Türkiye’nin Kıbrıs tezlerinde tarihî kökenler, güncel duruş ve çözüm önerileri

Türkiye’nin Kıbrıs politikası, Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras alınan tarihî bağlar ile günümüzün karmaşık jeopolitik koşullarının bir araya gelmesiyle şekillenmiştir. 1960 antlaşmalarıyla kurulan ortaklık cumhuriyetini ve anayasal düzeni muhafaza etme çabaları ön planda yer almıştır. 1974 Barış Harekâtı sonrasında ortaya çıkan fiili durum ve Kıbrıslı Türklerin güvenliğini sağlama hedefi, politikanın temel unsurlarından biri olmuştur. Günümüzde ise Doğu Akdeniz’deki jeopolitik değişimler ve enerji kaynakları üzerindeki rekabet, Türkiye’nin Kıbrıs politikasını, Kıbrıslı Türklerin egemen eşitliğine dayalı iki devletli çözüm yaklaşımını kararlılıkla savunma yönünde şekillendirmiştir.

KIBRIS meselesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasında stratejik önemi ve tarihî arka planı nedeniyle bir “millî dâvâ” olarak özel bir konuma sahiptir. Akdeniz’in doğusunda, Anadolu’nun jeolojik bir uzantısı olarak sahip olduğu stratejik coğrafî konum, adayı hem Türkiye’nin güvenliği hem de güç dengelerinin korunması açısından son derece önemli hâle getirmektedir.

Türkiye’nin Kıbrıs politikasının temellerini anlamak, adanın jeostratejik önemine ve uzun yıllara dayanan tarihî bağlara kapsamlı bir bakışı gerekli kılar. Kıbrıs’ın 1571’de Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethi, adanın kaderinde bir dönüm noktası olmuştur. Bu fetihle birlikte ada, jeolojik olarak olduğu gibi siyâsî ve demografik olarak da Anadolu’nun doğal bir uzantısı hâline gelmiştir. Osmanlı yönetimi, adanın bayındırlığını sağlamak ve demografik dengeyi kurmak amacıyla Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden Türk ailelerini adaya yerleştirmiştir. Osmanlı’nın “Millet Sistemi” uygulaması sayesinde adadaki Ortodoks Rum toplumu, Venedik döneminde maruz kaldığı baskılardan kurtularak dinî ve kültürel özerkliğe kavuşmuştur. Bu dönem, adada iki ayrı toplumun kök saldığı ve bir arada yaşadığı yapının temelini atmıştır.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından, 4 Haziran 1878’de imzalanan antlaşma ile adanın yönetimi, Osmanlı mülkiyeti saklı kalmak kaydıyla, “geçici” olarak İngiltere’ye devredilmiştir. Bu devir, adadaki Türk-Rum dengesini Türkler aleyhine bozmaya başlamış; İngiliz idaresi, Türkleri idari mekanizmalardan uzaklaştırırken Rumları ön plana çıkarmıştır. I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın Almanya’nın yanında yer alması üzerine İngiltere, 5 Kasım 1914’te adayı tek taraflı olarak ilhak etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması’nın 20. maddesiyle bu ilhakı tanısa da Türk delegasyonu, adanın geleceğine dair tüm söz hakkından feragat anlamına gelecek bir ibarenin 16. maddeden çıkarılmasını sağlamış, böylece Türkiye’nin adanın nihai statüsü konusunda “ilgili taraf” olma hukuki statüsünü korumuştur.

1950’li yıllar, adada Rumların Yunanistan’a ilhakı hedefleyen “Enosis” ve buna karşılık Türklerin adanın bölünmesini savunan “Taksim” tezlerinin şiddetle çatıştığı bir döneme sahne olmuştur. Bu gerilim, Albay Grivas liderliğindeki Rum terör örgütü EOKA’nın 1 Nisan 1955’te başlattığı kanlı eylemlerle tırmanmıştır. EOKA, İngiliz hedeflerini ve adadaki Türk varlığını sindirmeyi, yok etmeyi amaçlayan saldırılar düzenlemiştir. Bu teröre karşı Kıbrıslı Türkler, önce Volkan, ardından daha organize bir yapı olan Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) ile direniş göstermiştir.

Bu kanlı süreç, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin diplomatik çabalarıyla 1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları’na ve nihayetinde 16 Ağustos 1960’ta bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşuna yol açmıştır. Bu yeni devletin yapısı, adadaki iki toplumun ortaklığına dayanıyordu:

• Kurucu Antlaşmalar: Devletin statüsü, Garanti, İttifak ve Kuruluş Antlaşmaları ile güvence altına alınmıştır. Özellikle Garanti Antlaşması, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’ye adanın bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve anayasal düzenini koruma hakkı ve sorumluluğu vermiştir.

• 1960 Anayasası: İki toplumlu devlet yapısı, hassas güç paylaşımı mekanizmaları üzerine kurulmuştu. Bu mekanizmalar arasında Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısına tanınan veto hakkı, kamu görevlerinde yüzde 30 ve orduda yüzde 40’lık Türk kotası gibi hükümler yer alıyordu. Ancak bu yapı, Rum tarafının ortaklığı bir basamak olarak görmesi nedeniyle en başından itibaren kırılgandı.

• Krizin Patlak Vermesi: Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios, 30 Kasım 1963’te, Türk toplumunun kurucu ortaklık haklarını ortadan kaldırmayı hedefleyen anayasanın 13 maddesini değiştirme teklifini sundu. Bu teklifin Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafınca reddedilmesi üzerine, Rumlar “Akritas Planı” olarak bilinen etnik temizlik planını uygulamaya koydu. 21 Aralık 1963’te başlayan ve tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen saldırılarla yüzlerce Türk katledildi, 103 Türk köyü boşaltıldı. Türk Alayı’nda görev yapan Tabip Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi ve üç küçük çocuğunun evlerindeki banyo küvetinde vahşice katledilmesi gibi trajik olaylar, şiddetin toplum üzerindeki büyük etkisini açıkça ortaya koymuştur. Kıbrıslı Türkler, devletin tüm organlarından zorla dışlanarak adanın yüzde 3’lük bir bölümünde yaşamak zorunda kalmışlardır. 1963 yılındaki bu an, ortaklık cumhuriyetinin fiilen sona erdiği ve adada yarım asırdan uzun süredir iki ayrı, kendi kendini yöneten toplumun var olduğu yönündeki güncel Türk tezinin tarihî dayanağını oluşturmaktadır.

Adadaki kriz, 15 Temmuz 1974’te Yunanistan’daki askerî cunta tarafından desteklenen Nikos Sampson liderliğindeki darbeyle zirveye ulaştı. Darbeciler, “Kıbrıs Elen Cumhuriyeti”ni ilan ederek ENOSİS hedefini nihai olarak gerçekleştirmeyi amaçlıyordu. Bu darbe, adadaki anayasal düzeni tamamen ortadan kaldırmış ve Kıbrıslı Türklere yönelik topyekûn bir imha tehdidi oluşturmuştur.

Bu gelişmeler karşısında Türkiye, diplomatik yollarla çözüm arayışları sonuçsuz kalınca, 1960 Garanti Antlaşması’nın 4. maddesinin kendisine tanıdığı garantörlük hakkını kullanma kararı almıştır. Bu madde, garantör devletlere, anayasal düzenin bozulması ve ortak hareket etme imkânının bulunmaması durumunda tek taraflı müdahale hakkı tanımaktaydı. Türkiye, 20 Temmuz 1974’te başlattığı bu harekâtı, Rum-Yunan tarafının “işgal” nitelemesine karşılık, anayasal düzeni yeniden tesis etme ve adadaki Türk toplumunun can güvenliğini sağlama amacı taşıyan meşru bir “barış harekâtı” olarak savunmuştur.

1974 müdahalesi, demografik yapıda önemli değişikliklere neden olmanın ötesinde, Türkiye’nin sonraki politikalarının şekillendirileceği yeni bir jeopolitik temel oluşturmuştur. Bu süreç, hedefi hasım bir devlet içerisindeki bir azınlığın korunmasından, kendi kendini yöneten bir yapının güvence altına alınmasına dönüşmüştür.


Yarım asır süren federasyon temelli çözüm arayışlarının, Rum tarafının uzlaşmaz tutumu nedeniyle sonuçsuz kalması, Türkiye’yi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni, sahadaki mevcut duruma uygun olarak egemen eşitlik temelinde iki devletli çözüm modelini benimsemeye sevk etmiştir.


İki Devletli Çözüm ve Doğu Akdeniz Jeopolitiği

Kıbrıs sorunu, 2000’li yıllardan itibaren yalnızca iki toplum arasındaki bir anayasal düzen meselesi olmaktan çıkmış, Doğu Akdeniz’de keşfedilen zengin hidrokarbon yataklarıyla birlikte enerji alanında yaşanan rekabet ve jeopolitik güç mücadelesinin merkezine oturmuştur. Türkiye’nin güncel Kıbrıs politikası ve “İki Devletli Çözüm” tezi, bu yeni jeopolitik bağlamda şekillenmiştir. 

Yarım asra yakın süren ve “İki Kesimli, İki Toplumlu Federasyon” modelini temel alan müzakerelerin başarısızlığı, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) adadaki fiili duruma ve sosyolojik gerçeklere daha uygun bir model olan “İki Devletli Çözüm”ü benimsemeye yöneltmiştir. Bu politikanın temel argümanları şunlardır:

1. Adada 1963’ten beri fiili bir ayrılık mevcuttur ve iki toplum kendi kendini yönetmektedir.

2. Kalıcı bir çözüm, ancak iki toplumun egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsünün tanınmasıyla mümkündür.

3. Her iki halkın da kendi kaderini tayin hakkı bulunmaktadır.

İki Devletli Çözüm tezi, Rum tarafının uzlaşmaz tutumuna ve adanın doğal kaynaklarını tek taraflı olarak sahiplenme girişimlerine karşı geliştirilmiş stratejik bir yanıttır.

2000’li yılların başından itibaren Doğu Akdeniz’de keşfedilen zengin hidrokarbon yatakları, Kıbrıs sorununu “karadan denize taşımıştır”. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), adanın tek meşru temsilcisi olduğu iddiasıyla Mısır ve İsrail gibi ülkelerle tek taraflı Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) antlaşmaları imzalayarak hem Türkiye’nin kıta sahanlığı haklarını hem de Kıbrıslı Türklerin doğal kaynaklar üzerindeki eşit haklarını gasp etme yoluna gitmiştir. Türkiye, bu duruma hukukî-diplomatik iddialaşma, sahada güçlü bir donanma varlığı ve yeni ikili anlaşmalar yoluyla stratejik yeniden hizalanmayı bütünleştiren üç ayaklı bir stratejiyle yanıt vermiştir:

• Hukukî ve diplomatik karşı hamleler: Türkiye, kendi kıta sahanlığı sınırlarını Birleşmiş Milletler’e (BM) sunduğu notalarla kaydettirmiş ve 2011’de KKTC ile Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Antlaşması’nı imzalayarak hukukî bir zemin oluşturmuştur.

• Sahadaki varlık: Türkiye, haklarını korumak amacıyla kendi sismik araştırma ve sondaj gemilerini (Fatih, Yavuz, Oruç Reis vb.) Akdeniz Kalkanı Harekâtı ile koruma altına alarak bölgeye göndermiş ve sahada fiili bir durum oluşturmuştur.

• Stratejik Anlaşma: Türkiye’nin en önemli hamlesi, 27 Kasım 2019’da Libya ile imzaladığı “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” olmuştur. Bu anlaşma, Yunanistan ve GKRY’nin Doğu Akdeniz’de kurmaya çalıştığı enerji hattını yarmış ve Türkiye’nin “Mavi Vatan” doktrini çerçevesinde bölgedeki egemenlik haklarını perçinlemiştir.

Uluslararası aktörlerle ilişkilerde Kıbrıs faktörü

Kıbrıs meselesi, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde belirleyici bir rol oynamaya devam etmektedir:

• Avrupa Birliği (AB): Kıbrıslı Rumların Annan Planı’nı reddetmesi bir dönüm noktası olarak değerlendirilemez; asıl dönüm noktası, bu ret karşılığında ödüllendirilmeleridir. Sadece bir hafta sonra, 1 Mayıs 2004 tarihinde, Avrupa Birliği tüm adayı temsilen “Kıbrıs Cumhuriyeti”ni tam üye olarak kabul etmiştir. Bu eylem, eş zamanlı olarak Kıbrıs Rum tarafının uzlaşmazlığını onaylamış, sorunu AB’nin kalbine ithal etmiş ve Kıbrıs Rum tarafına Türkiye’nin stratejik çıkarları üzerinde bir veto hakkı tanımıştır. Türk ve Kıbrıs Türk politika yapıcıları için bu durum, federasyon modelinin ve AB’nin dürüst bir arabulucu rolünün güvenilirliğini geri dönülmez bir şekilde yok etmiştir.

• Birleşmiş Milletler (BM): Siyâsî asimetrinin temelini, 4 Mart 1964 tarihli 186 sayılı BM Güvenlik Konseyi Kararı oluşturmaktadır. Kıbrıslı Türklerin devlet mekanizmasından zorla uzaklaştırılmasının ardından, yalnızca Kıbrıs Rum yönetimini meşru “Kıbrıs Hükûmeti” olarak tanıyan bu karar, siyâsî eşitliğe dayalı bir ortaklık için yapılan sonraki tüm müzakerelerin önünde bir engel oluşturan statüko dengesizliğine yol açmıştır. BM Barış Gücü’nün (UNFICYP) varlığı ise, çözümü teşvik etmek yerine fiili bölünmüşlüğü kalıcı hâle getirdiği yönünde eleştirilmektedir.

• Yunanistan: Yunanistan’ın ENOSİS hedefinden vazgeçmemesi ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin maksimalist politikalarını koşulsuz bir şekilde desteklemesi, Türkiye ile ikili ilişkilerdeki temel gerilim unsurlarından birini oluşturmaktadır.

15 Kasım 1983’teki kuruluşundan bu yana uluslararası toplum tarafından uygulanan haksız izolasyonlara maruz kalan KKTC, tanınma mücadelesini sürdürmektedir. Bu mücadelede İslâm İşbirliği Teşkilatı’nda (İİT) “Kıbrıs Türk Devleti” adıyla gözlemci statüsü elde edilmiştir. Ancak en kritik gelişme, 11 Kasım 2022’de KKTC’nin Türk Devletleri Teşkilatı’na (TDT) anayasal adıyla gözlemci üye olarak kabul edilmesi olmuştur. Bu adım, KKTC’nin uluslararası görünürlüğünü artırması ve iki devletli çözüm tezini güçlendirmesi açısından “tarihî bir dönüm noktası” olarak kabul edilmektedir. Bu hamle, uluslararası hukukta devlet tanımaya ilişkin “açıklayıcı teori”den faydalanan iki devletli stratejinin bir köşe taşıdır. TDT, KKTC ile bir devlet aktörü olarak ilişki kurarak, devlet olmanın de facto gerçekliğine -belirli bir toprak, nüfus ve egemen otorite- uluslararası bir platform sağlamakta ve böylece BM’deki de “jure” tanınma açmazını aşmaktadır.

Türkiye’nin Kıbrıs politikası, artık salt bir güvenlik ve statü meselesi olmaktan çıkıp, enerji jeopolitiği ve proaktif diplomasi ekseninde çok boyutlu ve dinamik bir stratejiye dönüşmüştür.


Kıbrıs meselesinin çözümünün geleceği, adadaki iki toplumun kararlılığı kadar Doğu Akdeniz’de oluşan yeni güç dengelerine de doğrudan bağlıdır. İki devletli çözüm yaklaşımının benimsenmesi, sorunun temel yapısını önemli ölçüde değiştirmektedir… 


Çözüm önerileri ve diplomatik perspektifler

Kıbrıs sorununa çözüm bulma çabaları, yarım asrı aşan bir müzakere geçmişine dayanmaktadır. Bu süreçte masaya sunulan çeşitli çözüm modelleri, tarafların temel pozisyonlarındaki önemli farklılıklar nedeniyle sonuç vermemiştir. 

Uzun yıllar boyunca BM parametrelerinin temelini oluşturan çözüm modeli, “iki kesimli, iki toplumlu federasyon” olmuştur. Bu model, adada siyâsî eşitliğe dayalı iki kurucu devletin (Türk ve Rum) sınırlı yetkilere sahip bir federal çatı altında birleşmesini öngörmekteydi. Bu modelin en somut ve kapsamlı örneği, 2004 yılında referanduma sunulan “Annan Planı” idi. Plan, Kıbrıslı Türklerin yüzde 64,9 oranında “evet” oyuyla kabul etmesine karşın, Kıbrıslı Rumların yüzde 75,8 gibi ezici bir çoğunlukla “hayır” demesiyle başarısızlığa uğramıştır.

Bu sonuç, federasyon modeline olan inancı temelden sarsmıştır. Rumların reddi, adanın zenginliğini ve uluslararası alanda tanınan “Kıbrıs Cumhuriyeti” unvanını Türklerle paylaşmaya yanaşmadıkları ve Türklerin siyâsî eşitliğini kabul etmedikleri yönündeki tezi güçlendirmiştir. Bu tarihten sonra yapılan tüm federasyon görüşmeleri, Rum tarafının bu temel pozisyonunu değiştirmemesi nedeniyle sonuçsuz kalmıştır.

İki devletli çözümün savunulması, bu nedenle Ankara ve Lefkoşa tarafından maksimalist bir açılış pozisyonu olarak değil, yarım asırlık federal müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanması ve Kıbrıs Rum tarafının siyâsî eşitliği kabul etme konusundaki isteksizliğinin açık bir şekilde ortaya çıkması üzerine şekillenen bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. Bu modelin uygulanabilirliği ve stratejik sonuçları şu başlıklar altında değerlendirilebilir:

• Uluslararası tanınma: KKTC’nin Türk Devletleri Teşkilatı’na gözlemci üye olarak kabul edilmesi gibi adımlar, iki devletli çözümün uluslararası alanda zemin kazanmasını sağlamaktadır. Bu tür adımlar, KKTC’nin tanınma sürecini hızlandırarak modeli daha uygulanabilir kılabilir.

• Ekonomik sürdürülebilirlik: Modelin başarısı, KKTC’ye uygulanan haksız ekonomik, ticarî ve sosyal izolasyonların kaldırılmasına bağlıdır. İzolasyonların kalkması, KKTC ekonomisinin kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak ve çözümün sürdürülebilirliğini artıracaktır.

• Doğu Akdeniz enerji denklemindeki rolü: İki egemen devletin varlığı, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının ve hidrokarbon kaynaklarının paylaşımı konusunda daha net, adil ve kalıcı bir anlaşmaya varılmasını kolaylaştırabilir. Bu durum, bölgedeki enerji kaynaklı gerilimleri azaltma potansiyeli taşımaktadır.

Bugüne kadar BM arabuluculuğunda yürütülen liderler görüşmeleri gibi diplomasi süreçleri, temel olarak statü ve egemenlik paylaşımı konusundaki uzlaşmazlık nedeniyle başarısız olmuştur. Rum tarafının “sıfır asker, sıfır garanti” talebi ve Türk tarafının siyâsî eşitlik ısrarı, müzakereleri kilitlemiştir. Lokmacı Sınır Kapısı’nın açılması gibi güven artırıcı önlemler, toplumlararası temasları artırması açısından değerli olsa da siyâsî bir çözüm olmadan tek başlarına kalıcı bir barış sağlamakta yetersiz kalmıştır.

İki devletli çözümün kabulü, sorunun taraflarını “ortaklık kurmaya zorlanan hasımlar” olmaktan çıkarıp, birbirinin egemenliğini tanıyan “iki eşit komşu devlet” konumuna getirebilir. Bu yeni zemin, karşılıklı saygıya dayalı daha sağlıklı bir diyalog ve iş birliği ortamı oluşturarak adada ve bölgede istikrarın önünü açabilir.

Kıbrıs’ta kalıcı bir çözümün anahtarı, artık denenmiş ve başarısız olmuş modellerde ısrar etmek yerine, sahadaki gerçekliği tanıyan ve iki halkın iradesini esas alan yeni bir diplomatik çerçeve oluşturmaktan geçmektedir.

Sonuç

Türkiye’nin Kıbrıs politikası, Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras alınan tarihî bağlar ile günümüzün karmaşık jeopolitik koşullarının bir araya gelmesiyle şekillenmiştir. 1960 antlaşmalarıyla kurulan ortaklık cumhuriyetini ve anayasal düzeni muhafaza etme çabaları ön planda yer almıştır. 1974 Barış Harekâtı sonrasında ortaya çıkan fiili durum ve Kıbrıslı Türklerin güvenliğini sağlama hedefi, politikanın temel unsurlarından biri olmuştur. Günümüzde ise Doğu Akdeniz’deki jeopolitik değişimler ve enerji kaynakları üzerindeki rekabet, Türkiye’nin Kıbrıs politikasını, Kıbrıslı Türklerin egemen eşitliğine dayalı iki devletli çözüm yaklaşımını kararlılıkla savunma yönünde şekillendirmiştir.

Bu süreçte Türkiye’nin Kıbrıs politikasında bazı unsurlar süreklilik gösterirken, bazı alanlarda belirgin bir değişim yaşanmıştır. Sürekliliğin temelinde, Kıbrıslı Türklerin can ve mal güvenliğinin sağlanması ile adanın Türkiye’nin ulusal güvenliği açısından taşıdığı stratejik önemin değişmezliği bulunmaktadır. Bununla birlikte, çözüm modeline yönelik yaklaşımda önemli bir farklılık ortaya çıkmıştır. Yarım asır süren federasyon temelli çözüm arayışlarının, Rum tarafının uzlaşmaz tutumu nedeniyle sonuçsuz kalması, Türkiye’yi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC), sahadaki mevcut duruma uygun olarak egemen eşitlik temelinde iki devletli çözüm modelini benimsemeye sevk etmiştir.

Kıbrıs meselesinin çözümünün geleceği, adadaki iki toplumun kararlılığı kadar Doğu Akdeniz’de oluşan yeni güç dengelerine de doğrudan bağlıdır. İki devletli çözüm yaklaşımının benimsenmesi, sorunun temel yapısını önemli ölçüde değiştirmektedir: Bu durum, meselenin çözümsüz bir iç anayasal sorun (“başarısız devlet” müzakeresi) olmaktan çıkıp, iki komşu devlet arasında iş birliği veya rekabet unsurlarını barındıran, standart ancak karmaşık bir uluslararası ilişki boyutuna taşınmasını sağlamaktadır. Bu yeni perspektif, bölge istikrarı açısından hem önemli fırsatlar hem de dikkatle yönetilmesi gereken riskleri beraberinde getirmektedir.

---------------------------

Kaynakça

AB Adalet Divanı. (1994). Case C-432/92. https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/PDF/?uri=CELEX:61992CJ0432

Akgönül, S. (2007). Türkiye Rumları: Ulus-Devlet Çağından Küreselleşme Çağına Bir Azınlığın Yok Oluş Süreci. İletişim Yayınları.

Akgün, S. (2023). The Relationship between the Turkish Republic of Northern Cyprus and the Organization of Turkish States in the Framework of the Concept of Recognition in International Law. Sakarya Üniversitesi Türk Akademi Dergisi, 2(1), 48-60.

Akın, İ. F. (2005). Annan Planı’nın reddinin siyasi, ekonomik ve hukuki sonuçları. Kıbrıs Laboratuvarı, 47-52.

Alasya, H. F. (1975). Kıbrıs ve Kıbrıs Türkleri. D. Manizade (Ed.), Kıbrıs dün, bugün, yarın içinde. Yaylacık Matbaası.

Arsava, A. F. (1996). Kıbrıs Sorununun Uluslararası Hukuk Açısından Değerlendirilmesi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Prof. Dr. Oral Sander’e Armağan, (1-4), 43-51.

Atakol, K. (2006). Kıbrıslı Türkler ve Rumlar ayrılıkları kalıcı mı? (2. baskı). Toplumsal Dönüşüm Yayınları.

Atun, A. F. (2008). Kıbrıs’ın jeostratejik ve jeopolitik önemi. TESAM Kültür Yayınları.

Bağcı, H. (2007). Türk Dış Politikası’nda 1950’li Yıllar (3. bs.). ODTÜ Yayıncılık.

Bayraktar, D., & Akarçay, E. (2018). Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’deki Son Uluslararası Gelişmeler Işığında Değişen Türkiye, ABD ve NATO Politikaları. Anadolu Strateji Dergisi, 2(2), 55-70.

Çelik, V., & Çelebi, İ. (2020). 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşundan 2004 Annan Planı’na kadar olan süreçte Kıbrıs meselesi. Ekonomi İşletme Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Dergisi (JEBPIR), 6(2), 168-193.

Demir, N. (2005). Avrupa Birliği Türkiye İlişkilerinde Kıbrıs Sorunu. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 15(1), 347-367.

Doğan, N. (2002). Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği Kararlarında Kıbrıs Sorunu. Akdeniz Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, (4), 84-106.

Eker, K. (2020). Doğu Akdeniz. M.C. Oğultürk & G. Şahin (Ed.), Jeopolitik düşünce büyük güçler ve Türkiye içinde (ss. 371-411). Yeditepe Yayınları.

Erim, N. (1975). Bildiğim ve Gördüğüm Ölçüler İçinde Kıbrıs. Ajans Türk Matbaa Sanayi.

Eroğlu, H. (1975). Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Kıbrıs Barış Harekâtı. Emel Matbaası.

Fırat, M. (1997). 1960-1971 Arası Türk Dış Politikası ve Kıbrıs Sorunu. Siyasal Kitabevi.

Fırat, M. (2001). Yunanistan’la İlişkiler. B. Oran (Ed.), Türk Dış Politikası, Cilt I. İletişim Yayınları.

Gönlübol, M. (1982). Olaylarla Türk Dış Politikası Cilt: 1 (1919-1973) (5. bs.). Ankara Üniversitesi Siyasi Bilgiler Fakültesi Yayınları.

Gülen, A. (2012). İnönü Hükümetleri’nin Kıbrıs Politikası (1961-1965). Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, 50, 389-428.

Günar, A. (2020). Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (Kıbrıs Cumhuriyeti’nin) Avrupa Birliği Üyeliğinin Kıbrıs Sorununa Etkisi. Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, 37, 95-118.

Gürel, Ş. S. (2020). Kıbrıs tarihi 1878-1960 kolonyalizm, ulusçuluk ve uluslararası politika (1. baskı). İmge Kitabevi.

Hasgüler, M., & Uludağ, M. B. (2007). Kıbrıs’ta statüko ve çözüm politikaları. Alfa Yayıncılık.

İsmail, S. (1998). 150 Soruda Kıbrıs Sorunu. Kastaş Yayınları.

Özersay, K. (2002). Kıbrıs Sorunu Hukuksal Bir İnceleme (2. Baskı). Ankara.

Sarıca, M., Teziç, E., & Eskiyurt, Ö. (1975). Kıbrıs Sorunu. İstanbul Üniversitesi Yayınları.

Sönmezoğlu, F. (2006). II. Dünya Savaşı’ndan Günümüze Türk Dış Politikası. Der Yayınları.

Şahoğlu, H. V. (2023). Başarısız Bir Birleşmiş Milletler Misyonu: Kıbrıs. AUSBD, 6(11), 1-12.

Tepealtı, F. (2023). Deniz yetki alanlarının paylaşım sorunu ve Türkiye. Pegem Akademi.

TOPBAŞ, Z. (2025). Türkiye’nin Kıbrıs Politikası: Geçmişten Bugüne Dış Güvenlik ve Politika. Evliya Çelebi Siyasal Bilimler Dergisi, 2, 16-23.

Uçarol, R. (2008). Siyasi Tarih (1789-2001) (7. bs.). Der Yayınları.

Uslu, N. (2000). Türk-Amerikan İlişkilerinde Kıbrıs. 21. Yüzyıl Yayınları.

Vatansever, M. (2010). Kıbrıs Sorununun Tarihi Gelişimi. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 12(Özel Sayı), 1487-1530.