TÜRKİYE’de 28 Şubat post-modern darbesinin 2001 yılında patlak veren ekonomik krize etkisi hakkında konuşmayız pek. Ancak bu sürecin o günlerden bu günlere finansal, toplumsal ve ahlâkî pek çok alanı doğrudan ilgilendirdiğini ve etkilediğini görmemiz gerekiyor.
1997’deki 28 Şubat süreci (1997), “post-modern darbe” olarak adlandırılan, askerî ve sivil bürokrasinin ortaklaşa hükümet üzerinde baskı kurarak politik yönlendirmelerde bulunduğu bir dönemdi. Bu süreç, sadece siyâsî değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal etkileriyle de Türkiye’yi derinden etkilemişti. Bu anlamda 28 Şubat’ın 2001 ekonomik krizine etkisini daha iyi anlamak için bazı temel bağlantıları incelememiz gerekiyor.
28 Şubat süreci, bilindiği gibi Refah-Yol iktidarının düşmesiyle sonuçlandı. Bu süreçte siyaset üzerindeki baskılar ekonomik karar alma süreçlerini sekteye uğrattı. Sürekli hükümet değişiklikleri ve ekonomik istikrarsızlık, özellikle 1990’ların sonlarında Türkiye’nin kronikleşen ekonomik sorunlarını daha da ağırlaştırdı. Bu dönemde yaşanan siyâsî çalkantılar, yerli ve yabancı yatırımcılar arasında güvensizliğe neden oldu. Bankacılık sektörü, zaten kırılgan olan yapısı nedeniyle kötü yönetim, siyâsî müdahaleler ve yüksek kamu borcu nedeniyle zarar gördü. Sermaye kaçışı ve finansal sistemdeki çalkantılarsa 2001 krizinin zeminini hazırladı. Bu dönemin ekonomik zeminde en ileri baskısı, “yeşil sermaye” olarak da nitelendirilen iş insanlarına ve şirketlerine uygulanmıştı. Anadolu sermayesinin büyümesini engelleyen bu durum, ekonomik çeşitliliği ve büyümeyi sınırladı. Katılım bankalarına yönelik kısıtlamalar da finansal sektörü zayıflattı.
2001 Krizi’nin doğrudan tetikleyicisi, bankacılık sektöründeki kırılgan yapı ve kamu borçlarının yönetilememesi oldu. Ancak bu durumun arka plânında 28 Şubat sürecinin yarattığı ekonomik ve siyâsî zemin büyük rol oynadı. Sürekli hükümet değişiklikleri, popülist politikalar ve ekonomik istikrarsızlık, kriz öncesindeki zayıf ekonomik yapıyı daha da kırılgan hâle getirdi. 28 Şubat, 2001 ekonomik krizinin doğrudan tek nedeni olmasa da, krizin zeminini hazırlayan önemli bir faktör olarak değerlendirilebilir. Zira bu siyâsî müdahalelerin ekonomik sonuçları, Türkiye’nin uzun vadeli kalkınma hedeflerini olumsuz etkiledi ve 2001 krizine kadar uzanan bir dizi yapısal sorunu derinleştirdi.
Bir toplumsal zihniyet olarak hortumlama, 2001’den 2020’ye, Türkiye’de yaşanan sosyo-ekonomik olayların insanlar tarafından dip şekilde unutulduğunun en somut örneklerinden biridir. Bugünün enflasyonist ahlâk probleminin kaynağı da olan bu zihniyet, Türk topraklarından temizlenmesi gereken en necis varlıktır.
Tabiî 2001 ekonomik krizinin en ileri panik atağı, vaad ettiği faizlerle sükse yaparken pek çok mağdur ortaya çıkaran bazı özel bankaların iflaslarıydı. Onların iflasları, Türkiye’nin belini doğrultmakta en çok zorlanacağı yükü meydana getirmişti. 2001 Krizi, Türkiye tarihindeki en büyük ekonomik krizlerden biri olarak anılırken, bu süreçte bankacılık sektöründeki skandallar, krizin ağırlaşmasında önemli bir rol oynar. Özellikle “hortumlama” adı verilen yöntemlerle bazı bankaların içinin boşaltılması ve bu süreçte ortaya çıkan maliyetler, hem kamu kaynaklarına büyük bir yük getirmiş, hem de finansal sisteme duyulan güveni sarsmıştı.
2001 Krizi sırasında ve öncesinde Türkiye’de bazı özel bankalar, kötü yönetim, siyâsî bağlantılar ve yolsuzluklar nedeniyle iflas etti. Bu bankalar, grup şirketlerine usulsüz krediler sağlama, bilançoları manipüle etme ve yüksek faizle mevduat toplama gibi yöntemlerle kötüye kullanıldılar. Daha sonra Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilen, ancak hortumlanarak iflası getirilen bankalar arasında İmar Bankası, Egebank, Yurtbank, Türkbank, Bank Kapital, Demirbank, Sümerbank, Etibank, Bank Ekspres ve Toprakbank gibi önemli bankalar bulunuyordu. Toplamda 20’den fazla banka bu süreçte TMSF’ye devredilmiş veya iflas etmişti. Bu bankaların içinin boşaltılması, hem tasarruf sahiplerini mağdur etmiş, hem de Devlet’in müdahale etmek zorunda kalmasıyla kamuya büyük maliyetler yüklemişti. Parantez içinde bir not olarak bahsetmeliyiz ki, bu dönemde akıllarda soru işareti bırakan iki kuruluş da İhlas Finans ve Şekerbank’tı. Şekerbank’ın iflastan kurtulmak için verdiği mücadele, bugün film yapılsa yeridir.
Bankacılık sektöründeki çöküşün kamuya maliyeti oldukça yüksekti. Krizin ardından yapılan değerlendirmelerde şu gerçekler ortaya çıktı: İflas eden bankaların kurtarılması TMSF aracılığıyla gerçekleşti. Devlet, tasarruf sahiplerini korumak için mevduat sigortası kapsamında ödemeler yaptı. Bu sürecin toplam maliyeti, yaklaşık 50 milyar dolar olarak tahmin ediliyor. Bu rakam, dönemin Türkiye ekonomisinin büyüklüğü göz önüne alındığında oldukça büyük bir yük oluşturdu. Merkez Bankası, bankaları kurtarmak için büyük miktarda likidite sağlamak zorunda kaldı. Ancak bu süreçte aşırı para basılması, enflasyonun hızla yükselmesine ve Türk lirasının değer kaybetmesine yol açtı. Ayrıca banka kurtarma operasyonları sırasında kamu borçlanması hızla artarak sürdürülemez hâle geldi. Bu sürecin bir sonucu olarak doğan Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ile kriz sonrası dönemde bankacılık sektörü yeniden yapılandırılarak sermaye yeterlilik oranları artırıldı ve daha sıkı denetim mekanizmaları getirildi.
2001 Krizi, Türkiye’ye finansal sistemin şeffaflığının ve denetiminin ne kadar önemli olduğunu acı bir şekilde öğretti. Hortumlanan bankalar, siyâsî müdahalelerin ve yetersiz düzenlemelerin ekonomiyi nasıl kırılgan hâle getirdiğini gösterdi. Bu süreci aşmak, büyük ölçüde IMF destekli ekonomik programların uygulanması, kamu maliyesinin disipline edilmesi ve bankacılık sektörünün yeniden yapılandırılması ile mümkün oldu. Evet, ilk AK Parti kabinesinin Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan’ın (bugünkü DEVA Partisi Genel Başkanı) dediği gibi, dönem ancak eski Dünya Bankası Başkanlarından Kemal Derviş’in plânladığı programın bizzat Ali Babacan ve de dönemin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan eliyle AK Parti iktidarı tarafından uygulanmasıyla mümkün olmuştu bu. Ancak bu süreç, toplum ve ekonomi üzerinde uzun vadeli etkiler bıraktı ve güven kaybı yıllar boyunca hissedildi. Tam “Söz konusu güven tamir edildi” denirken, 2013 yılının Mayıs ayı itibariyle başlayıp “Gezi Kalkışması” adıyla bir dış operasyonlar girdabına dönüşen sürece çekilmiş Türkiye, Kovid-19 Pandemisi’nin devreye girmesiyle yine en büyük darbeyi kendi kendine yemeye başladı. O darbe öyle büyüktü ki, “Bu ülkenin sermayesi kullansın ve istihdam mağdur olmasın” diye çabalayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bizzat Pandemi üzerine sürdüğü ekonomik tedbir kartlarını kullandırdığı iş dünyasının hamleleriyle yine bizzat mağdur oldu.

Bu durum, hem enflasyonu artırdı, hem de para birimine olan güveni zayıflattı. Kredilerin ödeme dönemi geldiğinde birçok işletme bu borçları geri ödemekte zorlandı, bu da bankaların bilançolarında risk yarattı. 2001 Krizi’nde banka sahiplerinin yaptığı hortumlama operasyonu, Pandemi döneminde böylece karşımıza KGF üzerinden farklı bir boyutuyla yaşandı.
2001 hortumculuğu, bugünün hortumculuk zihniyetini hazırladı
Kovid-19 Pandemisi sürecinde Türkiye, ekonomik daralmayı hafifletmek ve işletmeler ile bireylerin nakit akışlarını desteklemek için çeşitli kamusal finans operasyonları yürüttü. Bu operasyonlar arasında en dikkat çekici araçlardan biri Kredi Garanti Fonu (KGF) oldu. KGF, özellikle Pandeminin ekonomik etkilerini azaltmak amacıyla geniş çaplı bir şekilde devreye sokuldu ve kritik bir rol oynadı.
KGF, Türkiye’deki işletmelere finansmana erişimi kolaylaştırmak amacıyla oluşturulmuş bir sistemdir. İşletmelere, bankalardan kredi almaları sırasında teminat desteği sağlanır. Yani KGF, kredi almak isteyen ancak yeterli teminat gösteremeyen işletmeler için bir garanti mekanizması sunar. Pandemi döneminde bu mekanizma, krediye erişimi genişletmek için hızla devreye sokuldu. Pandemi başladığında, KGF kapsamındaki teminat tutarları artırıldı ve kredi türleri genişletildi. KGF kapsamında Hükümet, işletmelerin krediye ulaşmasını sağlamak için toplamda yaklaşık 500 milyar TL büyüklüğünde bir garanti paketi oluşturdu ve hem reel sektörü, hem de bireyleri desteklemek için kamu bankaları (Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank) üzerinden kullandırıldı.
KGF, Pandemi döneminde şu kredi türlerinde garanti mekanizması sağladı: İşletmelerin nakit akışını sürdürebilmesi için işletme kredileri, çalışanların işlerini kaybetmemesi amacıyla istihdam kredileri, küçük ve orta ölçekli işletmelerin likidite ihtiyaçlarını karşılamak için KOBİ destek kredileri ve işletmelerin piyasada güvenilirliklerini sürdürmesini desteklemek için çek ödeme kredileri.
Bu süreçte kamu bankaları (Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıfbank), KGF destekli kredilerin en büyük sağlayıcıları oldular. Bazı özel bankalar da KGF destekli kredi kullandırsalar da bu çok sınırlı bir roldü. Bu noktada kamu bankaları bütün personelleriyle, süreci adeta Emniyet Teşkilatı ve TSK fedakârlığında geçirerek, gelecekte olması muhtemel ekonomik daralmayı engellemek üzere canla başla çalışmışlardı. KGF desteğinden yararlanmak isteyen tüm işletmelere Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kamu bankaları aracılığıyla desteğini candan gösterdi. Şurası çok önemli: 2001 Krizi’nin Türkiye’ye maliyeti yaklaşık 50 milyar dolarken, Pandemi’ye karşı ilk tedbir paketi dahi 500 milyar liralık destekti. Söz konusu bu 500 milyar liranın Devlet’in denetiminden uzak biçimde kullanımı ise, daha sonra döviz operasyonu ve bu operasyonun sözde çözümü olarak sunulan “Kur Korumalı Mevduat Programı”nı doğurdu. Evet, bu ölü doğum, bünyeyi artık zehirlemişti.
Pandemi döneminde KGF’nin yoğun bir şekilde kullanılması bazı eleştirilere de yol açmıştı. Zira birtakım vicdan ve ahlâk dışı haberler mide bulandırıcıydı. Ki bu haberlerin Türkiye’nin pek çok şehrinden gelmesi, genele yayılmış bir psikozu ortaya koyuyordu. Bazı işletmelerin haksız yere KGF destekli kredilere eriştiği iddialarının yanında Hükümet’in KGF garantisi kapsamında üstlendiği risk, bütçe üzerinde uzun vadeli bir baskı oluşturabilirdi. Kaldı ki, sağlanan KGF destekleri, iş yatırımı ve istihdamı kuvvetlendirerek üretime yönelmek yerine döviz ve altın alımı, konut ve araç alımı, bir de özel bankaların yüksek faizli mevduat hizmetlerine aktarılırken, ülkenin hayrına kullanılmadıkları ortaya çıktı. Denetimden azada ilerleyen bu süreç, iki yıllık ödemesiz dönemde Devlet’e, özellikle de kredileri kullandıran kamu bankaları ile Merkez Bankası’na bir belâ kalemi olarak geri döndü.
Dolayısıyla KGF destekleri, Pandemi’de öngörülen ekonomik daralmayı engellemek yerine adeta hızlandırdı. KGF ile kullanılan krediler yatırım ve istihdamı sürdürülebilir kılmak yerine özel bankalarda vadeli mevduat, altın, döviz ve borsada spekülatif yatırımlarla değerlendirildiler. Bugün Türkiye’nin enflasyon sorunu yaşamasında en büyük etki sahibi, söz konusu KGF kredilerinin ahlâklı şekilde yönetilmemesi oldu. KGF’nin işletilmesindeki sorunlar ve sonrasında ortaya çıkan makroekonomik sonuçlar, Türkiye’de ekonomik yönetim stratejilerinin uzun vadeli etkileri ve sürdürülebilirliği konusunda önemli dersler verdi. Ne yazık ki, KGF kredilerinin önemli bir bölümü bu amaçlara hizmet etmekten uzak kaldı. Krediler büyük ölçüde döviz, altın ve hisse senedi gibi finansal enstrümanlara yönlendirildi. Bu durum, üretim ekonomisini desteklemek yerine finansal spekülasyonları teşvik etti. Kredilerin talep yönlü enflasyonu artıracak şekilde kullanılması, fiyat seviyelerindeki yükselişi hızlandırdı. Özellikle dövize ve altına olan talep, TL’nin daha da değer kaybetmesine yol açtı. Bu durum, hem enflasyonu artırdı, hem de para birimine olan güveni zayıflattı. Kredilerin ödeme dönemi geldiğinde birçok işletme bu borçları geri ödemekte zorlandı, bu da bankaların bilançolarında risk yarattı. 2001 Krizi’nde banka sahiplerinin yaptığı hortumlama operasyonu, Pandemi döneminde böylece karşımıza KGF üzerinden farklı bir boyutuyla yaşandı.
Kredi kullanan işletmelerin bu kaynakları uygun şekilde değerlendirmemeleri, ahlâkî risk (moral hazard) sorununu ortaya çıkardı. Bu durum, sadece krediyi kullananların değil, aynı zamanda ekonomi yönetiminin de hesap verebilirlik mekanizmalarının zayıf olduğunu gösterdi. Kaldı ki, kontrolsüz kredi genişlemesi, dövize olan talebi artırarak TL’nin hızlı bir şekilde değer kaybetmesine yol açtı. TL’nin değer kaybı ise ithal edilen ürünlerin fiyatlarını artırdı ve bu durum özellikle enerji ve gıda gibi temel kalemlerde ciddi fiyat artışlarına neden oldu. Ve elbette gelir dağılımındaki eşitsizlik arttı.
Sonuç
Bir toplumsal zihniyet olarak hortumlama, 2001’den 2020’ye, Türkiye’de yaşanan sosyo-ekonomik olayların insanlar tarafından dip şekilde unutulduğunun en somut örneklerinden biridir. Bugünün enflasyonist ahlâk probleminin kaynağı da olan bu zihniyet, Türk topraklarından temizlenmesi gereken en necis varlıktır.



