Türk tarihinde kurganlar

Her uygarlığın ölümden sonraki hayat ile ilgili tutum ve uygulamaları farklı olmuştur. Türk toplumu da kendine has birtakım inanç, örf ve âdetler geliştirerek ölen kişinin uğurlanmasını ve hatırlanmasını sağlatan, taş ve topraktan yapılan, höyük şeklinde bir mezar yapısı imar etmiştir. Türk defin kültürünün ve geleneğinin bir parçası olan anıt kurganlar, İskit, Hun ve Göktürk gibi Türkistan’da kurulmuş büyük Türk devletlerinin tamamında görülmektedir.

İSLÂMİYET’in Orta Asya’da yayılışından önce ve İslâmiyet’in gelişinden sonra henüz Müslüman olmamış Türk topluluklarında “kurgan” adı verilen mezar yapıları, arkeolojik kalıntılar içerisinde kültür mirasımızın temel dinamiklerini oluşturur. 

Ölen bir kişinin dünya hayatının sona erdiğinin ve ebedî hayata geçtiğinin somut bir göstergesi olan bu anıt mezarlar, Türk kültürü, inancı, sosyo-ekonomik durumu ve mimarî geleneği gibi konularda bilgi edinilmesini sağlar. Yapılış amacı, mimarî özellikleri, kullanılan malzemeler ve ince detayları, ölünün yatırılış pozisyonu ve beraberinde gömülen eşyaları ele alındığında, kurganlar, erken devir Türk tarihine ışık tutan birer kaynak niteliği taşır. 

Literatüre Rus bilim adamları tarafından kazandırılan “kurgan”, Türkçe bir kelimedir. Diğer Batı dillerine Türkçeden geçen kelime, günümüz bilim dünyasında yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Rusçada kurgan kelimesi “tepe, höyük, tümülüs” mânâlarında kullanılmaktadır. İngilizcede ise korunak anlamına gelen “kale, istihdam hisar” ya da “türbe, toprak yığını, tepe” anlamlarında kullanılmaktadır. Bu konu hakkında ünlü Türkolog Barthold, “kurgan” teriminin Rusçaya Kıpçak dillerinden geçmiş olduğunu iddia etmektedir. 16’ncı yüzyıla ait olan Venedik el yazması “Codex Comanicus”, bu iddiayı doğrular niteliktedir. Bu yazmaya göre “kurgan” kelimesi, “mezar üzerine yapılan tepe” şeklinde izah edilmiştir. Bu nedenle esasında kurganlı mezar denilmesi gereken bu yapılar genel olarak tümülüs biçiminde ve mezar anıtı şeklinde anlaşılmış, bu tarz yapıların tümü için kurgan ismi kullanılmıştır. 

Kurgan teriminin karşıladığı muhtelif anlamlar incelendiğinde, bu kelime için Türkiye Türkçesinde TDK Sözlüğü üç anlam önermiştir: Bunlardan ilki, “ilkçağlarda mezar üzerine toprak yığılarak yapılan küçük tepe”, ikincisi, “kale”, üçüncüsü ise, “tepe biçiminde mezar höyük” şeklindedir. Kırgız Türkçesi’nde “Korgan” kelimesi, mezardan daha çok “kale müstahkem, mevki, çift duvar, mezarın etrafındaki parmaklık”, şeklinde daha çok “korunmak, kendini muhafaza edecek yapı” anlamında kullanılmıştır. Uygur Türkçesinde de “kurgan”, “kale, korunacak yer” anlamında kullanılmıştır. Burada kurgan “korunak” anlamında değerlendirildiğinde, korunma eyleminin iki amacı olduğu belirtilebilir: Bunlardan birincisi, ölmüş olan kişinin korunduğu yerdir. İkincisinde ise, yaşayanların dış saldırılara karşı korunduğu şehir savunma sistemidir. Her iki vasfında da aslında bir koruyuculuktan bahsedilebilir.

“Kor” kelime kökü, Kaşgarlı Mahmut’un sözlüğünde “kayıp” mânâsında geçer ve ölümün bir kayıp olduğu ile nitelendirilebilir. “Koru” kelimesi ise “korumak” mânâsında geçmektedir. Dolayısıyla korugan, “korunan yer” demektir.  Bu ifadeler kurgan teriminin “korgan” terimi ile özdeşleştirilmesine yol açmaktadır. Gerçekten de bütün değerli eşyaları ile gömülmüş olan ölünün korunması ve ona ait olan mezarın soyulmaması esastır. Bu tür mezarların korunması gerektiği ya da bizzat korunduğu, Perslerin Karadeniz’in kuzeyindeki İskit bölgesine sefer esnasında İskit hükümdarı Birinci Donthyyrsas ve Pers Kralı Darius arasında geçen konuşmada açık bir şekilde ortaya konulmaktadır. Bu konuşmadan İskitlerin, atalarının mezarlarını kutsal saydıkları ve bu sebeple koruma altına aldıkları anlaşılmaktadır. Bu sebeple bu tür mezarlara “korugan” denilmektedir.

Ancak kurganların genellikle atlı göçebe kültüre ait oldukları düşünüldüğünde, bu kültürlerde genellikle yaşamış oldukları yerleşim yerlerinin etrafını çevirerek koruma altına aldıkları pek rastlanan bir durum olmadığından, “koruma” kavramının atalar kültü ile ilişkili bir şekilde anlamlandığını, bu bağlamda da koruma işlevinden mezar kastedildiği belirtilebilir. Bu kelime yalnız mezarın üzerinde oluşturulan tümseği dahi ifade etse, yine onun koruyuculuk vasfı ön plâna çıkmaktadır. 

Bütün bu etimolojik çıkarımlardan yola çıkarak “kurgan” teriminin aslında mezarın kendisini değil, mezarın üzerinde yer alan ve mezarı koruma amacıyla inşâ edilmiş toprak tepeyi belirttiği anlaşılmaktadır. Anıt kurganların birçoğuna at yerleştirilmiştir ve bu atların sayıları da farklılık gösterir. İki bölümden oluşan anıt kurganların bir bölümüne insan, diğer bölümüne hayvan, eşya ve sembolik figürler yerleştirilmiştir.




Kurgan üzerinden okunduğunda Türk tarihi

Türklerin hayatında ölü ve mezar geleneğinin özel bir yeri vardır. Geçmişten günümüze kadar uzanan bu gelenek, değişik dönemlerde farklılıklar göstermekle beraber, ana hatlarıyla aynı anlayışı devam ettirtmişlerdi. Mezar geleneği, Türklerin İslâmiyet’i kabulü ile önemli bir aşama kaydetmiştir. Türk mezar mimarisinin bilinen en erken kurgan örnekleri Hun dönemine aittir. Çin kaynaklarında Hunlar için, “Mezarlar üzerine korumak için ev inşâ ederler, mezarlar üst üste yığılmış taşlardan ibarettir” denilmektedir.

Kurganların yapısal bir biçimde oluşumu uzun bir zaman dilimini kapsamaktadır. Yaşanan bu gelişim üzerinde özellikle İç Asya’daki kültürlerin kat ettiği mesafe, Urallar ve Kuzey Karadeniz bölgesinde de etkili olmuştur. 

Kurgan, yer üstünde bağımsız bir şekilde tek başına yapılan bir mezar tipi değil, ortaya çıkışı doğal olarak ölülerin gömülmesi âdeti ile ilintilidir. İç Asya’da bu âdetin tam olarak hangi tarihte ortaya çıktığı tespit edilememiştir. Bununla birlikte bu âdetin toplayıcılıktan üreticiliğe geçiş aşamasında gerçekleştiği tahmin edilmektedir. Bu şekilde uzun bir zaman diliminde gerçekleşen bu sürece Proto-Türkler, ilk dönemlerden itibaren iştirak etmişlerdir. Bu iştirakin Milât’tan önce 6000 ilâ 2000 yılları arasında gerçekleştiği söylenebilir. Bilindiği üzere Proto-Türklerden Göktürk Devleti’ne gelinen süreçte “toprak/yer” kutsal sayıldığından, ölülerin tekrar dirilmelerinin gerçekleşebilmesi açısından toprağa gömülmeleri gerekiyordu. Dolayısıyla kurganların ortaya çıkışının en belirleyici temel ögesi, toprağa saçılan küllerin veya cesedin içine konulacağı çukurlardır. Zaman içinde bu çukurlar, önce kenarları taş parçaları ile çevrilerek basit bir oda şekline dönüştürülmüştür. İlerleyen süreçlerde ise ölülerin defnedildiği bu odalar derinleştirilmiş ve genişletilmiştir. 

Bu gömütlerin inşâsında kullanılan malzemeler ise coğrafî bölgenin imkânlarına göre belirlenmiştir. Ormanlık alanlarda kereste kullanılırken, bozkır bölgelerinde ise daha çok taş kullanılmıştır. Kurganların genellikle “bozkır kuşağı” denilen bölgelerde yoğun bir şekilde görüldüğünden söz edilebilir. Avrasya genelinde değerlendirilecek olursa; Baykal ötesinden Urallara, Kuzey Karadeniz’den Polonya’ya, Orta ve Doğu Avrupa’ya, Türkiye’nin bilhassa Trakya, Karadeniz, Orta ve Doğu Anadolu bölgelerine, Azerbaycan, Kırgızistan, Kazakistan, Moğolistan, Çin gibi çok geniş bir coğrafî alanı kurganların yayılma alanı olarak ifade etmek doğru olacaktır. 

Proto-Türkler ve Türkleri ilgilendiren en önemli bölgeleri şu şekilde sıralayabiliriz: Kuzeyde Minusinsk ve yakın çevresi, Altaylar bölgesi, Yenisey nehri yakınları, Baykal gölü çevresi, Moğolistan, bugünkü Kazakistan’ın çeşitli bölgeleri ve Kırgızistan’ın özellikle Issık gölü çevresi ve Doğu Türkistan bölgesi.

Eskiçağ tarihinde “Atlı Kavimler Medeniyeti” olarak bilinen İskitler, Hıristiyanlık öncesi devrenin son bin yılında, Çin’den Tuna’ya kadar uzanan geniş bozkırlarda dolaşmış, göçebe yaşamlarıyla ön plâna çıkmıştır. Sakalar ile beraber mütalâa edilen İskitlerin menşei Orta Asya’dır. Çok geniş bir sahaya yayılmış olan bu medeniyetin izleri, 19’uncu asırdan itibaren yapılan araştırma ve arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılmış ve değerlendirilmiştir. 

İskitler, Hunlarda görülen bozkır kurgan geleneğini Kuzey Kafkasya ve Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara taşımıştır. Kimmerler ve İskitler, kökenleri Milât’tan önce 3000’li yılları aşan kurgan kültürlerinin Milât’tan önce 2000 ve 1000’li yıllardaki temsilcileridir. 

Sonuç

Her canlı gibi sınırlı bir ömre sahip olan insan, ömür ve ölüm arasında geçen yaşam serüveninde ölümden sonraki hayatı düşünmeyi, beka âlemine intikal sürecini, ölen kişiye duyulan saygı ve sevgiyi sürdürebilme geleneğini öğrenmiştir. 

Her uygarlığın ölümden sonraki hayat ile ilgili tutum ve uygulamaları farklı olmuştur. Türk toplumu da kendine has birtakım inanç, örf ve âdetler geliştirerek ölen kişinin uğurlanmasını ve hatırlanmasını sağlatan, taş ve topraktan yapılan, höyük şeklinde bir mezar yapısı imar etmiştir. Türk defin kültürünün ve geleneğinin bir parçası olan anıt kurganlar, İskit, Hun ve Göktürk gibi Türkistan’da kurulmuş büyük Türk devletlerinin tamamında görülmektedir. 

Türkiye coğrafyasında ise kurgan kültü Kars, Iğdır ve Ağrı’dan başlayıp Muş ve Amasya yörelerinde azalarak Ankara’ya kadar uzanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Moğolistan Halk Cumhuriyeti arasında 1996 yılının Aralık ayında imzalanan “Teknik İşbirliği Anlaşması” ve 1997 yılının Nisan ayında TİKA ile Moğolistan Aydınlanma Bakanlığı arasında imzalanan beş yıllık anlaşma programını içeren protokol gereğince, Moğolistan’daki Türk anıtlarının onarılmaları, korunmaları ve sergilenmeleri hususundaki çalışmaların yanı sıra yüzey araştırmalarına başlanması da kararlaştırılmıştır. Bu çerçevede, 1997 yılında bölgeye giden ilk Türk bilim heyeti çeşitli incelemelerde bulunmuştur. Bu çalışmalar esnasında, daha literatürde yer almayan birçok kurgan, mezar ve mezar külliyesi ortaya çıkarılmıştır.