Türk’ün mutabakat metni (3)

Türk milleti, Allah’a ve O’nun dinine gönülden inanmaktadır. Böyle bir ulusun Haçlı zihniyetine sömürge ve köle olması hak değildir. Onun hakkı, ezelde olduğu gibi ebedde de bağımsız yaşamaktır.

“KİM bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?/ Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda!/ Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ,/ Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.”

Güzellikte eşsiz olan bu Türk vatanı, tıpkı bir cennet gibidir. Bunun bilincinde olan Türkler, ona sahip çıkmak, onu koruyup kollamak için gerekirse seve seve canlarını feda ederler. Nitekim tarih boyunca böyle olmuştur. Anadolu topraklarının her bir karışı, bu topraklar uğruna can vermiş nice şehitle doludur. Yüce Türk milleti için vatan, her şeyden ve herkesten kıymetlidir. Dünyaları dahi verseler ondan vazgeçmez.

Âkif, bu dörtlükte bir önceki bölümü destekleyip pekiştirmiştir. “Fedakârlık” kavramını nakış nakış işlemiştir. Söz konusu fedakârlık, her tarafı şehitlerle dolu olan vatan uğrunadır. Bir Türk için üzerinde yaşadığı, acısını, sevincini paylaştığı, ömür kervanını sürdüğü topraklar öyle değerlidir ki onun için her şeyini seve seve verir. Bir insanın en değerli varlığı, kendisine emanet edilen canıdır. Candan sonra canan ve ardından dünyalık mal, mülk gelir. Bunların hepsi vatanı kurtarmak, muhafaza etmek için gözünü bile kırpmadan verilebilecek değerlerdir. Vatan, hiçbir şeye değişilmez. Özgürce kendi değerlerimizi yaşadığımız yurdumuz olmadıktan sonra canın bile bir ehemmiyeti yoktur.

Dinimiz de “vatan sevgisi”ni önceler. Bu milletin her bir ferdi vatanına sevdalıdır. Çünkü “vatan sevgisi imandandır”. Müslüman Türk milleti, yurdun her karış toprağını şehit kanıyla boyamıştır. Bize düşen görev, şehit atalarımıza lâyık olabilmek ve onların ruhlarını incitmemektir. Bunun yolu da topraklarımızı sonuna kadar savunmaktan, düşmana teslim etmemekten geçer. Savunmanın şekli ve mahiyeti yaşanan çağa göre değişebilir fakat herkese ayan olan bir gerçek var ki, o da vatan sevdasıdır!

“Ruhumun, Senden İlâhî, şudur ancak emeli:/ Değmesin mabedimin göğsüne nâmahrem eli./ Bu ezanlar -ki şahadetleri dinin temeli-/ Ebedî yurdumun üstünde, benim, inlemeli.”

Şair, bu dörtlükte ellerini ve kalbini açmış, Allah’a yalvarmaktadır. Bu yakarışında tek isteğini dile getirmektedir. Kutsallarımıza ve camilerimize kâfirlerin elinin değmemesini, oraların hainlerce yakılıp yıkılmamasını niyaz etmektedir. İslâm dininin temeli, günde beş vakit okunan ezan ve onun ifade etmiş olduğu gerçeklerdir. Ezan susarsa hak ve hakikat susar. Bunun bilincinde olan Âkif, sonsuza kadar onun yurdunun üstünde yankılanmasını istiyerek dinimize ait olan önemli simge ve semboller üzerinde durmuş ve onların hainlerce aşağılanmaması ve yok edilmemesini talep etmiştir.

Millî Mücadele yılları ve öncesine baktığımızda, kutsallarımızın emperyalist Haçlı zihniyeti tarafından saldırıya uğradığını, aşağılandığını, çiğnenip ayaklar altına alınmaya çalışıldığını söyleyebiliriz. Bu nedenledir ki, bizim mücadelemiz bir nevi Müslümanlık-Hıristiyanlık savaşı olarak vuku bulmuştur. Bu savaş, Hilâl’in Haç’a karşı verdiği bir savaştır. Özellikle Yunanların işgal ettikleri topraklarımızda değerlerimize vermiş olduğu zarar ve yaptığı tahribat zihinlerimizde hâlâ o günkü sıcaklığını korumaktadır. Pis, kirli, kanlı, namahrem elleri mabetlerimizin, camilerimizin göğsüne değmiştir. Balıkesir’de altı Müslüman kadının çarşaflarına uzanan leşleri unutmak ne mümkün? Bursa’da, İzmir’de, Akhisar’da cereyan eden ahlâksızları hafızalarımızdan silmek hiçbir surette kabil değil. Secdeye kapanan alınlara kurşun sıkmaya cesaret eden çapulcular Hakk’ın kılıcından nasıl kaçabilir?

Müslümanları hakka ve hakikate çağıran sestir ezan. Her gün beş vakit minarelerimizde yankılanır. Namaz vaktini bildirip bizleri Yaradan’ın huzuruna davet eder: “Haydi namaza! Haydi kurtuluşa!”

Ezan, dinimizin temelini oluşturur ve İslâm’ı temsil eder. Yurdumuzda Hak Din’in varlığının alâmetidir. Ülkemizin semalarında sonsuza kadar kesilmemelidir. Eğer kesilirse İslâm ortadan kalkar. Onun yerine Hıristiyanlık hâkim olur. Bu demektir ki, ezanı korumak, İslâm’ı korumaktır. Bizim savaşımız, Haçlı zihniyetine bir tepkidir. Onların Kur’ân’ı elimizden alma ve bizi ondan soğutma politikalarına karşı bir direniştir. Bu haklı duruş amacına ulaşmış ve emperyalist Batı kendi kazdığı kuyuya kendisi düşmüştür.

“O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım./ Her cerihamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,/ Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım;/ O zaman yükselerek arşa değer belki başım.”

“O zaman” ifadesiyle belirtilen vakit, yurdun düşman işgalinden kurtarıldığı dönemdir. Şair, o gün geldiğinde eğer kendisi vatan uğruna ölürse secde ve şükür vazifesini mezar taşının yerine getireceğini belirtmiştir. Dörtlükte Allah’a sesleniş ve yakarış vardır. Âkif, yaralarından kanlı yaşlarının boşanacağını ve bedeninin bir ruh gibi göğe fışkıracağını dile getirmektedir. Başı da yükselip göğün en yüksek yeri olan arşa değecektir. O öyle kutlu bir andır ki kazanılan zafere şehitler bile sevinir. Onların ruhu bu muştuya ortaklık eder.

Söz konusu bölümde zafer sevinci ve şükür duygusunun ağır bastığını söyleyebiliriz. İslâm inancındaki şükür secdesine atıf yapılmıştır. Bir Müslüman, isteğine/amacına eriştiği vakit teşekkür etmek için şükür secdesine kapanır. Şairin bu dünyadaki en büyük emeli, vatanın bağımsızlığıdır. Cenab-ı Allah bu millete bağımsızlığı kısmet ederse, O’na hamd ve sena etmek için şükür secdesi yapacağını belirtmektedir şair. Olur da kendisi vatan uğruna can verirse, bu vazifeyi mezar taşına emanet etmektedir.

“Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!/ Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl./ Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl./ Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet,/ Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl.”

Son bölümde Âkif’in muhatabı, şanlı Türk bayrağıdır. Bayrağa seslenir ve onu güneşe teşbih eder. Bir güneş misali semada hür şekilde dalgalanmasını salık verir. Uğrunda dökülen şehit kanlarını ona helâl eder. Artık sonsuza kadar bu millet, bu şanlı ve şerefli bayrak özgür yaşayacak ve asla yok olmayacaktır.

Türk milleti, Allah’a ve O’nun dinine gönülden inanmaktadır. Böyle bir ulusun Haçlı zihniyetine sömürge ve köle olması hak değildir. Onun hakkı, ezelde olduğu gibi ebedde de bağımsız yaşamaktır.

Âkif, söz konusu dörtlükte geçen “şafak” kavramını birinci kıtadakinin tam tersi anlama gelecek şekilde kullanmıştır. Buradaki şafak, güneşin doğuş vaktindeki kızıllıktır. Birinci bölümde batan güneş, son bölümde yeniden doğmaktadır. Yani yok olmak üzere olan Türk varlığı yeniden hayat bulmuştur. Batılı emperyalistlerin yok etmek (izmihlâl) istedikleri Türk ırkı, çok yüce ve yüksek değerlere sahip bir ırktır. Âkif, burada ırkçılık yapmamış, masum Türk ırkını savunma tavrı ortaya koymuştur. Çünkü onda Türk ırkına yüksek bir mensubiyet şuuru vardır.

Irkçılık Haçlı zihniyetinin işidir. Onlar kendi ırklarını üstün, Türk ırkını hakir görmüşlerdir. Amaçları bu ırkı yok edip tarih sahnesinden silmektir. Bizim amacımız ise bu hainlere karşı var olmak ve var kalmaktır. Mücadelemiz, kendini koruma mücadelesidir. Âkif de yüksek ırklar sürüsü olan İtilaf Devletleri’nin Türk ırkına hiçbir zaman gücünün yetmeyeceğine dikkatleri çekmektedir. Büyük bir iman ve inançla Türk milletinin gücünü dünyaya haykırmaktadır: “Korkma!”