmet Akif şiirlerinin hatırlatılması, işin ciddiyetini önemli ölçüde gölgelemektedir. Çünkü 1912’de Osmanlı Devleti’ne karşı Arnavut isyanının çıktığı bir sırada annesi Türk, babası Arnavut olan Mehmet Akif, bu isyana şöyle itiraz etmiştir:

“Hani milliyetin İslâm idi... Kavmiyet ne!
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.

‘Arnavutluk’ ne demek? Var mı şerîatte yeri?
Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri.

Arabın Türke, Lâzın Çerkese yâhud Kürde,
Acemin Çinliye rüchânı mı varmış, nerde?

Müslümanlıkta anâsır mı olurmuş, ne gezer!
Fikr-i kavmiyeti tel’în ediyor Peygamber.”

Akif’in bu ve benzeri şiirlerinde savunduğu görüş, esas olarak doğrudur. İtiraz etmek için uygun hiçbir neden yoktur. Sorun, bu tür şiirlerde savunulan görüşlerin günümüz Türkiye’sinde siyasetin demirbaş konusu hâline gelen bu tartışmaların karşılığı olup olmadığıdır.

Çünkü binlerce yıllık tarihî akışın sonunda ortaya çıkan bir adlandırmayı boşta gezer bazı seyyahların ya da bazı ediplerin sözlerine kurban etmek gerçekçi değildir. Üstelik bütün coğrafyacılar ve bütün edipler yer ve ülke adları konusunda ittifak etmiş değillerdir. Bir bölgeye değişik coğrafyacıların farklı adlar verdiklerinin sayısız örneği vardır. Hatırlanmalıdır ki, Ağustos 1920’de Sevr projesinde Doğu bölgesinin resmî adı “Ermenistan”dır.

Dünyada herkesin kendi adını taşıyan bir ülkede yaşaması mümkün değildir. Önemli olan, hangi hukukla nasıl yaşadığıdır. Bizim İngiltere adıyla bildiğimiz ülkenin resmî adı Birleşik Krallık’tır (United Kingdom). İngilizlerin bu adlandırmadan dolayı bir hak kaybına uğradıklarını düşünmeye, herhâlde en çok İngilizler gülecektir.

Hiç kimse “Türk’üm” ya da “Türkiyeliyim” dediği için kınamayı hak etmiş olmaz. Bu fiilî bir durumdur. İsteyen kendisi için uygun gördüğü adı (Türk’üm, Türkiyeliyim gibi) kullanabilir. Bunu siyâsî bir dâvâ hâline getirmenin kimseye bir faydası yoktur.

“Millet” kelimesinin dinî bir anlamı olduğu gibi toplumsal ve siyâsî bir karşılığı da vardır. Rusya’da yaşayan herkese Rus, Yunanistan’da yaşayan herkese Yunan denilmesinin temel sebebi, siyâsî ve toplumsal içeriktir. 1876 Kanun-u Esasisi ile Osmanlı vatandaşı olan herkese Osmanlı, 1924 Anayasası ile Türkiye vatandaşı olan herkese Türk denilmesi (“Türk ıtlak olunması”) bu yüzdendir. Böyle bir adlandırma herkesi tek bir etnik kökene bağlamaz. Böyle bir bağlantı son derece akıl dışıdır.

Ancak herkesin Türk sayılmasının temel şartları olmalıdır. Kimse aidiyetinden dolayı dışlanmamalı, kamu haklarından yoksun edilmemelidir. Kendisine ait olan farklılıkları öğrenme, yaşama ve sürdürme hakkına sahip olmalıdır. Devlet bu hakların garantörü olmalıdır.

Farklı etnisitelerin bir siyâsî yapı ya da siyâsî kimlik olarak birleşmesi, etnisiteler arasında bir hiyerarşi meydana getirir mi? Getirmediği, toplumsal yapıda kendini göstermektedir. Osmanlı döneminde din temelli olarak uygulanan “millet” sisteminde bile Müslümanlar arasında karşılıklı evlilikler yoluyla oluşan akrabalıklar, etnik farklılıkları önemli ölçüde azaltmıştır. Tek parti idaresinin kurulması ile birlikte, istisna sayılacak küçük azınlıklar dışında, toplum fiilen tek dinli bir yapıya kavuşmuştur. Sanayileşme ve şehirleşmenin artmasının üzerine büyük şehirlere göçlerin başlaması ile etnisitelerin sınırları daha çok aşınmaya başlamıştır.

“Osmanlı Devleti” adı yerine “Türkiye” adının kullanılmaya başlandığı tek parti döneminde (1920-1950) herkesin zulüm gördüğü açıktır. Kürt ve Zaza isyanlarının bastırılmasında ölçü ve ayarın kaçırıldığı da herkesin malûmudur. İsyanların bastırılması her ne kadar sebep-sonuç ikilemi içinde görülse de ölçüsüz, ayarsız ve zalimce bastırma yöntemleri, sanıldığının aksine etnisite sınırlarını tahkim etmiş ve toplum yapısını geriye götürmüştür.

Demokrasi ve özgürlüklerin etnisiteleri diriltip toplumun homojenleşmesini bozduğu görüşünün isabeti şüphelidir. Toplumun asıl homojenliği, ortak duygu ve beklentilerde aranmalıdır. Tarihin bir mirası olarak Türkiye’de toplumun etnisite bakımından heterojen yapıda olması, büyümenin de önemli sebeplerinden biri olabilir.