TÜRKİYE Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunu, belki daha doğru biçimde bazı ilim insanlarının beyanlarıyla Türk Devleti’nin yeni formunun ilân edilişini anlatan veya Türkiye’nin geride bıraktığı yüz sene öncesinden bugüne değin yaşadığı serencama dayanan yazılı ve görsel belgesellerde, o ilk yıllardan bahsedilen cümleler “Genç Türkiye” şeklinde bir tarife başvurur.
Meselâ “O günlerde genç Türkiye için yokluk kaçınılmazdı” veya “Genç Türkiye, kalkınma planı bakımından bir atılım hamlesi yapmıştı” tarzındaki pek çok cümlede bu ifadeye yer verilirdi.
Malûm, insan için doğum ile dört yaş kadar arası bebeklik, dört ile on iki yaş arası çocukluk, on iki ile kırk yaş arası gençliğin birkaç aşaması, kırktan sonrası da kademeli bir şekilde ihtiyarlık olarak algılanır. Ancak insan, fani... Yani ölümlü... Bir de bunun bilimsel çerçevede bir öngörülebilirliği mevcut. Yani belli bir yaşa gelince ille de o son gelecek…
Buradan devletler mevzuuna bakınca görülür ki, kalıplı bir izah ile devletler de insanlar gibi doğar, büyür ve ölürler. Ancak devlet, bebeklik, çocukluk, gençlik ya da ihtiyarlık (daha doğrusu yaşlılık) devri geçirmez. Yani devletin ne zaman bebek, ne zaman çocuk, ne zaman genç, ne zaman orta yaşlı, ne zaman ihtiyar olduğu kestirilemez. Bunu kestirememek doğaldır, zira kaç yaşında öleceği kestirilemez.
Meselâ Devlet-i Âli’nin son dönemi için Fransızlar “Hasta Adam” demişler ama “Yaşlı Adam” dememişler. Böyle de söyleyebilirlerdi fakat tercih etmemişler. Zira kadim devletçilik kültünde devlet yaş almaz, daima gençtir. Hastalık olur, ama şifa da olur. Kaldı ki bunu libas değiştirerek gösterir. Devlet tarz değiştirir, zaman değiştirir, mekân değiştirir, ama isim değiştirmez.
Düşünelim… “Osmanlı Devleti 1299’da kuruldu” diyoruz da, akademi, “Bu tür bir cümleye başvurmak, bilimsel kategorizasyona yardımcı olmak içindir” diyor. Yani akademi, hâdisenin daha kolay anlaşılması için bir tabakalandırma, sınıflandırma yapar. Öyle ya, Selçukluların güdümündeki topraklarda “Beylikler Dönemi” başlar ve bu dönem ilerlerken, bir süre sonra bölgesinde artık tek başına bir statü sahibi olduğunu belirtmek için tarih bilimi o sürece “Osmanlı Devleti” ismini verir. Bu tür bir yapılandırmayı Asya’daki Bozkır Türklerinin devletleri için de görürüz, Roma’da da görürüz, daha eskiye gidince Sümerlerde de, Hititlerde de görürüz…
Kendini dönüştüren insanla devlet de dönüşür, gelişir ya da çamura batar; ama bebeklik geçirmez, ihtiyarlamaz. O gençtir. İstenen şudur: Genç bilinen demir işlesin, işleyen demir ışıldasın... Ama görünen manzara böyle değilse yani demir işlemiyor ve dolayısıyla ışıldamıyorsa, her yönüyle genç görünüp genç bilinmesi gereken o “şey”, paslanmış ve işe yaramaz hâlde gibi algılanabilir. Pası söküp işleyecek hâle getirmek, insanî dönüşümü sağlamakla mümkündür.
Türkiye, 1923 yılında dünya kamuoyuna ilân edilip de resmî bakımdan kabul gördüğü günden beridir Kadim Türk Devleti’nin diğer teşkilâtlandırdığı organizasyonlar gibi fakat en önemli merkez unsuru olarak, Anadolu’yu da sahiplenen o genç mekanizmanın adresidir ve yüz yıllık serüveninin son yirmi yılında en yüksek cereyanlı metamorfozunu gerçekleştirmiştir. Bunun için yüklendiği aşılanma, üzerindeki pası, ölü toprağını ya da çamuru atmak adına en ciddî hamledir. Bu hamlenin bugünkü tezahürü ise, onu son kırk yılda savunma ve güvenlik stratejileri bakımından özellikle zinde tutan terör meselesiydi.
Son aylarda Türkiye’nin döndüğü “terörsüzlük” virajı, silahlı terörün son bulması ve ekonomik planda yıllar yılı milyarlarca dolarını bu başlığa aktarmak açısından çok büyük bir masraftan kurtulmaya vesile olacaktır. Peki, “Terörsüz Türkiye” sloganıyla anlaşılması gereken, sadece bu masraftan kurtulmak mı olmalıdır? Ya ahlâk terörü?!
Ahlâk terörünü bitirmenin en önemli yolu olan insanî zihniyet dönüşümünü bu süreçte eş zamanlı olarak sağlamak ve “Terörsüz Türkiye” sloganının atıldığı senenin Türkiye’de “Aile Yılı” ilân edildiğine dikkat etmek son derece önemli bu yüzden. Zira Türkiye’nin gençlik aşısı, asıl nüfus bakımından Avrupa’nın yaşadığından daha derin bir çukura batmaktan kurtulmakla vurulabilir. Ticaretin, ekonominin, savunmanın ve diplomasinin merkezi olma yolunda emin adımlarla ilerleyen Türkiye’nin, “İnsanı yaşat ki Devlet yaşasın” şiarına “İnsan genç kalsın ki Devlet de genç kalsın” şiarını ekleyerek yeniden odaklanması şarttır.
--------------
ÇIFIT TAKTİĞİ
Siyonistler kadınları
özellikle vuruyor
Planları nüfusu
yok etmeye kuruyor
En kökten çözümü
uyguluyor kâfir
Doğuranı öldürerek
soylarını kırıyor
Celâlî



