Türkiye’de aydın hergeleliği!

Tarihimiz, kültürümüz, inancımız, değerlerimiz ve toplumumuzla barışık bir entelektüel olarak fikir üreten, kendi değerleri üzerinden medeniyet tasavvurunda bulunan, başka perspektifler karşısında aşağılık kompleksine kapılmayan, kibir hastalığından kurtularak mütevazı bir örneklik teşkil eden, olgun bilgelere daha çok ihtiyacımız var. Bunlar bizim düşünce dünyamızdaki yaralara çare olacaktır. Ya değilse, merak ediyorum diyerek her şeyin tadına bakmayı marifet sayanları kılavuz edinirsek, burnumuz pislikten kurtulmayacaktır!

BİR televizyon kanalında Rumeli türküleri dışında türkü dinlemediğini söyleyen bir profile sunucu “Neşet Ertaş’ı falan da mı dinlemediniz?” diye bir soru soruyor. Cevap hiç düşünmeden şu şekilde veriliyor: “Hiç tanımıyorum, adını duymadım.” Verilen cevap karşısında sunucu şaşkınlığınız gizleyemiyor.

Konuşma, görsel ile birlikte analiz için dinlendiğinde, aslında bilinen bir ismi inkâr etme yönünde bir cevap olduğu daha iyi anlaşılıyor. Gerçekten bilinmeyen bir isim sorulmuş olsa, kişi “Tam hatırlayamadım, kimdi acaba?” gibi tepkiler vermesi gerekir. Ama kişi inkâr ve reddetme psikolojisi ile Neşet Ertaş adını duyar duymaz net bir biçimde hiç üzerine basmadan inkâra yönleniyor.

Neşet Ertaş’ı duymama ya da bilmeme meselesi değil bizim takıldığımız nokta. Gerçekten bilmemiş olsa saygı bile duyulabilir. Herkes herkesi bilmek zorunda değil. Ancak burada enteresan olan şey, kişinin içinden çıktığı veya içinde yaşadığı bir toplumu reddetme durumu var. Bu, ülkemizde genel olarak okumuş yazmış takımın yakalandığı “aydın hastalıklarından” birisidir. Bizim bu topraklara özgü ne varsa onları görmezden gelmeyi, küçümsemeyi, aşağılamayı marifet saymak…

Yukarıda bahsedilen kişinin adını vermedim ama herkes tanıyor, biliyor. Her yönüyle ünlü birisi. Hele bir bilinen bir yönü var ki, yenilir yutulur cinsten değil. Tekrar açık açık yazarak midenizi bulandırmak istemiyorum. Bu profil Türkiye’de “aydın hergeleliği” olarak adlandıracağımız hastalığın birçok semptomunu bir arada yansıtan nadir örneklerden birisi… Ama ne yazık ki, birçok kişi için de kanaat önderi niteliğinde. Her konuda fikri var ve birileri için her söylediği “bilimsel” etiketi ile alıcı bulabiliyor.

Aydın hergeleliği deyince şunu anlamalıyız: Okumuş yazmış, buram buram kibir kokan, ünlü olmak ve gündemde kalmak adına aykırı şeyler söyleyen, patavatsız, insanlara ve onların değer yargılarına hakareti marifet sayan ve kendine hak gören, iflah olmaz patolojik vaka…

Bakıldığında, Türkiye’de “aydın” olabilmenin artık geleneksel hâle gelmiş bazı kuralları var. Bunlardan birisi kendisi ile toplumun arasına mesafe koymak... Kendisini fildişi kulelere konumlandırmak, toplumla ortak değerlere sahip olmadığını gösterecek tavır ve davranışlarda bulunmak… Bu durum, toplumun içinde kalarak, toplumun tarih, din, kültür ve geleneklerine sahip çıkarak “aydın” olunamayacağından hareketle tüm toplumsal bağları koparma ya da sorun etmeye yönelik bir sonuç doğuruyor. Eğer “aydın” olacaksan, tarihini yok sayacaksın, dinini “gericilik” olarak göreceksin, kültürünü “gelişmemişlik” olarak düşüneceksin ve geleneklerinden sıyrılacaksın…

Bir diğer “hergelelik” örneği, Batı’ya öykünme hastalığı… Bu hastalığın Osmanlı’nın son dönemlerine dayanan kökleri var. Batı’ya ait ne varsa iyi, Doğu’ya ait ne varsa kötü anlayışı. Bu hastalık hâliyle varlığın ne olduğuna, anlamına, bilme ve bilgi üretme biçimine, inançlara, değerlere, düşünce ve yaşam biçimlerine kadar uzanan sonuçlar doğuruyor. Bu yüzden Esma Esad ile Latife el-Durubi yan yana konularak Batılı olandan (aslında Batılı gibi olandan) tarafa tavır konulabiliyor. Bu hastalığa yakalananlara göre Doğu korkulacak “öcü”, Batı aydınlık bir liman… Tabii ki bu hastalığa yakalananların Batı’nın riyakâr, vahşi ve korkunç yüzüyle birebir karşılaşıncaya kadar tedavi olmaları mümkün görünmüyor. 

Türkiye’de aydın hergeleliğin semptomlarından birisi de İslâm düşmanlığı… Bu gösterge, başka dine inanmaktan veya tüm inanç sistemleriyle sorunu olmaktan başka bir şey. Sadece İslâm’a ve Müslümanlara karşı bir tavır koyma şeklinde ortaya çıkıyor. Başka dinler veya inançsızlık sistemleri onları rahatsız etmiyor. Hâliyle İslâm bir Doğu dini olarak görüldüğü için Batı perspektifini benimseyen kafaları rahatsız ediyor. Bu hastalık İslâm tarihi boyunca gördüğümüz inkârcılığın günümüz versiyonu. İslâm dinini çağrıştıran direkt ya da dolaylı ne varsa bu hergeleleri acayip şekilde rahatsız ediyor. Türkiye’deki klasik Arap düşmanlığını da bu hastalık tetikliyor. İslâm dini ile Arapları aynı görme şeklindeki kategorik ve toptancı yaklaşımlarından dolayı Arapları, Arap ülkelerini, onların politikalarını mantıklı bir şekilde değerlendirme imkân ve ihtimalleri bulunmuyor. 

Aydın hergeleliğinin göstergelerinden birisi de aşağılık kompleksidir. Hele ki kişi aile veya sosyal çevre olarak muhafazakâr bir gelenekten geliyorsa hergelelik trajikomik bir hal alır. Aydın kabul edilebilmek ve yerleşik hergeleler arasında meşruiyet sağlayabilmek adına bu sonradan görme aydınların durumu, bizim Türk aydınlarının Batılı çevreler karşısındaki durumu gibidir. Dikkat çekmek, kendilerini göstermek ve yeni katıldıkları çevreden kabul alabilmek için çeşitli stratejiler geliştirirler. Kendi geçmişlerini inkâr etmekle başlarlar; tiplerinde, kılık ve kıyafetlerinde değişime giderler ve son aşamada fikir olarak farklı ve aykırı şeyler söyleme gereği duyarlar. 

Türkiye’de okumuş yazmış tabakanın kibirle beslenen hergeleliği nevi şahsına münhasır bir özellik göstermekle beraber peşlerinde oldukları bazı Batılı entelektüel fenomenlerden izler taşır. Çünkü onlar için Batılılar her yönüyle önde, üst bilince sahip, değerli düşünceleri olan şahsiyetlerdir. Ezberci ve taklitçi bir şekilde Batılıların zehirli fikirlerini söylerler ve yayarlar. Kendi koordinatlarını onlara gönderme yaparak tespit ederler. 

Birazcık okumuş yazmış herkesin bu hergeleliğe kapılma ihtimali bulunmaktadır. Hergeleliğin motive edici faktörleri aslında insanî zaaflarımızdır. Meşhur olma, öne çıkma, dikkat çekme, gündemde kalma, tahakküm alanı oluşturma gibi saikler bizi hergeleliğe doğru yönlendirebilir. Hergelelik için sergilenen hâl ve hareketlerin belli çevreler tarafından alkışlanması, insana gizliden gizliye bir zevk verir. Alkışlar bizi kendisine doğru çeker. Belli çevrelerden onay alabilmek adına daha çok maskaralık yapma ihtiyacı hissederiz. Kendini beğenmişlik, gurur, kibirle birlikte insanlar hergelelik konusunda savrulur giderler. İnsanın okuma, yazma ve bilgi sahibi olma noktasında ileri gittikçe insanî, vicdanî ve ahlâkî olarak da kendini geliştirmez ve nefsini terbiye etmezse bir tür savrulma kaçınılmaz olmaktadır. 

Aydın hergeleliği hastalığına yakalananların iflah olması zor görünüyor. Allah’tan ümit kesilmez elbette. Ama en azından kendimizi bu hastalıktan uzak tutmak için tedbirli olmalıyız ve uyanık kalmalıyız.

Son söz olarak şunu söyleyelim… Tarihimiz, kültürümüz, inancımız, değerlerimiz ve toplumumuzla barışık bir entelektüel olarak fikir üreten, kendi değerleri üzerinden medeniyet tasavvurunda bulunan, başka perspektifler karşısında aşağılık kompleksine kapılmayan, kibir hastalığından kurtularak mütevazı bir örneklik teşkil eden, olgun bilgelere daha çok ihtiyacımız var. Bunlar bizim düşünce dünyamızdaki yaralara çare olacaktır. Ya değilse, merak ediyorum diyerek her şeyin tadına bakmayı marifet sayanları kılavuz edinirsek, burnumuz pislikten kurtulmayacaktır!