Türkiye coğrafyasının tarihî aklıyla 2026 yılına bakmak

Dünyada küresel ölçekte sancılı bir denge arayışı var. Bu arayışın, bazı dengeleri yıkarak kendi düzenini kuracağı aşikârdır. Bu arayış tufanına dayananlar ayakta kalacak, dayanamayanlar ise batacaktır. Demek isteriz ki, yaklaşmakta olan büyük tufana karşı kendi içinde birlik ve beraberliğini temin eden ülkelerin yaşayacağı, diğerlerinin ise tasfiye olacağı bir sürece doğru gidiyoruz. Türkiye olarak yarım asırdır sosyal fay hatlarını kırmaya yönelik saldırılar altında yalpalayarak da olsa yol alarak belli bir noktaya geldik. Eğer kudretli bir şekilde yeniden ayağa kalkmak istiyorsak, iç cephenin birlik ve beraberlik anlayışı etrafında tahkimi şarttır. Türkiye’nin yeni güvenlik ilkesinin unsurlarından biri olduğu anlaşılan “Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge” vurgusu bu tahkimi hedeflemektedir.

AZİZ Okurlar… Türkiye, coğrafî konumu itibarıyla Asya ile Avrupa arasında kilit bir ülkedir. Bu yüzden bu coğrafyaya “coğrafyanın siyasî aklı”yla (minör jeostrateji) değil, “coğrafyanın tarihî aklı”yla (majör jeostrateji) bakmak lazımdır. Bu bapta benim Türk aydınlarında gördüğüm en büyük eksiklik, dünyada olup biten olaylara sadece “coğrafyanın siyasî aklı”yla bakmalarıdır. Ancak aydınlar, içinde bulundukları genel cehalet manzarası içinde, bu bakış açısına sahip olanlar bile bırakalım nadiri, ender hâle geldiler.

Benim ölçütlerime göre, dünya üzerindeki olayların gidiş istikametini kendi tarih ve medeniyetinin kıstaslarına göre ölçecek tarih şuurundan mahrum olan birisi, sahip olduğu malumatla bizi boğacak kadar derinleşmiş olsa dahi cahildir. Aydın ve cahilin ilâhî ve beşerî açılara göre iki tarifi vardır. İlkini Mevlânâ’nın tanımıyla verelim: Bilgisiyle Cenab-ı Hakk’a ulaşamayan herkes cahildir. Mefhum-ı muhalifinden bakacak olursak, bilgisiyle Hakk’a ulaşan herkes de aydındır. Bilgisiyle Hakk’a ulaşamayan kişi yürüyen kütüphane bile olsa cahil; bilgisiyle Hakk’a ulaşan kişi velev okuma yazma bilmese bile aydındır. Zira birinin ilmi Hakk’a ulaşmaya perde olmuş, diğerinin ümmiliği ise aradaki perdeyi kaldırarak Hakk’ın marifet güneşiyle temas etmesini sağlamıştır.

Beşerî plana gelince… Bir kişi isterse allâme-i cihan olsun, dar ölçekte kendi coğrafyasının siyâsî aklından, geniş ölçekte de -bu hakikati davul çalarak ilan ediyorum- kendi coğrafyasının tarihî aklından mahrumsa cahildir, nasipsizdir, mahrumdur, karganmıştır. Dede Korkut, “Oğlu kızı olmayanı Tanrı kargamıştır, biz de kargarız” diyordu. Korkut Ata’mız gibi biz de deriz ki: “Kendi tarih ve medeniyet şuurundan mahrum olanı millet lanetlemiştir, biz de lanetleriz.” Dede Korkut kimdir? Bu milletin vicdanî ve maşerî sesinin ortak adı.

Sevgili Okur… Bu girizgâhı yapmaktan maksadım, 2026 yılı içinde Türkiye’yi bekleyen muhtemel gelişmeleri coğrafyanın tarihî aklıyla okumanın önemini vurgulamaktır. Şimdi gelelim bu açıdan Türkiye’yi bekleyen sorunlara ve bu sorunlara karşı üretilecek çözümlere. Dünyadaki olayların ivmesine bakarak Türkiye’yi şimdilik içte ve dışta çözümü elzem üç sorunun beklediğini görürüz. Evvela iç sorunlar:


Riskler barındırmakla beraber Güney Kafkasya ve Balkanlar şimdilik örtülü ancak aldatıcı bir istikrar taşımaktadır. Yarın buralarda baş verecek bir sorun karşısında Türkiye’nin bırakınız A planlarını, B planları bile hazırdır. Türkiye büyük bir ülkedir, büyüdükçe kendi çevresindeki sorunlarla beraber küresel ölçekteki sorunlarla da yüzleşecektir. Ne yapalım efendim, işin doğasında bu vardır. Dağ yükseldikçe tepesine yağmur yerine kar yağar…


Millî birlik ve beraberlik

Dünyada küresel ölçekte sancılı bir denge arayışı var. Bu arayışın, bazı dengeleri yıkarak kendi düzenini kuracağı aşikârdır. Bu arayış tufanına dayananlar ayakta kalacak, dayanamayanlar ise batacaktır. Demek isteriz ki, yaklaşmakta olan büyük tufana karşı kendi içinde birlik ve beraberliğini temin eden ülkelerin yaşayacağı, diğerlerinin ise tasfiye olacağı bir sürece doğru gidiyoruz. Türkiye olarak yarım asırdır sosyal fay hatlarını kırmaya yönelik saldırılar altında yalpalayarak da olsa yol alarak belli bir noktaya geldik. Eğer kudretli bir şekilde yeniden ayağa kalkmak istiyorsak, iç cephenin birlik ve beraberlik anlayışı etrafında tahkimi şarttır. Türkiye’nin yeni güvenlik ilkesinin unsurlarından biri olduğu anlaşılan “Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge” vurgusu bu tahkimi hedeflemektedir.

İktisadî kırılganlık

Türkiye’nin en büyük zaaflarından biri, daimî bir iktisadî kırılganlık ve hayat pahalılığı içinde yol almasıdır. Her şeyden bağımsız olarak, yirmi beş yıldır iktidarda olan bir partinin bu konuda iyi bir sınav veremediği ortadadır. Vatandaş istikrar için çeyrek asırdır dişini tırnağına takıp sana oy vermiş, sen de onları pahalılık cenderesine sokmuşsun. Demek ki devlet çarkını döndüren bürokraside; adalet, liyakat, kanaat ve vicdan sorunları var. “İnsanı yaşat ki Devlet yaşasın” diyen devlet felsefemizin yarın mahşerde bizden davacı olmaması için bu kısır döngüden bir an evvel çıkmamız lazımdır. Mevcut gidişatın Müslüman-Türk tavır ve ahlâkını budadığını görmek elemlerin en acısıdır. Bu yüce millet bu cefaya layık değildir.

İktisadî hayatı mutfak dışına çıkardığımızda, Türkiye gibi bir devletin, kaynaklarını sömüren enerji açığını ve finans ihtiyacını dengelemek zorunda olduğu bir gerçektir. Bu işin mazereti yoktur; büyük devlet isek büyük projelerle bu yükün altından kalkmak zorundayız. Tarihimiz, az imkânla çok iş yapan cetlerimizin olağanüstü başarılarına tanıktır.

Ahlâkî çürüme

Ahlâkî çürüme sadece bize özgü bir illet değil, küresel çapta bir yangındır. Ancak yüce değerlerimizin kuşatıcı gücü sayesinde bu çöküşten en az hasarla bizim çıkmamız gerekir. Türkiye’de Devlet, vatandaşı çok geriden takip etmektedir. Mesele sadece suça bulaşmışları yakalamak değil, suç oluşmadan önce o tedbirleri almaktır. Bu ülke, yolsuzluk, dolandırıcılık ve ahlâksızlıkların bıtırak dikeni gibi bittiği mümbit bir tarla olamaz. Ülkenin görünümü, suçlunun güçlü olduğu, ahlâksızlığın bir meziyetmiş gibi sunulduğu bir manzara sergilemektedir. Ana akım medyadaki kadın, aile, evlenme ve yemek vb. programlar, insan olarak iflas etmiş tipleri saatlerce rol-model olarak sunmaktadır. Şeytanın çocukları, Rahman’ın gururlu ve vakur çocuklarını sindirmeye ve emr-i bilmarufu belleklerden silmeye çalışmaktadır. Sayıları az ancak güç ve etkileri gereğinden fazla görünen bu muzır tipleri yasalarla tecrit ve ıslah etmek elzemdir. Yüce Türk milletinin ahlâkî değerleri bireylerin çok üstündedir. Yozlaşmayı tetikleyen her birey ve zümre, Devlet’in güç ve kudretiyle cenge girdiğini bilmeli; Devlet de bu süflî tiplere gerekeni yapmalıdır.

Gelelim dıştaki sorunlara…

1. Suriye meselesi 

İlk aşamada bir rejim–muhalefet çatışması olarak ortaya çıkan Suriye krizi, zaman içerisinde küresel ve bölgesel oyuncuların doğrudan ve dolaylı müdahaleleriyle çok katmanlı bir vekâlet savaşına dönüşmüştür. 2024 sonrası dönemde çatışmanın askerî yoğunluğu görece azalmış görünse de sahadaki mücadelenin mahiyeti değişmiş, savaş, bu kez alan denetimi, hâkimiyet ve koridor siyaseti üzerinden yürüyen daha karmaşık bir safhaya doğru evrilmiştir. Bugün gelinen noktada Suriye meselesi, en çok; bir beka hattı olması dolayısıyla Türkiye’yi, arz-ı mevut anlayışının jeopolitik bir kapısı olarak görülmesi dolayısıyla da İsrail’i doğrudan ilgilendirmektedir.

Bu çerçevede Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve merkezî devlet yapısını tahkim etmeye yönelik bir yaklaşımı savunurken, İsrail ise bu bütünlüğün unsurlarına ayrılmasını, gevşetilmesini ve fiilî olarak parçalanmasını hedefleyen bir strateji izlemektedir. Türkiye ile İsrail arasındaki çıkar çatışması yalnızca Suriye sahasıyla sınırlı değildir; Sudan ve Somali gibi alanlarda da bu rekabetin izleri açık biçimde görülmektedir. Orta Doğu ve Afrika’nın özellikle Kızıldeniz hattında şekillenen yeni dengelenme süreci, öyle anlaşılıyor ki bölgenin bu iki başat oyuncusu olan Türkiye ile İsrail’i 2026 yılı boyunca sık sık karşı karşıya getirecektir. Ancak her iki ülkenin de asıl bilek güreşini yapmak zorunda kalacağı ana saha, bütün ağırlığıyla Suriye olacaktır. 

Bu noktada İsrail’in Suriye’de neyi hedeflediğine daha yakından bakmak gerekir. İsrail, Suriye’nin güneyinden başlayarak doğuya ve kuzeye doğru uzanan bir stratejik hattı, güvenlik eksenli bir etki alanına dönüştürme çabası içindedir. Bu etki alanı oluşturma gayreti, zamanla “Davut Koridoru” adını alan yeni bir jeopolitik hedefin üretilmesine yol açmıştır. Söz konusu hedef, Türkiye’nin Suriye’ye ilişkin temel ilke ve çıkarlarıyla taban tabana zıttır. Zira Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve merkezî hâkimiyetini esas alan bir düzeni savunurken, Davut Koridoru yaklaşımı, fiilî parçalanmayı derinleştiren ve merkezî otoriteyi zayıflatan bir amacın peşindedir.

Davut Koridoru

Davut Koridoru, İsrail’in arz-ı mevut anlayışının güncel jeopolitik izdüşümlerinden biri olarak okunmalıdır. Bu koridor, Suriye’nin güneyindeki istikrarsızlığı kalıcı hâle getirerek İsrail sınırlarının ötesinde bir tampon bölgeler zinciri oluşturmayı hedeflemektedir. Bu hat, Cevlan Tepeleri’nden başlayarak Süveyda, Dera ve Deyrizor eksenine uzanmakta; gerektiğinde Fırat havzasıyla bağlantı kurabilecek esnek bir hat anlayışı olarak dikkat çekmektedir. Anlayacağınız nereyi karıştırırsam orası kârdır hesabı...

Bu stratejinin arkasındaki temel hedeflere bakıldığında, İsrail açısından üçlü bir kazanım üretme amacı taşıdığı görülmektedir. Birincisi, İran ve müttefiklerinin Suriye içindeki askerî ve siyâsî derinliğini sınırlamak; ikincisi, Şam yönetiminin ülke genelinde tam hâkimiyet tesis etmesini engellemek; üçüncüsü ise Suriye’yi uzun vadeli, düşük yoğunluklu fakat sürekli bir güvenlik sorunu döngüsüne mahkûm etmektir. Bu yaklaşım, yöntem ve sonuçları itibarıyla, yaklaşık elli yıldır Türkiye’ye karşı uygulanan istikrarsızlaştırma stratejileriyle dikkat çekici benzerlikler taşımaktadır.

Bu bağlamda Davut Koridoru, klasik anlamda bir işgal hattı olmaktan ziyade, kontrollü istikrarsızlık üretmeye yönelik jeopolitik bir araç olarak okunmalıdır. Zira İsrail’in bu ölçekte bir alanı doğrudan işgal etmesi, etse dahi uzun vadede elde tutması hem askerî hem de siyâsî açıdan mümkün görünmemektedir.

Nitekim İsrail’in 2025 yılı boyunca Şam’a yönelik yoğun hava saldırıları gerçekleştirmesi ve güney Suriye’deki yerel unsurlarla kurduğu dolaylı temaslar, İsrail’in Suriye’de merkezî devletin güçlenmesini stratejik bir tehdit olarak algıladığını açık biçimde göstermektedir. 2026 yılında bu yaklaşımın artarak devam etmesi kuvvetle muhtemeldir. İsrail açısından Suriye’nin tam anlamıyla toparlanması, yalnızca askerî değil, aynı zamanda siyâsî ve ideolojik bir meydan okuma anlamı taşımaktadır. Bu nedenle Davut Koridoru, İsrail’in “önleyici güvenlik” anlayışının sahadaki somut karşılıklarından biri olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak bu anlayış, bölgesel ölçekte yeni ve kırılgan çatışma hatları üretmeye son derece müsait görünmektedir.

Türkiye’nin Suriye politikası

Türkiye’nin Suriye politikasının merkezinde, ülkenin tek ve bütünlüklü devlet yapısının korunması ilkesi yer almaktadır. Bu yaklaşım, hem PKK/YPG temelli özerklik projelerine hem de güneyden beslenen parçalanma senaryolarına karşı bütüncül ve tutarlı bir duruş anlamına gelmektedir.

Davut Koridoru’nun fiilî olarak güçlenmesi, Türkiye açısından iki temel risk üretmektedir. Bunlardan ilki, Suriye’nin kuzeyi ile güneyi arasında parçalı ve denetimsiz alanların kalıcı hâle gelmesi; ikincisi ise bu parçalanmanın Türkiye’nin güney sınırına doğru yayılma etkisi taşımasıdır. Bu nedenle 2026 yılında Türkiye’nin Suriye politikası, yalnızca kuzeye odaklanan dar bir güvenlik perspektifiyle değil, güneyin dinamiklerini de hesaba katan daha geniş bir jeopolitik okuma üzerinden şekillenmek zorundadır.

2026 itibarıyla Türkiye–İsrail ilişkileri, klasik siyâsî gerilimlerin ötesine geçerek açık bir rekabet düzlemine taşınacak gibi görünmektedir. Bu rekabetin doğrudan askerî çatışma biçiminde tezahür etmesi şimdilik düşük bir ihtimaldir. Zira mevcut ekonomik şartlar, her iki ülkenin de böyle bir yükü taşımasını zorlaştırmaktadır. Bunun yerine rekabet; nüfuz alanları, yerel oyuncular ve uluslararası meşruiyet söylemleri üzerinden yürütülmeye devam edecektir.

Türkiye, Suriye’de istikrarı ve merkezî hâkimiyeti savunan bir oyuncu olarak konumlanırken, İsrail ise böyle bir hâkimiyetin yerini kargaşanın alacağı bir stratejiyi izlemektedir. Bu iki yaklaşımın 2026 yılında uzlaşması zor görünmektedir. Dolayısıyla Suriye sahası, Türkiye–İsrail rekabetinin dolaylı fakat belirleyici alanlarından biri olmayı sürdürecektir.

2. Rusya–Ukrayna Savaşı ve Karadeniz meselesi

Rusya–Ukrayna Savaşı’nın 2026 yılına taşan Karadeniz merkezli seyri, artık klasik bir cephe savaşı görünümünden ziyade karmaşık bir yıpratma savaşına dönüşecek gibi görünmektedir. Gemilerin yakılması, limanların hedef alınması ve kimliği belirsiz hava ve deniz unsurlarının -İHA ve İDA’lar- sahaya sürülmesi, bu savaşın geleneksel çatışma kalıplarının dışına taştığını göstermektedir. Ortaya çıkan bu tablo, Karadeniz’i kontrollü bir askerî alan olmaktan çıkararak, giderek kontrolün elden çıktığı riskli ve kırılgan bir güvenlik havzasına dönüştürmektedir. Bu durum, Karadeniz’e kıyıdaş bir ülke olan Türkiye açısından doğrudan güvenlik, dolaylı olarak ise ekonomik ve siyâsî sonuçlar doğuracak nitelikler taşımaktadır.

Bu sürecin ilk ve en görünür boyutu, deniz ticareti ve gemi güvenliği meselesidir. Ticarî gemilere yönelik saldırılar, fiilî hasardan önce sigorta primlerini, navlun bedellerini ve rota maliyetlerini artıracaktır. Karadeniz’in “yüksek riskli saha” olarak algılanmaya başlanması hâlinde, gemi ticareti fiilen baskı altına girecek; liman yaklaşım hatları, boğaz çevresi ve kıyı tesisleri sivil ve iktisadî hedefler hâline gelecektir. Bu durum, Türkiye açısından yalnızca askerî değil, aynı zamanda ekonomik ve lojistik bir yavaşlama, pahalanma ve belirsizlik anlamına gelmektedir. Görünmeyen maliyetler, görünür hasarlardan çok daha yıpratıcı bir etki üretme potansiyeline sahiptir.

İkinci boyut, belirsiz İHA ihlalleri ve hava sahası gerilimidir. Kimliği, niyeti ve kontrol mekanizması net olmayan bir hava aracının Türkiye hududuna yaklaşması, başlı başına bir kriz yönetimi sorununu beraberinde getirmektedir. Yanlış teşhis ya da erken ön alma tepkisi, Türkiye’yi istemediği bir tepki sarmalına sürükleyebilir. Buna karşılık geç verilen bir tepki ise caydırıcılığı aşındırma riski taşımaktadır. Bu ikili açmaz, sınır güvenliğinin salt askerî tepkilerle değil; akıl, ölçü ve soğukkanlılıkla yönetilmesini zorunlu kılmaktadır.

Üçüncü boyut ise sabotaj ve görünmez tehditlerdir. Sürüklenen deniz mayınları, insansız deniz araçları ve liman çevresine yönelik sabotaj girişimleri, düşük maliyetli ancak yüksek etki potansiyeli taşıyan araçlar olarak öne çıkmaktadır. Türkiye açısından asıl risk, bu tür münferit olayların zamanla normalleşerek kalıcı ve sürekli bir tehdit hâline gelmesidir. Böyle bir normalleşme, Karadeniz’in uzun vadeli güvenliğini aşındıran bir zemin oluşturacaktır.

Bütün bu tablo birlikte değerlendirildiğinde, Rusya–Ukrayna Savaşı Türkiye’ye askerî kazanımlardan ziyade akıl, sabır ve kapasite gerektiren bir sınav sunmaktadır. Risk, doğrudan bir askerî çarpışmadan çok, kontrol dışı ihtimallerin toplamından kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin başarısı, bu ihtimalleri önceden okuyarak ve bugüne kadar olduğu gibi süreci akıl ve sağduyu temelinde yönetebilme becerisine bağlı olacaktır.

3. Afrika’nın Kızıldeniz kıyıları meselesi

2026 perspektifinden bakıldığında Türkiye’nin Kızıldeniz’e açılan Afrika hattındaki faaliyetleri, özellikle Somali ve daha sınırlı ölçüde de Sudan merkezli olarak şekillenmektedir. Bu hat, Türkiye’nin Afrika açılımının bir uzantısıdır. Ancak Türkiye bu açılımın bir sonucu olarak Babülmendep, Aden Körfezi ve Süveyş hattı üzerinden küresel ticaret, enerji çeşitliliği ve güvenlik yapısıyla doğrudan temas eden stratejik bir eksen oluşturma peşindedir.

Türkiye açısından Somali, 2026 yılında istikrar üretimi, enerji arayışı ve askerî kapasite inşâsının kesiştiği önemli bir alan olmaya devam edecektir. Mogadişu merkezli askerî eğitim ve güvenlik desteği, Somali devletinin deniz egemenliğini tahkim etmeyi hedeflerken, Türkiye’ye de Aden Körfezi’ne komşu bir ülkede kalıcı bir deniz güvenliği nüfuzu kazandırmaktadır. Buna ilaveten petrol ve doğalgaz arama sürecinin 2026’da sondaj aşamasına geçmesi hâlinde, bu durum Türkiye’nin enerji jeopolitiğinde yeni bir kapının aralanması anlamına gelecektir. Söz konusu süreç, lojistik, teknik hizmetler, güvenlik ve denizcilik alanlarında Türkiye lehine bir seyir izleme potansiyeli taşımaktadır. Ancak İsrail ve BAE’nin Somali Land üzerinden kurguladıkları yeni hamleler, bu alanda yeni sorunların ortaya çıkmasına da zemin hazırlamaktadır. Nitekim İsrail’in ayrılıkçı Somali Land’ı tanıma girişimi, bölgede yeni bir fitnenin pimini çekmiştir.

Sudan cephesi ise 2026 itibarıyla kazançtan çok, bir risk yönetim alanı olarak öne çıkmaktadır. İç savaşın sürmesi ve merkezî otoritenin parçalanması, Türkiye’nin Kızıldeniz kıyısındaki varlığını temkinli ve esnek bir zeminde tutmasını zorunlu kılmaktadır. Buna rağmen Port Sudan hattı, Kızıldeniz’in Afrika kıyısında Türkiye’ye stratejik bir oyuncu olma imkânı sunacaktır. Nitekim yakın zaman içinde Mersin Limanı ile Port Sudan’ın kardeş limanlar ilan edilmesi, Türkiye’nin Sudan sahasında yeni ayrıcalıklar ve hareket alanları elde edeceğine işaret etmektedir. Bununla birlikte bu ülkede de İsrail ve BAE’nin hızlı destek güçleri üzerinden üretebileceği yeni sorunlarla karşılaşılması kuvvetle muhtemeldir.

Sonuç olarak Türkiye, Somali üzerinden Kızıldeniz’de jeostratejik bir derinlik ve enerji temelli bir kaldıraç elde ederken, Sudan’daki kontrollü varlığı sayesinde de bölgesel denklemi yakından izleme ve gerektiğinde dengeleri kendi lehine değiştirme imkânı kazanacaktır. Ancak bu kazanımlar asimetrik tehditler, büyük güç rekabeti ve deniz ticaretindeki kırılganlıklar nedeniyle yüksek güvenlik hassasiyeti ve sürekli teyakkuz gerektiren bir zeminde gerçekleşecektir. Risksiz kazanç olmayacağına göre, bu durumun bölgenin doğasıyla uyumlu olduğunu söylemek mümkündür.

Aziz Okurlar…  Riskler barındırmakla beraber Güney Kafkasya ve Balkanlar şimdilik örtülü ancak aldatıcı bir istikrar taşımaktadır. Yarın buralarda baş verecek bir sorun karşısında Türkiye’nin bırakınız A planlarını, B planları bile hazırdır. Türkiye büyük bir ülkedir, büyüdükçe kendi çevresindeki sorunlarla beraber küresel ölçekteki sorunlarla da yüzleşecektir. Ne yapalım efendim, işin doğasında bu vardır. Dağ yükseldikçe tepesine yağmur yerine kar yağar…