Türk eğitimine Yahudi ilgisi

Dünya tarihinin en agresif ve savaşçı topluluklarından olan Japon, Alman ve kısmen Rus gibi milletleri kendi medeniyetine ve müesses nizamına engel görüp iğdiş eden Siyonist zihniyetin Türk milletini hesaba katmaması ve bir planının olmaması mümkün olabilir mi?

ÇAĞIN en önemli filozof ve eğitimcilerinden biri olan John Dewey’in tâ 1924 senesinde henüz Cumhuriyet bir yaşını bile doldurmadan onca zahmet çekerek Türkiye’yi ziyaretine hep çok şaşmışımdır. 

Allah Allah, nedir bu adamın motivasyonunun kaynağı, diye hep çok merak ederdim. Günümüzde bilgiye ulaşma yolları kolaylaştı, biraz araştırınca pek çok bilgiye ulaşabiliyoruz artık. Yaşımızı, okuduklarımızı ve biriktirdiklerimizi bir araya getirdiğimizde kafamızda bazı şüpheler uyanıyor ama bazı şeyleri de oturtmaya başlıyoruz. 

Bir kere John Dewey’in Kolombiya (Columbia) Üniversitesi’nde profesör oluşunu fevkalâde anlamlı buldum. Kolombiya Üniversitesi’nin Türk öğrencilerine ilgisini ve 1909’dan itibaren bazı Türk çocuklarını seçip burs verdiğini biliyoruz. 

Meselâ bunlardan biri de ünlü gazeteci Ahmet Emin Yalman’dır. Ahmet Emin Yalman’ı “Malatya Suikastı” diye bilinen olaydan hatırlarız. Mandacı, dönek ve Sebataist olduğu gerekçesi ile 1952 yılında Hüseyin Üzmez tarafından suikasta uğramış ve Necip Fazıl Kısakürek, Osman Yüksel Serdengeçti gibi pek çok milliyetçi muhafazakâr aydın bu olaydan dolayı azmettirdikleri bahanesiyle yargılanmış ve hapis cezaları almışlardı. 

Ahmet Emin Yalman aynı zamanda Halide Edip Adıvar ile birlikte Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin de kurucusuydu ve Amerika mandası için çalışmalar yapıyordu. 

John Dewey’in ülkeye daveti ve davete icabetinin arkasında Amerikalı Yahudi iş adamı, Ortadoğu uzmanı, Robert Koleji mütevelli heyeti üyesi ve Türkiye’de Amerika mandasını kurmak çalışmaları ile bilinen hayırsever, diplomat olarak tanınan Charles R. Crane’nin olması beni şaşırtmadı. 

Crane Türkiye’de uzun zaman geçirdi, karısına yazdığı bir mektupta “Türkiye’yi oymada kendi yolumuzdayız” diye yazıyordu. 1 Mayıs 1919’da Crane, “Yol arkadaşım komisyon üyesi Dr. King’i çok sevdim ve bir şeyler başaracağımızı ümit ediyorum. Fakat Amerikan tarzında Türk İmparatorluğu’nu yeniden kurmak zor bir meseledir…” cümlesini de not etmişti. Dewey İstanbul’da iken bir gazetecinin sorusuna cevap olarak işte bu Charles R. Crane’nin isteği üzerine geldiğini söylemiştir. Bu gezinin tüm masrafları da Crane tarafından karşılanmıştır. John Dewey, Temmuz ayında geldiği Türkiye’de iki ay kalıp gitmiştir. Daha sonra “Dewey Raporu” olarak bilinen Türkiye için önerilerini sıralamıştır. 

Sonraki yıllarda başka bir Yahudi Fullbright ailesinin adı ile anılan ve 1949 yılı da kabul edilen “Fullbright Kanunu” Türk eğitim sistemine başka bir pencere açacaktır. 

Yine Eisenhower, Rockefeller gibi Yahudi aileler burs programları ile Türk çocuklarını Amerika üniversitelerine çekerek eğitim vereceklerdir. 

Bunların içerisinde eğitimci olarak Türk eğitim sisteminin içinde yer alanlar olduğu gibi Cumhurbaşkanları ve başbakanlar da çıkacaktır. Bugün hâlen binlerce çocuğumuz Yahudi iş adamlarının bursları ile eğitim görmektedirler. 

Ya Yahudilerin Allah rızası için Türk çocuklarına burs verdiğini kabul edeceğiz ya da bunun bir devşirme hareketi olduğunu ve çocuklarımızın devşirildiğini kabul edeceğiz. 

Bir kısım özel okulların ve FETÖ okullarının ülkemize etkisini zaten biliyoruz. Hele 1900’lerin başında ülkede bulunan okulların yarısından fazlasının misyoner veya azınlık okulları olduğu gerçeği de karşımızda duruyor. 

Dünya tarihinin en agresif ve savaşçı topluluklarından olan Japon, Alman ve kısmen Rus gibi milletleri kendi medeniyetine ve müesses nizamına engel görüp iğdiş eden Siyonist zihniyetin Türk milletini hesaba katmaması ve bir planının olmaması mümkün olabilir mi? Amerikan eğitim sistemini anlatan bir Amerikalı düşünür 1920’lerden bahsederken “Rockefellerlerin eli, Amerikan okullarının koridorlarında idi” diyor. 

Ben de öğrencilik dahil ömrünün nerede ise 50 senesini okul koridorlarında geçiren bir eğitimci olarak o eli görüyorum…

***


Asıl beka meselemiz


NÜFUS krizi gerçek anlamda bir beka meselesidir ancak çözümü çok zordur. Şu anda çok çocuğu olan hiçbir aile bu durumdan memnun değil, iyi ki yaptım diyen yok gibi… Yapanlar bu kadar pişmanken yapmayanlar niye yapsın? Sorun, sanılanın aksine maddî sebeplere dayanmamaktadır. Sorun, çocukları terbiye edemememizdir. Kimse kendisine efendi doğurmak istemiyor. Çünkü doğan herkes bir önceki neslin efendisi oluyor.


Modern ebeveynlik anlayışı, çocukları merkeze alan, onların her isteğini yerine getiren, sınır koymakta zorlanan, otoritesini kaybetmiş bir modele evrildi. 


Çocuklar “yönetici” konumuna geçti. Aile içinde kuralları belirleyen, talepleri olan, bu talepleri karşılanmayınca kriz çıkaran bireyler hâline geldiler. Bu, ebeveynler için inanılmaz yıpratıcı bir süreçtir. Ebeveynlik, zevkli bir deneyim olmaktan çıktı. Sürekli bir mücadele, pazarlık ve yıpranma hâlini aldı. Bir çocukla baş etmek bile zorken, ikinci, üçüncü çocuk fikri kendine eziyet gibi görünüyor. Bir eğitim yöneticisi olarak öyle ebeveyn-çocuk durumları ile karşılaşıyorum ki nutkum tutuluyor. Anne babanın çaresizliğine çok üzülüyorum. Fiziksel ve duygusal olarak tükenmiş annelerin, babaların sayısı çok fazla. Her bir çocuğun eğitimi, psikolojisi ve geleceği için duyulan endişenin katlanarak artması doğurganlık üzerinde çok büyük baskı oluşturuyor.


Geniş aile yapılarının çözülmesi, komşuluk ilişkilerinin zayıflaması, çocuk yetiştirmenin yükünün sadece çekirdek aileye -hatta çoğu zaman sadece anneye- kalması bu hissi daha da derinleştiriyor. Sınır konmamış, sınır bilmeyen, sorumluluk verilmemiş, sorumluluk bilmeyen, hoşuna gideni yapan hoşuna gitmeyeni asla yapmayan hedonist bir nesil, ebeveynler için yeterince caydırıcı oluyor.


Ülkede şu anda 5 milyon “ev genci” diye tabir edilen insan var. Bunlar çalışmayan, iş bulamayan veya iş beğenmeyen ve hâlen anne babasından aldığı harçlıkla bitmek bilmez ihtiyaçları karşılanan kişilerdir. 


Çocukların kişiliği, karakteri 0-6 yaş arasında oturur. Biz bu yaş grubunu büyüyünce akıllanır diye öyle şımartıyoruz, öyle sınırsız, ölçüsüz yetiştiriyoruz ki sonradan toparlamak mümkün olmuyor. 


Üzülerek söylüyorum: Bu terbiye yöntemi ile kendi canavarlarımızı kendimiz yetiştiriyoruz. Sorun maddî destekle çözülmez, terbiye yöntemimizi değiştirmemiz şart…