Türk’ün mutabakat metni (2)

Bu kutsal toprakları, ucuz pahalı demeden satmak, maddiyata değişmek bizim inancımıza, anlayışımıza, gelenek göreneklerimize, millî ruhumuza aykırıdır, terstir. Âkif bu hususta her bir ferdi uyarmakta ve her şeyimizi onun uğrunda feda etmekten çekinmememizi tembihlemektedir.

“BEN ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım./ Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım!/ Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım;/ Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Türk milletinin fıtratına en uygun yaşam biçimi, hür ve bağımsız bir hayattır. Bu millet, var olduğu günden beri kimsenin tutsağı, kölesi olmamış ve özgür yaşamıştır. Durum dün böyleydi, bugün böyle ve yarın da böyle olacaktır. Şair, üçüncü kıtada bu çarpıcı gerçeğe dikkatleri çekmiş; Türk milletini köle ve sömürge yapma niyetinde olanların ancak aklî melekelerini yitirmiş insanlar olabileceğini vurgulamıştır. Olur da, böyle fuzuli bir hayâle kapılan olursa onların bu zavallı durumlarına şaşıracağını dile getirmiştir.

Düşmana gözdağı vermek, çarpıcı gerçeği ortaya sermek isteyen Âkif, kendisini -Türk milletini- taşkın, coşkun bir sele teşbih etmektedir. Bu öyle bir seldir ki hiç kimse ve hiçbir güç ona karşı koyamaz, onun önünde duramaz. Önüne çıkan bütün engelleri çiğner geçer. Hatta önüne çıkan dağları bile deler geçer.

Söz konusu kıtada büyük bir inanmışlık vardır: Türk milleti hiçbir zaman sömürge olmamıştır ve olmayacaktır! Bu coğrafyada boyunduruk altına alınamamış tek millet, Türk milletidir. Onun bağımsızlık ruhu, ezelden yani önceliksiz bir zamandan gelmektedir ve bundan sonra da bu şekilde devam edecektir.

Kurtuluş mücadelesi verilen yıllarda kaleme alınmış olan marşımızda “çılgın” ifadesi ile kastedilenler, vatanımızın her bir karışını işgal eden sömürgeci İtilaf Devletleri’dir. Bu küstahlar, Sevr zinciri ile yüce Türk milletini boyunduruk altına alabileceklerini düşünmüşlerdir. Anadolu'da küçücük bir toprak parçasına bizi hapsedip dört yanımızı kuşatma hayâlindedirler. Bu hayâlin sonunda da Türkler tarih sahnesinden silinecektir. Âkif, işgalci ve kirli hayâllerin gerçekleşemeyeceğini her bir dizede haykırmaktadır.

Şair, şuursuz Haçlı zihniyetini çılgınlıkla nitelendirmiştir. Zira her bir damla kanı özgürlük için akan Türk milletini köleleştirme fikri şaşılacak bir durumdur, saçmadır ve mantıksızdır. Köleleştirme eylemini bırakalım, söylemi dahi bu asil milleti kükremiş, gürül gürül akan bir sele dönüştürmektedir. Sel, önüne çıkan setleri, bentleri yıkıp geçmektedir.

Mahpus kaldığı dağları delen, demirleri eriterek hürriyetine kavuşan bir milletin önünde hiçbir engel duramaz. Zira bu millet, son derece üstün bir azme ve güçlü bir iradeye sahiptir. Âkif, kullandığı bu motifle efsanevî Ergenekon Destanı’na atıfta bulunmuştur. Şöyle diyebiliriz ki, Türk’ün Millî Mücadelesi “Ergenekon’dan çıkış”, Atatürk ise Türk’e yol gösterip yön veren önder, ulu bir bozkurttur.

Göğüsteki iman

“Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,/ Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var./ Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar/ ‘Medeniyyet’ dediğin tek dişi kalmış canavar?”

İmanla dolu bir göğüs, bütün teknolojik cihazları, silahları, çelikleri, zırhları yerle yeksan etme kudretine sahiptir. Bizim aziz milletimizin her bir ferdi de böyle yüce bir imana, inanca sahiptir. Bu iman ve inanç sayesinde tüm zorluklara göğüs germiş, nice “Aşılmaz” denilen engelin üstesinden gelmiştir. Âkif, imanla dolu bu halis gönüllülere seslenmektedir: Tepeden tırnağa maddeden ibaret olan, “tek dişi kalmış canavar” olarak nitelendirilen Batı, istediği kadar bir köpek gibi ulusun dursun. Ey Türk! Sen sakın korkma, senin bu imanını yok edip ortadan kaldıramaz.

Ülkenin batısını çelik zırhlı gemilerle kuşatan hain düşman, silah teknolojisi yönünden üstün bir durumdadır. Fakat hesaba katmadıkları bir husus vardır: İslâm imanıyla çarpan koca yürekler… İstiklâl mücadelemizde en modern ve gelişmiş silahlarla saldıran düşmanın hezimete uğramasını kimse beklemiyordu elbette. Çünkü onların, göğüsleri imanla dolu Mehmetçiklerden haberi yoktu. Bu yüce inanç ve iman, “Olmaz” denileni öldürdü. Her türlü cismanî engeli, modern silahı yaktı, yıktı, kül etti. Evet, bizde olan şey onlarda yoktu. Ulu Önder’in de dediği gibi, bu savaş bir iman işiydi!

Marşta ele alınan “iman” kavramı, bir toplumu ve medeniyeti temsil etmektedir. İslâm’ın, Doğu’nun, Müslüman Türk milletinin remzi olan iman, Doğu-Batı çatışmasının yüzünü gözler önüne sermektedir. Bu kavramla tezat oluşturacak şekilde kullanılan “medeniyet” ise tek dişi kalmış bir canavara teşbih edilen Batı’yı simgelemektedir. Sömürgeci, katliamcı, saldırgan, ölüm saçan bu canavar, imanın karşısında tuzla buz olmaya mahkûmdur.

Batı, elde ettiği medeniyet imkânlarını hayır için değil, şer odaklı kullanmıştır. Bunu gören ve Türk milletine de göstermek isteyen Âkif, o kudurmuş köpekten korkup ürkmenin, endişeye kapılmanın gereksizliğini vurgulamıştır.

Asya ve Afrika'ya şatafatlı medeniyet kılıfıyla gidip sömürge kolonileri kuran Haçlı zihniyeti, aynı senaryoyu ülkemizde de yazıp oynamaya kalkışmıştır. Vahşi bir canavardan ibaret olan Batı’nın hesapları - şükürler olsun ki- birer birer bozulmuştur. Neticesinde ne mal oldukları âleme ayan edilmiştir. Söz konusu canavarın neden tek dişli olarak tasvir edildiğinin cevabı da burada yatmaktadır. Onlar, maneviyatı önemsemeyip bir köşeye atmış, tek boyutlu maddesel bir yaklaşımla ilerleyeceklerini sanmışlardır. Anadolu’ya medeniyet götürdüklerini iddia eden bu sefiller, kendi kazdıkları fitne çukurlarına gömülmüşlerdir.

O, vaadinde durandır

“Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın,/ Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın!/ Doğacaktır sana va’d ettiği günler Hakk’ın,/ Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.”

Türk milletine seslenen Âkif, vatanımızı emperyalist Batılılara çiğnetmememizi, işgale izin vermememizi ve direnmemizi salık veriyor. Tüm gücümüzle bu ahlâksızlara, namussuzlara karşı koymamız gerektiğinin altını çiziyor. Bu süreçte milletimizin en önemli iki gücü, Allah’a ve kendisine olan güvenidir. Zira Âlemlerin Rabbi, milletimize vaat etmiş olduğu kurtuluş günlerini elbet getirecektir. Bu muştu, belki yarın, belki yarından da yakın bir zamanda gerçekleşecektir. Bize düşen ise vatanımızı düşman işgaline karşı sonuna kadar savunmaktır.

Yurdumuz, bizim için kutsal bir topraktır. Çünkü biz, orada var olduk, var oluyoruz ve ilelebet var olmaya devam edeceğiz. Ayrıca coğrafyamız ve millî kültürümüz arasında da kopmaz bir bağ vardır. Hem topraklarımıza, hem de millî kültürümüze göz diken emperyalistlerin her biri alçaktır, soysuzdur, namerttir. Onların yapmış olduğu zulmün mertliğe ve haklılığa dayanan tek zerresi yoktur.

Dörtlükte geçen “hayâsızca akın”, Batılıların son Haçlı saldırısıdır. Utanmadan, sıkılmadan, şerefsizce, Allah korkusu olmadan yapılan bu hareket, işgalcilerin çirkef yüzlerini gözler önüne sermiştir.

Âkif, bu bölümde ayrıca ümitli olmanın önemini de vurgulamaktadır. Şartlar ne kadar olumsuz ve kötü olursa olsun, bir Müslüman’a Allah’tan ümit kesmek yakışmaz. Zira o, tüm kötü şartları bir anda tersine çevirebilir. Onun her şeye gücü yeter. Allah’ın Türk milletine vaat etmiş olduğu hem bu geçici âlemde, hem de asıl vatanda cennettir. Buradaki cennet bağımsızlık, oradaki cennet ise şehitlik mertebesidir.

Verme!

“Bastığın yerleri ‘Toprak!’ diyerek geçme, tanı!/ Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı./ Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı./ Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.”

Her gün üzerinde gezip dolaştığımız bu topraklar; basit, sıradan, mânâsız bir yığın değildir. Onun çok yüce bir mahiyeti ve vasfı vardır. Bu hususun çok iyi düşünülüp tartılması gerekir. Zira bu toprakların her bir karışında kefensiz yatan atalarımızın, dedelerimizin bedenleri vardır. Hepimiz birer şehit oğlu, şehit torunuyuz. Bu çarpıcı gerçeği düşünmeli, ona göre hareket etmeliyiz. Dünyaları vaat etseler dahi bu cennet vatandan vazgeçmemeliyiz.

Türkiye toprakları, şehit kanlarıyla yoğrulmuş kutsal topraklardır. Milletimiz bu topraklar uğruna binlerce şehit verip onu bir vatan hâline dönüştürmüştür. Bugün soysuzlara karşı millî bir mücadele veren halkımız, bu gerçeği hatırlamalı ve buna uygun bir vaziyet almalıdır.

Şehitlerimizin kefensiz tasvir edilmelerinin sebebi, İslâm inancından gelmektedir. Çünkü İslâm dinine göre şehit olanlar, kefensiz bir biçimde, üzerindeki kıyafetleri ile defnedilir. Kefensiz yiğitlerin yattığı bu vatan, dünyalara bedeldir. Zira her bir karışı İslâm’ın kalesidir. Bu kalede Allah yolunda öldürülenlerse şehit! Onların ölümü, sıradan bir ölüm değildir. Onları ölmüş sanmayınız. Çünkü dâvâları, ülküleri, idealleri ve ruhları diridir.

Bu kutsal toprakları, ucuz pahalı demeden satmak, maddiyata değişmek bizim inancımıza, anlayışımıza, gelenek göreneklerimize, millî ruhumuza aykırıdır, terstir. Âkif bu hususta her bir ferdi uyarmakta ve her şeyimizi onun uğrunda feda etmekten çekinmememizi tembihlemektedir. Bu dize, bugün de geçerliliğini koruyor. Onu kulağımıza küpe yapmalı, vatan topraklarını hiçbir şekilde yabancılara satmamalıyız.

Âkif’in mısralarında terennüm edilen bu düşünce, büyük liderimiz Atatürk tarafından fiiliyata geçirilmiştir. Vatan topraklarının değerini ve kutsallığını bilen Gazi, “Ya istiklâl, ya ölüm!” parolasıyla yola çıkmış, nihayetinde de topraklarımızı soysuz köpeklerden temizlemiştir. O, asıl büyük vaadin farkında ve bilincindedir. Sahip olduğu üst akıl, onu millî bir mücadeleye önder yapmıştır.