TÜRKİYE’nin İsveç’in NATO üyeliğine neden “Evet” dediğini pek anlayan olmadı. Çünkü Türkiye, itirazını iki maddeye bağlamıştı: “İsveç’in PKK’ya yardımları ve Kur’ân yakılması gibi rezalet eylemlere izin vermesi”…
İsveç Dışişleri Bakanı ile Başbakanı sırasıyla Türkiye’ye gelip gittiler. Yemin billah ettiler. “Bu iki itiraz maddenizi düzelttik, bir daha olmayacak” gibi sözler ettiler. Sonra bu ziyaretlerin ardından bir daha Kur’ân yakıldı.
Bu arada Türkiye’nin iadesini istediği PKK’lıları da İsveç Hükümeti, ilgili mahkemenin kararını gerekçe gösterip iade etmedi. Aslında bu İsveç için tarihte Osmanlı Devleti, 1711’de Deli Petro idaresindeki Rusya’ya karşı savaşmıştır. İsveç, dış ilişkilerde ilâ nihaye (belki “hiçbir zaman” demeli) vefa olmayacağını, tarihte yapılan yardımlara karşılık bir borçluluk veya minnet duygusu ile hareket edilmeyeceğini göstermiştir.
Savunma sanayii için gerekli motor ve benzeri bazı unsurların Türkiye’ye satılmasına da İsveç Hükümeti yasak getirmiştir. Şimdi bütün bunlara ne oldu? İsveç’in hangi sözüne ne kadar güvenilebilir? Görünüşe bakılırsa, güvenmeyi mümkün edecek sebepler yoktur. İsveç’in NATO üyeliğine ne kadar ihtiyacı olduğu da kuşkuludur. Çünkü İsveç’in Rusya ile sınırı yoktur. Norveç ile Finlandiya arasındadır. Rusya ile bir anlaşmazlık konusu da yoktur. Ukrayna ile Rusya arasında savaşın başlamasından sonra birdenbire ABD’nin özendirmesiyle İsveç, NATO’ya üye olma isteğine tutulmuştur.
Yeni bir üyenin NATO’ya kabul edilmesi, NATO’nun bütün üyelerinin bu talebe “Evet” demesi kuralına bağlı olduğu için, Türkiye’nin “Evet” demesi de İsveç için bir ihtiyaç durumuna geldi. Diğer NATO üyeleri kısa sürede kabul ettiği hâlde, yalnızca Macaristan ile Türkiye bu talebe “Hayır” demişti. Özellikle AB’nin Macaristan’a karşı uyguladığı yaptırımların hemen kaldırılması, Macaristan’ın talepleriydi. Türkiye’nin İsveç’ten talepleri ise yukarıda özetlenmiştir.
Başlangıçta olay Türkiye ile İsveç arasındaydı. Sonra araya NATO’nun patronu ABD girdi. Türkiye’nin ABD’den istediği, eldeki mevcut savaş uçaklarının yenilenmesi ve yeni model savaş uçaklarının alınması meselesi kenarda duruyordu. Muhtemelen ABD, İsveç konusunda Türkiye’yi tehdit etti ve “NATO’ya üyeliğine evet demezsen bu işleri unut” dedi.
Türkiye her zaman ABD tehditlerine karşı zayıftır. Reis zamanında bu zayıflık azalır diye genel bir beklenti vardı ancak olmadı. “Ver papazımızı, al papazınızı” dedi, papazımızı (F. Gülen’i) alamadan ABD’nin papazı (Rahip Brunson) teslim edildi. Bu arada Trump ve Erdoğan arasında (2018’de) bu konudaki restleşmeden dolayı olan, Türkiye ekonomisine oldu. Sonunda ABD’nin papazı sağ salim ve meccanen, karşılıksızca verildi. İyi bir alışveriş olmadı.
Oysa Erdoğan serbest piyasadan geldiği için bu konularda Türkiye’nin daha şanslı olacağı beklentisi vardı. Boşa çıktı. Sonuç beklendiği gibi olmadı.
Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler
Türkiye ile ABD arasında çözülemeyen pek çok soruna yenileri eklenmeye devam etmektedir. “F-35” adı verilen uçak imalatına Türkiye ortak olmuş ve bunun için 2 milyar dolara yakın para ödemişti. ABD tek taraflı bir kararla Türkiye’yi bu projeden çıkardığını ilân etti. Türkiye’nin ödediği parayı da henüz iade etmedi.
Şimdi aynı ABD, bütün bu sorunların kaynağı değilmiş gibi, Türkiye ile İsveç arasında yaşanan NATO üyeliği krizinde de Türkiye’nin karşısında mevzilenmekte tereddüt etmemiştir.
Türkiye 1952’de NATO’ya üye oldu. Aradan geçen 72 yıllık sürede NATO’nun Türkiye’ye olan bir tek faydasını gören bilen olmadı.
1949’da SSCB diktatörü Stalin, Kars ve Ardahan’ın Rusya’ya bırakılması ve de Rusya’ya Boğazlardan geçişte ayrıcalık tanınması için Türkiye’yi tehdit etmiş, böylece Türkiye’nin NATO macerası başlamıştı. Yalçın Küçük, her ne kadar “Stalin Türkiye’yi tehdit etmedi” (Türkiye Üzerine Tezler, C.2, İstanbul 1987, s.305-310) diye kendini heder etmiş ise de, ne kimseyi ikna edebildi, ne de tarihi tahrif edebildi. Çünkü Stalin’in tehdidi, Türkiye’nin NATO macerasının başlangıcı ve bahanesi olmuştur. Böylece Stalin’in toprak talebiyle bir dış tehdit üzerine vesveseye kapılan küçük diktatör İnönü’nün girişimleri ile NATO macerası başlamıştır.
NATO aracılığıyla ABD, Türkiye’nin egemenliğine ortak olmuştur. Sorun yaşadığı bütün siyâsî iktidarlara karşı askerî darbeleri kışkırtmıştır. 27 Mayıs 1960 Darbesi’nden beri bütün askerî darbeler ABD/NATO desteği ile halkın seçtiği iktidarlara karşı yapılmıştır. 15 Temmuz 2016 FETÖ darbesi de bunların son halkasıdır.
Aslında NATO, “ABD” demektir. ABD’ye rağmen bir NATO olmaz. ABD’nin uygun görmediği herhangi bir işin NATO tarafından yapılması ihtimali de eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu yüzden Türkiye’nin ABD ile yaşadığı sorunlar, doğal olarak NATO ile yaşanmış sorunlardır. Irak ve Suriye’de Türkiye’ye karşı ABD tarafından PKK terörünün himaye edilmesi, NATO’nun Türkiye’ye karşı giderek büyüyen bir tehdit durumuna geldiğinin açık örneğidir. Buna rağmen Türkiye’de “Bizim Irak’ta, Suriye’de ne işimiz var?” diye feryat eden muhalefet, “Bizim NATO’da ne işimiz var? Oradan çıkmalıyız. 72 yıldır hiçbir hayrını görmedik” diyememiştir.
İslâmî kesimin NATO karşısındaki tutumu da biraz karışıktır. Nurcu diye bilinen cemaatler, NATO içinde olmayı adeta hidayetin garantisi gibi görüp canla başla savunmuşlardır. Necmettin Erbakan ise uzun yıllar NATO’ya itiraz etmemiş, “Orada ne işimiz var? Çıkmalıyız” dememiştir. Zaten bunu demiş olsaydı onun partisi de derhâl millî güvenlik nedeniyle kapatılırdı.
Erbakan buna karşılık, NATO’da nimet-külfet dengesinin olduğunu ya da olması gerektiğini, oysa bu dengenin Türkiye’nin aleyhine işlediğini söylemiştir. Erdoğan’ınsa “Şanghay’a girelim/girebiliriz” söylemine rağmen, sanki Erbakan’ın seslendirdiği nimet-külfet dengesinde aklının kaldığı tahmin edilebilir.
Bir de işin “askerî cenah” tarafı vardır. Onlar da külliyen NATO safındadırlar. NATO’ya itirazı olan hiçbir general duyulmamış, görülmemiştir. Erdoğan da muhtemelen darbeci olmadığından emin olduğu generallerin bu konudaki telkinleriyle Türkiye’nin NATO’ya ihtiyacı olduğu iddialarına değer veriyor olmalıdır.
Burada esas sorun şudur: Erdoğan inihacette kıramayacağı NATO’cu generalleri önce dinleyerek kararını verseydi, beklenti bu kadar yükselmemiş olurdu. Hem bu kadar aceleye getirmenin de anlamı yoktur. Yunanistan, AB’ye muhtaç olduğu hâlde, Makedonya’yı tanımak için AB’yi on yıl bekletmiştir.
NATO için Türkiye ne demek?
İngiltere eski Başbakanlarından Thatcher’in söylemiyle, “SSCB çöktüğü için, NATO için düşman İslâm’dır”. ABD’nin Irak, Afganistan, Suriye ve Filistin’de yaptıkları, bu düşmanlığın açık örneklerindendir.
NATO, var olduğu günden beri İslâm dünyasına karşı düşmanlık etmiştir. Bunun tek istisnası, 1999’daki Kosova olaylarıdır. Rusya’nın desteği ile Kosova’ya saldıran Sırbistan’a karşı ABD öncülüğünde hareket eden NATO, Sırp saldırılarını engellemiş, Kosova halkını Bosna benzeri bir kıyımdan kurtarmıştır. Yaptığı kötülüklere karşı Kosova’daki operasyonları elbette NATO’yu ibra etmez ve unutturmaz.
Aslında her ne kadar söylenmese de, NATO’nun varlık nedenlerinden en önemlisi, İsrail’in korunmasıdır. 7 Ekim 2023’te başlayan Gazze Savaşı’nda da görüldüğü gibi, savaşın ilk günü, NATO üyesi ABD, Almanya, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler savaş gemilerini Gazze açıklarına yığdılar. Oysa o gemileri kullanabilecekleri bir askerî hedef henüz ortada yoktur. Buna rağmen İsrail’i koruma kaygısı ile Akdeniz’de toplandılar. Bunun istisnası Türkiye ve İspanya olmuştur. Peki, Türkiye İsveç’in NATO üyeliği konusunda ABD ile nasıl bir pazarlık yapmıştır? Bu pazarlıkta istediklerini almış mıdır? Bu soruların cevabı olan bilgiler henüz ortada yoktur. Geçmiş yıllardaki pazarlıklarda Türkiye hep kaybetmiştir. Şimdi bir pazarlık olduysa eğer, bu pazarlığın geçmiştekilerden farkı nedir? Elde ettikleri itirazların ne kadarına karşılık bulmuştur? Bunlar açık değil. Bu NATO işlerinde Türkiye hep zarar gören taraftır.
Belli ki Türkiye’nin eldeki savaş uçaklarını yenileme ihtiyacı ABD’ye karşı pazarlık gücünü zayıflatmıştır. ABD’nin Türkiye’nin savaş uçaklarını yenileyerek kendisine ve dostlarına (PKK gibi) karşı Türkiye’yi güçlendirmesini beklemek, akla ziyan bir iyimserlik değil midir?
Artık gelinen bu aşamada İsveç’in NATO üyeliğine “Evet” demek, ABD’nin talebine “Evet” demek gibidir. Türkiye’nin muhalefeti, Amerikancılığı kimseye kaptırmamak için canhıraş bir şekilde iktidardan önce bu teklife TBMM’de “Evet” dedi. Oysa “Hayır” demesi, iktidarın teklifine itiraz etmesi gerekmez miydi?
Muhalefetin bu davranışında pek çok sebep olabilir. Meselâ Türkiye’nin İsveç’e itirazı muhalefet için bir anlam ifade ediyor mu? Muhalefet sözcüleri için İslâm, “Orta Çağ karanlığı” demektir. Bu yüzden İsveç’te Kur’ân yakılması, muhalefetin pek çok sözcüsünü mutlu etmiş ve sevince boğmuş olabilir. PKK’nın partileri ile iktidara karşı ittifak kuran muhalefet için İsveç’in PKK’ya yardımları lânetlenecek bir iş midir, yoksa alkışlanacak bir iş mi?
Biden, Erdoğan’ı devirmek için Türkiye muhalefetini güçlendirmeyi bir seçim vaadi yapmamış mıydı? Dolayısıyla Türkiye’nin muhalefeti, Türkiye’ye karşı İsveç ve ABD’nin yanında saf tutmuştur. Ne yazık ki Türkiye’nin iktidarı ise, İsveç’e ve dolayısıyla ABD’ye karşı kullanabileceği siyâsî bir kozu alelacele kaçırmıştır.



