Türkiye’de İslâm düşmanlığını konuşmanın tam zamanıdır!

İşin özü, İslâm’a düşmanlığı anlatan “küfür” kelimesi, imanın zıddıdır. Kâfirin dünyası karanlıklarla doludur. Zira küfür, insanın Allah’a olan intisabını keser atar. Allah ile bağını koparan insan ise hem kalbinde, hem ruhunda, hem aklında zulmetler içinde yaşar.

EN son mevkute-i Meclis-i Dırar’dan bir kadının kıymeti kendinden menkul temaşa vasıtası lâikos cenahının en kıymetlilerinden biri olan mahut televizyonunda Devlet Başkanımız hakkındaki bîedep kelâmı, her insaf sahibini dilhun etmiştir. Bu hazımsızlık, Devlet Başkanı’nın şahs-ı manevîlerinde İslâm’a duydukları düşmanlığın aşikâr olma hâli idi.

Söz konusu program öncesinde de yine aynı cenahın kuzgun karakterli, serçe görünüşlü, Sabetay mahreçli bir sanatçı müsveddesinin Hazreti Âdem ve Hazreti Havva hakkındaki bîedep kelâmı hafızalardadır. Bu, meselenin ta ezelden beri gelen bir düşmanlığın, plânlı bir İslâm düşmanlığının ispatıdır.

Lâikos cenahının liderleri, yazar ve şairleri ve de şimdinin medya fitnebazlarının nöbetleşe yaptıkları İslâm düşmanlığının kaynağı Batı emperyalizmidir ve bugünkü “İslâmofobi” kavramı da onların icadıdır.

Sanılanın aksine, İslâm düşmanlığı sadece Müslümanların azınlıkta olduğu topluluklara has bir mesele değildir. Maalesef İslâm’a ve Müslümanlara yönelik düşmanlığın en şiddetli olduğu ülkeler arasında çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu Türkiye, Mısır, Tunus ve Cezayir gibi ülkeler bulunmaktadır. Paradoks gibi görünen bu olgunun temelinde kolonyalizm geçmişi ve radikal sekülerizm tecrübesi en önemli iki etken olarak ön plâna çıkmaktadır.

Tunus, Mısır ve Cezayir gibi ülkelerin Batılı güçler tarafından sömürgeleştirilmesi ve uzun süre işgal altında tutulması sonucunda bu ülkelerde kendi kültürüne ve dinine düşman, Batılılaşmış bir elit yaratılmıştır. Sömürge geçmişi bulunmayan Osmanlı Cihan Devleti gibi ülkelerde ise ülkenin selâmeti için eğitim alanında yapılan reformlar sonucunda Batılılaşmış ve sekülerleşmiş bir elit ortaya çıkmıştır. Bu elitlerin İslâm’ı terakkiye mani gören radikal bir sekülerizm ve Batıcılığa savrulmaları sonucunda Türkiye’de de İslâm’dan duyulan korku resmî ideolojinin temel parametrelerinden biri hâline gelmiştir.

Bu durumu şöyle de izah etmek mümkündür: İslâm’a hâdim ve İlay-ı Kelîmetullah için nizam-ı âlem ülküsünün gönül erlerine sahip cihan devletimize kefen biçen Batı emperyalizmi, kendilerini aratmayan bir yapı ve kendilerine kul köle olan bir nesil bırakmak için içimizden mankurtlar yetiştirdiler. Bunun tarihî arka plânına bakmakta fayda vardır.

Hazreti Muhammed’in (sav) Allah dâvâsını ümmetine emanet ettikten ve Müslüman milletimizin bu uğurda feda-ı can olmaya başlamasıyla “karanlık çağ” yaşayan, özelde Hıristiyan, genelde ehl-i salib dünya, cihan devletlerimiz Selçuklu ve Osmanlı’ya düşman oldular. Haçlı Seferleri ve orduları ile muvaffak olamayınca, nihayet bundan yüz sene evvel aradıkları fırsatları bulup milletimizi bir kumpasa hapsederek, içimizden devşirdikleri Frenk mukallidi aydın(!), moda düşkünü entel ve nihayetinde kendilerine hayran demokrat (!) sanatçı, gazeteci ve siyasetçi taraftarlar bırakarak kenardan seyrettiler.

Cumhuriyet tarihi boyunca resmî ideolojinin temsilcilerinin başörtüsü ve imam-hatip okullarına duyduğu düşmanlık ya da medyada Müslümanların ve İslâmiyet’in sürekli aşağılanması, bu ülkede yaşanan İslâm düşmanlığının en ağır örneklerinden sadece birkaçıdır. Bu durumun, çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu bu ülkede derin bir toplumsal travmaya neden olduğu izahtan varestedir. Nitekim İslâm’la mücadelede belli şartları zorlayan iktidarların ve yeniden devleti inşâ etmeye çalışanlara yerli devşirmelerin ve Batı emperyalizmi müdavimi mankurtların ses vermeleri, işin vahametini görüyoruz. Devlet idaresinin mekanizmasındaki FETÖ gibi, Marksist-Leninist ideoloji mensuplarının içimize nasıl yerleştirildiklerinin alâmet-i farikasına şahit oluyoruz.

Konunun tarihî serencamını özetlemiş olmak için belirtelim ki, İslâm’a olan düşmanlıkları, Hazreti Muhammed’in (sav) Mekke’de ilân ettiği Risaletinden bu yana aynı strateji ile devam etmektedir. Bu hususta araştırma sahiplerinden Doç. Dr. Mehmet Şimşir’in, “Peygamber’in İslâm Tebliğine Karşı Şair ve Siyâsî Liderlerin İlk Tavırları ve Şiir Alanında Yaşanan Gelişmeler” isimli makalesinden bir paragrafı aktarıyorum:

“Hazreti Peygamber’in tebliğe başladığı günlerde de durum bundan farklı değildir. Toplumda şiir ve şair son derece önemli bir noktada idi. Dönemin siyâsî liderleri, toplumun diğer unsurları gibi şiir ve şairlerle özel ilişkiler içerisinde idiler. Her iki kesim yani siyâsî liderler ve şairler, toplumun en üst tabakasında bulunuyorlardı. Bu nedenle muazzam derecede maddî menfaatler elde etmişler, sosyal ve hukukî ayrıcalıklara sahip bir konuma gelmişlerdi. Hazreti Peygamber’in tebliğine başladığı ilkeler ise siyâsî lider ve şairlerin ellerinde bulundurdukları tüm menfaat, ayrıcalık ve imtiyazların Hakk’ın emrettiği ölçülere göre olmasını işaret ediyordu. Mekkeli müşriklerin Resulullah’a karşı olmaları ve o günün entel takımının yanlarında olmasını istemeleri günümüze ışık tutmaktadır.”

Günümüzde istedikleri, gayr-ı İslâmî hayat sürmeye çalışan hizip, sanatçı ve diğerlerinin derdi ve ettikleri feveran bundandır.

İşin özü, İslâm’a düşmanlığı anlatan “küfür” kelimesi, imanın zıddıdır. Kâfirin dünyası karanlıklarla doludur. Zira küfür, insanın Allah’a olan intisabını keser atar. Allah ile bağını koparan insan ise hem kalbinde, hem ruhunda, hem aklında zulmetler içinde yaşar.

Unutmayalım, hak ile bâtıl mücadelesinde gaflete, uyuşukluğa yer yoktur. Allah (cc) inananlarla beraberdir. Vesselâm…