Türkiye Yüzyılı’nın ilk sınavı: Terörsüz Türkiye

PKK, “Terörsüz Türkiye” stratejisinde bir uluslararası “ayar bandı” işlevinde ve buradaki ayarın zemini Türkiye değil, Suriye’dir! Yani Suriye’deki gelişmelerle PKK’nın feshi arasındaki ilişki, direkt bir ilişkidir ve bağlamı da Suriye’dedir. O nedenle “PKK’nın feshi” demek, “PKK’nın Türkiye’deki yol haritası, yürüdüğü yol bitmiştir!” demektir. Yani PKK kendisini Türkiye’de feshederek Türkiye üzerinde yürüttüğü politikaları bitirmiştir. PKK artık bir Suriye meselesidir.

ÖCALAN’ın çağrısı üzerine PKK kendini feshettiğini ilan etti. Peki “Terör bitti, bir dönem kapandı!” denebilir mi? Tabii ki hayır! Ancak PKK’nın kendini feshetmesi bir “aşama”ya işaret eder veya yüzyılı aşkındır küresel güçlerin Türkiye’ye dayattığı “Kürt Meselesi”nde yeni bir sayfa açılması iradesini betimler. Peki, gerçekte tam da ne olup bitmektedir? Gelin beraberce süreci deşifre delim…


“Kürt”, bir “mesele” midir?


Osmanlı Devleti’ni parçalamak isteyen Avrupa, hedefine Birinci Dünya Savaşı’nın ayak seslerinin duyulduğu süreçte bir metotla ulaşma planı yaptı: Osmanlı coğrafyasını onlarca “Yapay Devletçik”e dönüştürmek…


Avrupa, parçalanan Osmanlı coğrafyasında aynı dil üzere olan bölgelerde “Butik Devlet”, Birden fazla dilin iç içe olduğu bölgelerde “Federatif Devlet” ve zorunlu durumlarda çok dilli olan ancak tarih boyunca bir dilin ve halkın kurucu olduğu bölgede de “Ulus Devlet” kurdurma stratejisini uyguladı.


Osmanlı coğrafyasının ana gövdesi olan başta Anadolu olmak üzere Ortadoğu bölgesinde “Kürdistan” olarak anılan geniş bir coğrafyada yaşayan Kürtler, bu stratejinin gereği olarak bir “Kürt Devleti” sahibi olmayı hayal ettiler. Hatta hayal olmaktan öte bunu dünyanın Kürtlere bir borcu olarak gördüler. Ayrıca bu hayalin gerçekleşeceğinden de emindiler. Çünkü Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nın galipleri bu umudu Kürdistan bölgesinde yayıyor ve hatta devlet modelleri noktasında Kürdistan bölgesinde propagandalar serisini sahaya sürüyordu. 


Ancak Kürdistan bölgesi, siyâsî sınırları az çok çizilen Türkiye, Suriye, Irak ve kısmen de İran toprakları içinde yer alıyordu. Bu şu demekti: “Kürt Devleti”ni talep etmek demek dört ülkeyi karşısına almak anlamına gelecekti. Veya bu dört ülkenin bu talebi olumlu karşılaması gerekiyordu. Bu mümkün müydü? Hayır! Peki Kürdistan bölgesindeki Kürtlerin devlet olma talebinden vazgeçmeleri mümkün mü? Hayır. Dolayısıyla “Kürt Devleti”, Osmanlı sonrası bölgenin en temel-başat meselesi olacaktı. Oldu da… Olmaya da devam edecektir.


Ancak tarihin bize hatırlattığı bir gerçeklik var: Hayat devam etsin isteniyorsa, umutlar ve hayaller gerçeklerin izini sürmek zorunda ve barış üzere kalınsın isteniyorsa “makul uzlaşmalar” belirlemek gerekir. 


Ayrıca toplumların huzur, barış, zenginlik içinde varlığını sürdürmesi için “geleceğin masası” diyeceğimiz dört ayağı ve tablası olan bir modele de sahip olması icap eder. Bu dört ayak şunlardır: Devlet, Millet, Sistem ve Rejim…


Devlet, yüzlerce yıllık tecrübeye, geleneğe sahip otorite; millet, farklı dil ve inanışlarla birlikte yaşama ve tarihî bir vizyona doğru birlikte hareket etme kabiliyeti; sistem yasama-yürütme-yargı modeli ve rejim de yönetim şekli demekti. Dolayısıyla “Bağımsız Kürdistan” kurulabilmesi için bu dört unsurun mümkün kılınması gerekiyordu. Oysa Kürdistan bölgesinin tarihi çok uzun yüz yıllar “Müslüman Kürtler, Müslüman Türklerle beraber” formatında bu dört unsur üzere var olmuştu. Ve özellikle Anadolu topraklarında “kurucu dil ve halk” olarak Türklerin liderliği, hamiliği vardı. Bu şu demekti: “Kürt Devleti” hayalinin gerçek olması için Kürtlerin ezici çoğunluğunun Türklerle bütün tarihî bağlarını, köklerini koparması ve kendi devlet, millet, sistem ve rejimini inşâ edebilmesi için de geçmişinden ilham alan değil gelecek kurgusuyla motive olan “Sıfırdan Kürdistan” stratejisini yürütmesi icap ediyordu. Kuşkusuz böylesi bir strateji imkânsızdı! 


O zaman şu kritik bir sorudur: Devlet, millet, sistem ve rejim ayakları olan toplumların gelecek masasında bir dosya olarak “Kürtçülük”, “Türkçülük” nasıl müzakere edilecek? Yani hem Türklerin hem Kürtlerin aynı gelecek masasına sahip olması ve bu dört ana unsurda birlikte hareket etmesi için hangi yol haritası üzere olunacağı netleştirilmelidir.


Ancak Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçları onlarca yeni devletçikler ortaya çıkarmıştı. Kürtlerin içinde bazı kesimler/ örgütler bu tarihî fırsat içinde “devletsiz” kalmayı kendilerine izah edemiyorlardı, daha doğrusu böylesi bir sonucu içlerine sindiremiyorlardı. O nedenle Türkiye, Suriye, Irak ve İran’da “Ayrılıkçı Kürtler” misyonunda örgütlenmeler başladı. Tabii bu arada “Kürt İsyanları” başlığı altında bu ülkelerde ayaklanmalar da başlamıştı. Kürt isyanların çoğu kanlı bastırıldı. Kuşkusuz her kanlı bastırılan isyan sonrasında yeni kuşaklara anlatılacak “kurgulanmış gelecek” senaryolar da boca edilecekti. Bu senaryolarda özgürlük kuşundan söz açılacak ve de “tarihî gerçeklik” yerine “mağdur edilmiş geçmiş” ve “hak edilmiş gelecek” kanatları takılarak bu kuş dört bir yana uçurulacaktı.


Anadolu topraklarında bin yılı aşkın birlikte yaşanmışlıkların olmasına rağmen Türkiye’de de “Kürt Meselesi” etiketiyle benzer senaryolar devreye çoktan girdirilmişti. Özellikle resmî tarihin “Şeyh Said” ve “Dersim” isyanları diye kayda geçirdiği olaylar da bu bağlamda gerçekleşmişti. Yani “Kürt, bir mesele oldu!” propagandası çoktan yola çıkarılmıştı.


Ancak 19233 yılında ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti’nin “Kürt” meselesi kadar başka temel meseleleri de vardı. Osmanlı varisi olması sebebiyle onlarca uluslararası çözüme kavuşturulması gereken konuların yanı sıra “Ulus Devlet” projeksiyonu kapsamında yürütülen toplum mühendisliği ve “Osmanlı Devleti’nden arıtılmış yeni devlet modeli” çalışmaları, söz konusu meselelerin en öncelikli olanlarıydı. Özellikle Laiklik-İslâm meselesi en az Kürt meselesi kadar acil konular içinde ilk sırada yer alıyordu.


Tabii, laiklik üzerinden İslâm’a yönelik yürütülen her operasyon, hizalama, terbiye veya baskı, Müslüman Kürtlerin İslâm’a sahip çıkma duygusunu aynı zamanda Türklerden ayrılma motivasyonu için de bir altlık hâline dönüşüyordu. Hatta öyle bir laikçilik politikası yürütülüyordu ki “İslâm Kürtlere doğru itiliyordu!” dense, mübalağa yapılmış olmaz. Fakat Kürtler Müslüman kimlikleriyle daha da kaynaştıkça, bu sefer de “Kürdistan Devleti” talebinde bir yavaşlama oluyordu. Çünkü Kürt Müslümanlar “ümmeti parçalamak”, “Hilafete isyan”, “ayrılıkçı sosyoloji” gibi yönelimlere karşı şüpheli ve temkinli davranıyorlardı. O nedenle Türkiye’de yaşayan Kürtlerin ayrılıkçı-bölücü veya bağımsızlık talebi düşük yoğunlukta kalıyordu. Bu durum, “Kürt Devleti” peşinde olanlarda bir başa seçenek oluşturmayı kaçınılmaz kılıyordu: Marksist, Leninist Kürt Devleti…


Marksist, Leninist içerikli her hareket ise yeni ilan edilmiş Türkiye Cumhuriyeti Devleti için yakın düşman kabul ediliyordu. Çünkü Türkiye kendi geleceğini Batı dünyası içinde konuşlandırmış ve özellikle NATO üyeliği sonrasında da İngiltere-ABD-AB yanlısı olarak Rusya-Çin karşıtı bir politik cepheleşmeye yönelmişti. Yani kendini savunmak adına “Marksist-Leninist” ilan edilen örgütlere karşı daha sert tedbirler alacak güçte hissediyordu. 


Ancak kendini Marksist-Leninist safta gören veya İngiltere-ABD-AB karşıtı olmaları sebebiyle kendilerini “anti emperyalist” olarak gösteren örgütlenmeler de çoğalmıştı. Kendilerine “Türk Solu” şemsiyesi tutan bu örgütler, isteyerek veya istem dışı Marksist-Leninist cephe ile aynı safa düşüyorlardı. Dolayısıyla Türk Solu ile Marksist-Leninist Kürtçü hareketler arasında bir “cepheleşme akrabalığı” ve “ideolojik kan bağı” hep var oldu. Fakat çok ilginç, ironik, paradoksal bir yöneliş oldu: Türk Solu kendisine kuluçka-rahim olarak bir şemsiye parti seçti: CHP..


Oysa CHP, hem Kürt meselesinde hem İslâm meselesinde en sert baskıyı ve yok sayışı örgütleyen ve bunu “Devlet Partisi” olarak programlayan bir partiydi. Fakat bütün sol hareketler ana gövde olarak CHP’de konuşlandılar, konuşlanmak durumunda kaldılar. CHP dışında kurulmuş partiler, sendikalar, STK’lar bile konu İslâm olunca tereddütsüz CHP ile müttefik oldular.


CHP, Şeyh Said ve Dersim ayaklanmaları anonsuyla “Devletçilik” propagandası yaparken ve kısık ateşte Türkiye’de “Kürt Meselesi” yavaş yavaş pişirilirken, bir gelişme daha oldu ve bir örgüt kuruldu: PKK (Kürdistan İşçi Partisi)…


Abdullah Öcalan üzerinden kurdurtulan PKK, 1984 yılında askerî noktalara saldırarak ilk terör eylemini gerçekleştirmişti. Ardından Türk ve Kürt ayrımı yapmadan sivilleri de öldürmeye başlayan PKK kendisini Marksist, Leninist bir örgüt olarak adlandırıyor ve hedefini “Kürt Devleti Kurmak” olarak ilan ediyordu.


Devlet kurmanın ne anlama geldiğini bilen Türk Devleti gerekli tedbirleri alsa da “Bir avuç çapulcu bunlar! Türk Devleti’nin gücü karşısında macera arayan satılık katiller!” diye aşağılıyor olsa da bir gerçek ortadaydı: PKK, bir terör örgütüydü; ancak artık küresel güçlerin Türkiye’ye karşı kullanacağı bir taşeron örgüttü. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda ve sonrasında taşeron örgütün ne olduğu ve desteklenerek neler yaptırılabildiği ortada iken, 1984’te yaşanan ve ardından devam eden terör olaylarını iyi analiz edememek veya alınacak tedbirleri çeşitlendirmeyi ihmal etmenin bu ülkeye çok büyük bedeller ödettiğine tanık olduk. Terör örgütü kar topunun büyümesi gibi büyüdü. Kırk yılı aşkındır Türkiye bu terör belasıyla uğraşmak durumunda kaldı. Çünkü bu taşeron örgütün arkasında küresel güçler vardı. Küresel güçler ise bu taşeron örgütü sadece silah ile donatmıyordu, aynı zamanda siyâsî, ekonomik ve kültürel-ideolojik olarak da donatıyordu. 


Fakat uzun bir süre Türk Devleti adına politika üreten siyasiler ve özellikle askerî kanat, ısrarla karşısındaki belayı sadece “silah belası” olarak okumakta ısrar etti ve silahlı terör örgütüne olası desteği kesmek adına ayrım yapmaksızın PKK’nın eylem bölgesi olan il ve ilçelerde yaşayan Kürtlere yönelik “orantısız tedbir” ve “şüpheci mobing” uyguladı. İşte bu politikaları PKK destekçisi küresel güçler “siyâsî ayrımcılık”, “politik soykırımcılık”, “insan hakları ihlâli”, “azınlıklara saldırı”, “Kürt inkarcılığı” diye bir seri etiketle ve hızla tüm dünyada bir algı yönetimine başladı, sonuç da aldı. “Kürtçe yoktur!” veya “Kürt diye bir millet yoktur!” içeriğinde yeni politik şantajlara yönelen bir dönemin siyasetçileri ve askerî zekâsı işin tuzu biberi olacak uygulamalara yönelince, terör örgütü PKK durduk yerde halkın bir kesiminin desteğini almaya başardı. PKK kendi yalanlarına ve kara propagandalarına bazı uygulamaları, açıklamaları “malzeme” kıldı. Fakat PKK bir türlü “Kürtlerin Temsilcisi” gibi siyâsî ve meşru bir etkiye kavuşamıyordu. O nedenle yine Türk ve Kürt ayırmadan binlerce sivil öldürdü. Askerî noktalara saldırdı ve hatta büyük şehirlerde bombalı saldırıları çoğalttı. PKK’nın “terör örgütü” olduğu algısı ve tespiti çok netti ve halktan destek bulamıyordu. Hatta “Koruyuculuk” sistemi ile PKK’nın eylem bölgesinde bizzat Müslüman Kürt koruyucuları PKK’ya karşı mücadele ettiler. Fakat PKK’nın bu süreçte aldığı bir mesafe oldu: “Kürt Meselesi” gündemleşti…


Bu gündemleşmenin en net fotoğrafını, Öcalan, 32. Program yapımcısı Mehmet Ali Birand ile yapılan röportajda vermişti. Birand, Öcalan’a şu soruyu yöneltmişti: “Türk Ordusuna karşı kazanmanız mümkün değil! Neden silahlar patlıyor?”. Öcalan şu cevabı vermişti: “Biz de askerî zafer kazanamayacağımızı biliyoruz ancak burada patlayan silah değil sadece, bir bilinç, farkındalık patlıyor: Kürt kimliği farkındalığı!”


Aslında terör örgütü PKK’nın başı, bir hedeften söz açıyordu: “Silahlar sustuğunda Kürtçülük mesafe almış olacak!”


İşte, tam da bu bağlamda Öcalan’ın çağrısı ve PKK’nın kendini feshettiği haberi ile gündem olan ve perde arkasına ilişkin de “şüphe sınırı” diyeceğimiz çizgide bizi yürüten, bu hedeftir. Silahlar sustu diyelim, peki “Kürtçülük” ne olacak? Çünkü Kürtçülüğün mesafe aldığını “Kürt Meselesi” kabulünden anlıyoruz. O zaman ikinci bir soru sormalıyız: Kürtçülük Türkiye’de ne aşamada?



Cumhuriyet’in ilanından bu yana bir türlü çözülemeyen ve tarif edilirken kafa karıştıran en ciddi kırılgan sosyoloji, bizzat “Türkçülük” meselesidir. Bu topraklarda “Türkçülük” meselesi, henüz rayına oturmuş değildir. Dolayısıyla “Kürtçülüğün ortaya çıkma sebebi Türkçülüktür” tespiti, bizce hem erken hem yanlış bir teşhistir. 


“Kürtçülük” bir ideoloji midir yoksa siyâsî bir durum mu? 


Aslında Türk, Kürt ve Arap, sadece bir tarihsel, sosyolojik gerçeklik değil aynı zamanda sürdürülmesi ihtiyaç olan doğal bir insanî hâller bütünüdür. Yani insanın tabiatında karşılığı olan bir zenginlik durumudur. Kuşkusuz insanın kendini içinde bulduğu, onunla şekillendiği, aidiyetle ve de sahip oldukça kendini zengin hissettiği bu hâller bütünü ile ilişki biçimi (farkındalık, yüceltme, üretme, çeşitlendirme) her bireye, çevreye göre farklılık arz eder. Dolayısıyla Türkçülük, Kürtçülük ve Arapçılık derken iki ayrı boyut ve yönelişten söz açılmış olur: 


Birincisi, Türk olanın kendi oluş ve kimlik hâliyle kurduğu ilişkideki bilinç ve etkinleşme hâli… İkincisi ise ait olduğuyla ilişki ile yetinmeyip diğer kimliklere karşı savunmacı ve hatta diğer kimlikleri, hâlleri dışarıda tutucu, ötekileştirici ve gücü elde verdiğince edilgenleştirici yöneliş… İşte bu ikinci yönelişe aşırı ulusalcılık, radikalleşmiş kimlik, dayatıcı kimlik gibi eleştiriler yöneltilmektedir. Ancak tarih bize göstermiştir ki eleştiriye konu alan bu yön çok hızlı ve etkin örgütlenebilmektedir. Özellikle savaş iklimi, büyük ekonomik krizler, küresel değişimler gibi konjonktürlerde bu ikinci yöneliş kitleselleşmektedir.


Dolayısıyla “Kürtçülük” derken, aynı iki yönelişten söz açmak gerekiyor. Meselâ Kürt olma farkındalığının yok olduğuna inanan ve hatta varoluşsal süreçlerden geçildiği fikrinin yaygın olduğu süreçlerde “Kürt kimliğinin farkındalığı ve inşâsı” anlamında açıktan “Kürtçülük” yapan örgütler çoğalır. Türk, Arap ve diğer kimlikler hakkında suçlayıcı, şüphe uyandırıcı ve kaybedilen kazanımlardan sorumlu tutucu hedef göstermeler ölçeğine gelmiş “Kürtçülük” ise artık Kürt farkındalığı sınırını çoktan aşmış ve bir ideolojik ve devletçi programa yönelmiş demektir.


O zaman şu kritik bir sorudur: Devlet, millet, sistem ve rejim ayakları olan toplumların gelecek masasında bir dosya olarak “Kürtçülük”, “Türkçülük” nasıl müzakere edilecek? Yani hem Türklerin hem Kürtlerin aynı gelecek masasına sahip olması ve bu dört ana unsurda birlikte hareket etmesi için hangi yol haritası üzere olunacağı netleştirilmelidir.


Kritik soru soralım: Suriye’de “federasyon” veya “Butik Kürt Devleti” ihtimali var mı? Var! Ancak bu ihtimal, PKK’dan daha tehlikeli ve çok yönlü olsa da buna da müsaade etmeme kararlılığında olan Türk Devleti’nin Suriye içindeki stratejisini sonuçlandırması gerekiyor. Peki, Türkiye’nin Suriye içindeki stratejisi nedir? 


Tarih boyunca gelecek masası üzerinde müzakereye konu olan her ne varsa mutlaka iki unsuru “simyacı” gibi çözeltici, ayrıştırıcı, analiz edici olarak kullanmıştır: Dil ve din… Yani Kürt ve Kürtçülük dosyası, devlet, millet, sistem ve rejim ayakları üzere olan gelecek masasında ele alındığında dil ve din üzere müzakere edilmektedir.  Dolayısıyla “Kürt Meselesi” gündemi de dil ve din kodları üzerinden analiz edilebilir.


İşte tam da bu bağlamda Avrupa merkezli başlayan ve daha sonra küreselleşen kapitalizm, sekülerizm, laiklik, liberalizm, ulusçuluk, bilimcilik gibi tüm gelişmelerde dil ve din öznelerinin bu gelişmelerde ne kadar rol aldığı ve/ veya bu gelişmelerden etkilendiği ortaya konulmalıdır.


Meselâ küresel ölçeklerdeki söz konusu gelişmeler karşısında “Kürdistan” bölgesinde hangi hazırlıkların yapıldığı ve gelişmelere ilişkin hangi katkıların sunulduğuna baktığımızda dünyanın dikkatini çekecek eğitim, siyaset, savunma sanayii, kültür-sanat, teknoloji ve bilim gibi alanlarda bir çaba-örgütlenme yerine ısrarla “Önce Devlet! Sonra bakarız duruma!” politikasında ısrar edildiği görülmektedir. Ve bu pozisyon alış cesaretinin ana motivasyon kaynağının tek olduğunu görüyoruz: Kürtçe…


Kürdistan bölgesinde dil yani “Kürtçe” başlı başına bir “Ulus Devlet” olma gerekçesi ve hatta sermayesi olarak ileri sürülebilmiştir. Oysa Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’na giren ülkelerin devlet, millet, sistem ve rejim modeli yüzlerce yıllık hafızaya, tecrübeye, tarihsel performansa sahipti. Ancak “Kürdistan” bölgesinde Kürtlerin bu küresel savaşta ne sahada ne de masada “söz sahibi” olacak ve muhatap alınacak bir etkisi/ gücü vardı. Dolayısıyla “Kürdistan” bölgesinde “Kürt Devleti”nden söz açmak ve neredeyse tek sermayesi/ gerekçesi “Kürtçe” kalmış bir konjonktürde örgütlenmek demek, Küresel güçlerin taşeronu/ iş birlikçisi ve uzun süre de politik oyuncağı olmak demekti.


İşte PKK bu taşeronluğu ve politik oyuncak olmayı göze aldı. Neden? Zaman kazanmak için ve “Kürdistan” bölgesinde gelişebilecek Kürt aşiretleri üzerinden oluşacak ittifaklarla bölgesel güç olma müzakerelerini yürütebilecek iklimi oluşturmak için. Peki PKK bu iddiasını nasıl ispatlıyordu? Türk Devleti’ne terör yöntemleriyle saldırmak ve Türk, Kürt ayırmaksızın sivil masum insanları öldürerek… Şimdi böyle bir terör örgütünün “Kürdistan” bölgesinde hayat bulması, kitleselleşmesi ve meşru muhatap olması mümkün müydü? Hayır… Fakat bir ihtimal vardı: Kürtçülüğün yayılması ve özellikle siyâsî, ekonomik örgütlenmenin kuşaklara yayılacak etkide sürmesi… Yani silahlar sustuğunda konuşmaya başlayacak yeni enstrümanların çoğalması. İşte bu oldu! 


PKK’nın siyâsî ve ekonomik ayağı, kuşaklara aktarılacak şekilde örgütlendi. Fakat bu örgütlenme Türkiye’de değil Avrupa’da daha başarılı oldu. Avrupa’da PKK ile simetrik örgütlenmiş ve de gelişmiş bir siyâsî, ekonomik ve hatta kültürel güç oluştu. Yani bir Kandil-Avrupa hattı hep etkin oldu. Dolayısıyla “Kürtçülük, Avrupa’da maya tuttu”dersek, yanlış bir teşhiste bulunmuş olmayız. Peki ya Türkiye’de “Kürtçülük” ne aşamada?



Bu topraklarda Türk-Kürt ve İslâm-Laiklik -Sünni-Alevi alt kırımıyla beraber- üzerinden yürütülen provokasyonların, kavgaların bittiği günleri görmek o kadar zor ki! O günlerin geldiği gün Türkiye küresel ölçekte etkin, bağımsız ve güçlü olmak noktasında inanılmaz mesafeler almış olacak. 


Türkçülük, Kürtçülüğün sebebi mi?


Cumhuriyet’in ilanından bu yana bir türlü çözülemeyen ve tarif edilirken kafa karıştıran en ciddi kırılgan sosyoloji, bizzat “Türkçülük” meselesidir. Yani bu topraklarda “Türkçülük” meselesi henüz rayına oturmuş değildir. Dolayısıyla “Kürtçülüğün ortaya çıkma sebebi Türkçülüktür” tespiti, bizce hem erken hem yanlış bir teşhistir. Neden Türkçülük meselesi rayına oturmuş değil? Bunun iki sebebi var: Osmanlı ve İslâm...


Osmanlı ve İslâm ile barışık olmayan “Osmanlısız ve İslâmsız Türkçülük” gibi oldukça absürd-türedi bir Türkçülük tarifi ve programı uygulanmak istenmiştir. Üstelik bu absürd-türedi Türkçülük için en fazla istismar edilen isim, Atatürk olmuştur. Hatta “Osmanlısız ve İslâmsız Türkçülük” projesi, “Kemalizm” etiketli bir ideoloji ile bir Devlet ve toplum mühendisliği programına taşınmak istenmiştir. Nitekim Osmanlı ve İslâm ile sorunlu bir ideolojinin Kürtlerle ilgili ne yapacağı ortada değil midir?!


O nedenle konuları ele alırken, usulleri, sözlüğü netleştirmek, siyâsî tarihin doğru analiz edilmesi gerekmektedir. Bizce olup bitenleri deşifre edecek en sağlıklı kadraj şudur: Uluslaşmayı tamamlayamamak!


Uluslaşmak seçeneğini ayrıca analize almak lazım ancak Osmanlı’nın dağılış sonrası ve özellikle Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarıyla ortaya çıkan küresel gelişmeler bağlamında birer seçenek hâline gelen “Butik Devlet”, Federatif Devlet” ve “Ulus Devlet” seçenekleri içinde Türkiye Cumhuriyeti için en doğru seçenek “Ulus Devlet” idi. Ancak Ulus Devlet olmanın yolunda “yol kazaları” diyeceğimiz birçok olay yaşandı ve bu uluslaşma tamamlanamadı. Uluslaşmanın tamamlanamayışının en ciddi yol kazası iki yönde, Doğu’da Türk-Kürt, Batı’da ise İslâm-Laiklik ilişkisinde/ etkileşiminde oldu.


Türkiye Cumhuriyeti ile beraber Türk-Kürt ve İslâm-Laiklik konusunda sürekli karşıtlıklar, bölünmüş sosyoloji, ideolojik kamplaşma, çözümsüzlükte ısrar eden politik cepheleşmeler hep var oldu, olmaya da devam ediyor. Bu iki başat konunun ülkeye verdiği maddî-manevî zararın haddi hesabı yok. Küresel güçlerin de en büyük provokasyon sermayeleri bu iki alandır.


Bu topraklarda Türk-Kürt ve İslâm-Laiklik -Sünni-Alevi alt kırımıyla beraber- üzerinden yürütülen provokasyonların, kavgaların bittiği günleri görmek o kadar zor ki! O günlerin geldiği gün Türkiye küresel ölçekte etkin, bağımsız ve güçlü olmak noktasında inanılmaz mesafeler almış olacak. O nedenle “PKK kendini feshetti!” gündemini Türk-Kürt meselesi çözüldü, darısı İslâm-Laiklik meselesine demek, hem çok erken hem de gerçekçi değil. Zaten PKK’nın feshini Türk-Kürt meselesinin gündem dışı kalması diye okumak, iki büyük hata yapmak olur: PKK’yı meşru uluslararası muhatap görmek ve PKK’yı Kürtlerin temsilcisi olarak kabul etmek… PKK ikisi de değil. Peki, PKK ikisi de değilse, nedir?


PKK, “Terörsüz Türkiye” stratejisinde bir uluslararası “ayar bandı” işlevinde ve buradaki ayarın zemini Türkiye değil, Suriye’dir! Yani Suriye’deki gelişmelerle PKK’nın feshi arasındaki ilişki, direkt bir ilişkidir ve bağlamı da Suriye’dedir. O nedenle “PKK’nın feshi” demek “PKK’nın Türkiye’deki yol haritası, yürüdüğü yol bitmiştir!” demektir. Yani PKK kendisini Türkiye’de feshederek Türkiye üzerinde yürüttüğü politikaları bitirmiştir. PKK artık bir Suriye meselesidir. Çünkü PKK son 15 yıldır zaten Suriye Kürtleri ile entegreli yoluna devam etmiştir. Dolayısıyla Öcalan’ın çağrısı ve PKK’nın feshi aslında Türkiye’nin Suriye’deki varlığı, gücü ve yol haritasının doğal bir sonucudur. Çünkü PKK zaten Türkiye içinde varlık gösterebilecek her şeyini yitirmişti ve tüm enerjisini (kaldığı kadar) Suriye’de sürdürmüştü. Nitekim küresel güçler özelde de ABD, kuzey Suriye’deki Kürtleri “DAEŞ ile mücadele” bahanesiyle neredeyse “Butik Kürt Devleti” isteyecek cesarette silahlandırmış ve eğitmişti. Bu şu demektir: PKK’nın feshi Türkiye içinde bir kaçınılmaz sonuç, Suriye içinde ise bir “taktik” gösteridir.


İşte süreci “hassas” kılan ve “Çözüm süreci gibi bu da sonradan karışıklığa düşmesin!”denilme gerekçesi budur. “Ayrılıkçı Kürtçülüğün” silahlı kolu kendini feshetti ancak siyâsî, ekonomik ve kültürel kolu varlığını sürdürüyor ve ayrılıkçı Kürtçülük Kandil-Avrupa hattından çıkıp Suriye-Avrupa hattına dönmüştür.


Nitekim Türk Devlet yetkililerin “Silah bırakmak yetmez, tüm unsurlarıyla ve örgütlenmiş diğer birimleriyle kendini feshetmesi lazım!” denilme sebebi budur. Ancak artık bu “Bütün yönleriyle fesih” faslı Suriye odaklı yürütülmek durumdadır. Dolayısıyla Türkiye Devleti ve tabii Cumhur İttifakı iktidarı PKK konusunu “iç politikadan düşülmüş mesele” diye kayda girse de artık bir “komşu meselesi”ne evrilmiştir. 


O zaman bir kritik soru daha soralım: Suriye’de “federasyon” veya “Butik Kürt Devleti” ihtimali var mı? Var! Ancak bu ihtimal PKK’dan daha tehlikeli ve çok yönlü olsa da buna da müsaade etmeme kararlılığında olan Türk Devleti’nin Suriye içindeki stratejisini sonuçlandırması gerekiyor. Peki, Türkiye’nin Suriye içindeki stratejisi nedir? 


Gözlemimiz odur ki, Türkiye, hızla yarım kalmış uluslaşmasını tamamlarken Suriye’nin de “Ulus devlet” sürecini hızlandırmak ve katkıda bulunmak durumda. O zaman “Ulus Devleti”ni ve uluslaşma sürecini izah etmek gerekiyor.


Suriye için uluslaşma modeli Türkiye mi?


“Ulus Devlet”, bir ideal devlet modeli değil, 21. yüzyılın şartlarının kaçınılmaz seçeneğidir. Özü de sözü de şu sade cümle ile netleştirilebilir: “Tarih boyunca “Kurucu Dil” ve “Kurucu Halk” olmuş ve tarihin akışında bu özelliğini koruyarak 21. yüzyıla gelmiş devletlerin varlığını sürdüreceği ve uluslararası ilişkilerde akredite olacağı devlet modelidir.”


Anadolu’da bu tarif ve gerekçeli karara en uygun düşen kurucu dilin Türkçe ve kurucu halkın Türk halkı olduğu çok net. Dolayısıyla “Türk Devleti” olması pek tabii. Ancak Ulus Devlet’le beraber toplumun da uluslaşması gerekir. Bu ise kurucu dil olan Türkçe’nin resmî dil olmasının kabulüyle Devlet, Türk halkının öncülüğünü de “hakkı teslim” üzere toplumun uluslaşması tamamlanacaktı. Fakat bu kabul, uluslaşma treninin “lokomotif” kısmından ibaretti. Bu lokomotifin çekeceği onlarca değişim, gelişim, etkinleşme, entegrasyon vagonu vardı.


Fakat bir gerçekle yüzleşmemiz gerekiyor: Kemalizm adı altında lokomotif (kurucu dil ve halk ileri sürülerek) yönetimini ele geçirenler uzun bir dönem “Kürtçe yoktur, Kürt halkı diye de bir şey yoktur!” diyerek bin yıldır bu topraklarda konu edilen lokomotife bağlı ve en yakın vagon iken lokomotife en yakın vagonu devre dışı bırakmaya kalktılar. Hatta sadece lokomotif ile yola devam edip tüm vagonlardan kurtulmak istenildi. Ancak vagonu lokomotiften ayırma uygulaması becerilemedi ve hem vagon tam ayrılmadı hem de vagon tek başına kopup yolunu çizemedi. Uluslaşma treni birçok vagonuyla yan yatmaya ve hatta bazı vagon raylarının bir kısmı rayından çıkıp toprakta sürtünmeye başladı. PKK mı? Onlar tren yolcusu bile değillerdi. Hazır durumdan vaziyet çıkarıp trene saldıran terörist oldular!


Dolayısıyla “uluslaşmayı tamamlamak” demek şu demektir: Kurucu dil ve kurucu halk gerçeğini maske olarak kullanıp diğer dilleri ve halkları inkâr politikasını, dilini sonlandırmak ve diğer dillerin ev halklarını kendi dil ve halk oluşlarını yaşanılır kılarken resmî dil olan Türkçe’nin kurucu dil ve kurucu halk olması sebebiyle Devlet’in Türk Devleti olmasının tabii olmasının diğer dil ve halklar tarafından yüzlerce yıldır olduğu üzere, kompleks yapmadan kabulüne dayanmaktadır…


İşte “uluslaşmayı tamamlamak” dediğimiz bu iki ana kabulde hâlâ zorlanma, isteksizlik veya direnme hâlleri var. Ve kuşkusuz bu durumu zora sokan alışkanlıklar, inatçı dayatmalar, terk edilmesini yenilgi sanan bilinçaltı kavgacılıklar var. 


Meselâ “Kurucu Dil” ve “Kurucu Halk” kabulü, “Resmî dil Türkçedir” ve “Devlet, Türk devletidir” kabulünü gerektiriyor. İkisi de uluslararası ilişkilerdeki küresel akreditasyon kuralıdır. Bunu kompleksiz, şartsız, polemiksiz kabul etmek lazım. Uluslaşmanın tamamlanması için bu şart. Ancak bu kabulle ilgili olmayan ve bu kabulün aslî unsuru olmayan bazı hususlar ısrarla gündem kılınarak sürecin tamamlanması erteleniyor veya bilerek ulusallaşmanın tamamlanmaması için bu konular gündem kılınıyor. Peki nedir bunlar? Birçok gündem var… Bunlardan en popüler olan ikisini hatırlatmakla yetinelim. Kürtçülerden bir kesimin “Kürtçe ana dilde eğitim” ve Türkçülerden de bir kesimin “Herkes ‘Ben Türküm’ diyecek!” talepleri. Aslında bu ve buna benzer birçok gündem, işin aslî unsuru değil yani uluslaşmanın tamamlanması için zorunlu değil; ancak yüzyıldır karşılıklı süren kamplaşmalar, oluşmuş şüpheli hafızalar ve gelecek senaryolarındaki “monolog hayaller” sebebiyle iş dönüp dolaşıp bu yan unsurlarda kitleniyor. Politikacılar da sıkıştıkları zaman bu yan unsurlara sığınıyorlar.


Şimdi aynı uluslaşma krizi Suriye’de patlak verecek. Çünkü Suriye’de de kurucu dil Arapça ve kurucu halk Araplar. Dolayısıyla resmî dil Arapça ve ülkenin adının da Suriye Arap Cumhuriyeti olması doğal. Fakat burada da yine Kürtler üzerinden “Kürtçe dilde ana eğitim” gündem yapılmak istenecek ve “Kürdüm!” denilmesine rezerv koyacak Arapçılar çıkabilecektir. 


Ancak Türk Devleti, kendi tarihindeki tecrübelerden yola çıkarak “ulusallaşmasını tamamlayamamış” bir Suriye’nin kendisi için ne kadar riskli unsurlar barındıracağının, kendi topraklarında yüzyıla yakındır süren ve elli yıldır terör yöntemleri kullanan PKK ile mücadele etmişken ve üstelik PKK gidip Suriye’deki Kürtlerle beraber kendini ABD’ye yaslayarak palazlandırmışken, Suriye’nin uluslaşma sürecindeki gecikmenin Türkiye’ye çok ağır bedeller ödettireceğinin gayet farkında.


Ancak Türkiye’nin Suriyeli göçmenlerle ilgili politikaları, Kuzey Suriye’de konuşlanmış askerî varlığı ve küresel diplomasi ve güvenlik-istihbarat performansı “Şimdilik kontrol bizde!” enerjisinde. Nitekim Öcalan’ın çağrısı ve PKK’nın kendini feshettiğini duyurması bu kontrolün meyvelerinden. Ancak bu süreci, bir “sonuç meyvesi” değil de bir “başlangıç tohumu” olarak algılamak lazım. O nedenle bu tohumun büyümesi, çiçek açması, filizlenip boy vermesi için daha çok zaman ve iş var! 


Bu bağlamda Öcalan’ın çağrısını ve PKK’nın fesih kararını, 2028 seçimlerine yönelik bir iç politika taktiği olarak görmek ve göstermek, ya tarihi okuyamamak veya politik hasetçiliktir. Oysa Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Sayın Bahçeli’nin bu süreçteki tarihî rolü “reel politik” kadrajdan değil “küresel stratejiler”den okunmalıdır.


Bu süreçte en çok merak edilen bir pazıl parçası kaldı: DEM Partisi…


Çözüm sürecinde “Siyasallaşmış Kürtçülük mü, ayrılıkçı isyan mı?” yol ayrımında PKK’nın korkusundan ve uluslaşmaya katkıda cesaretsizlikten ötürü yan çizen ve o dönem FETÖ’nün tuzağına da gelen parti yönetimi ve seçmen sosyolojisi, şimdi kâğıt üstünde de olsa “Uluslaşmayı Tamamlayan Kürtler” sosyolojisinin önünü açan “Demokratikleşmiş Kürtçülük” fırsatını yakaladı. Bu fırsatın nasıl değerlendireceğini ise zaman gösterecek. Fakat Türk Devleti, kararlı: Yarım kalan uluslaşma programı başlamıştır!