Türk eğitim tarihi üzerinden bürokratik vesayete bir bakış

Sultan Hamid, cehlin karanlığından kurtarmak istediği ve bizzat açtığı okullarda okuyan gençler tarafından muhalefetle karşılaşmıştır. Çünkü Padişah okulların müfredatına hâkim olsa da eğitim hayatına daha Tanzimat Dönemi’nde yerleşen eğitim bürokrasisini yenememiştir. Eğitim hayatımızdaki bürokratik direnç ve vesayetin Cumhuriyet Dönemi ise bir başka yazı konusu olmalıdır.

Birinci bölüm: Medreseler

HER medeniyet, varlığını bir büyük ideal veya dine dayandırır. İslâm Medeniyeti’nin de kökleri İslâm dinine ulaşır. Bu şanlı ve şimdilik sükût etmiş medeniyetin neredeyse son bin yılına damgasını vurmuş Türk milleti, Müslüman olmak suretiyle İslâm’a sadece cihat ve şehadeti ile hizmet etmekle kalmamış, ümmete kısa sürede intibak ederek diğer Müslüman milletlerle girdiği son derece iyi niyetli, heyecanlı ve özgüveni yüksek ilişkilerle medeniyet inşâ edici bir rol de üstlenmiştir.

Hiç şüphesiz bu samimî ve imanlı duruşu, milletimizin atalardan tevarüs ettiği sistemli kurumsal kimliği (devlet), şuurlu ve disiplinli fertler yetiştirme becerisiyle mezcolunca ortaya tarihe yön veren Selçuklu ve Osmanlı tecrübesi çıkmış, ikinci bin yılın neredeyse tamamını domine ederek Hindistan’dan Anadolu’ya, Kuzey Afrika’dan Avrupa’nın ortalarına kadar İslâm’ı hâkim kılma (İlâ-yı Kelîmetullah) dâvâsının peşinde yücelmiştir.

Tarihin sarp yamaçlarını tırmanarak zirveye ulaşan Osmanlı atalarımız, Cemil Meriç’in ifadesiyle yürüyüşe devam edince kaçınılmaz olarak inişe geçmiş oluyordu. Peki, neydi yükselişin dinamikleri ve neydi irtifaa sevk eden hatalar?

Yükseliş asırlarının gücünü yüksek seciye ve samimî imanla birlikte “yüce idealler kuşanmış, adam yetiştiren eğitim sisteminden” aldığını belirtelim. Karahanlılarda başlayıp Selçuklularda kurumsal kimliğe kavuşan medreseler, liyakatli ilim erbabı yetiştirerek, sosyal yapıyı İslâm ilmiğiyle dokuyordu. Adaletin tüm sahalarda kendini ihtişamla gösterdiği bu dönemler, şüphesiz medreselerin eğitim süreçlerinin hayat pratiğindeki karşılıklarıydı.

Elbette eğitimin tek adresi medreseler değildi; Ahilik teşkilatı başta olmak üzere mutasavvıfların mekânı olan tekke ve dergâhlar da irade terbiyesi, takva, iki cihan saadetini kazanma yolları, insanın diğer tüm varlıklarla İslâm’ın koyduğu hak ve hakikat ölçülerine göre nasıl ilişki içerisinde bulunması gerektiği ve ruh-gönül terbiyesi gibi konularda eğitim veriyorlardı. Medreseler bunlardan farklı olarak formel eğitim veren ve bürokrasi ile doğrudan ilişkili kurumlardı.

Osmanlı tarihinde medreselerin ilk örneklerini Orhan Gazi döneminde İznik’te görüyoruz. Davud-i Kayseri de ilk Osmanlı müderrisi olarak bu medreselerin başına getirilir (1335). Onun tasavvuf ve kelâmı birlikte inceleyen, irfanî ve kelâmî olanı telif eden çalışmaları, Füsusü’l-Hikem’i şerh etmesi, ilerleyen asırlarda Osmanlı’nın izleyeceği ilmî politikaya da, kültür ve edebiyata da yön verecektir. O hâlde denilebilir ki, Osmanlı yükselişinde tasavvufun kelâmdan, aklın gönülden ayrı tutulmadığı, bunların birlikte dengelendiği bir eğitim ve İslâm anlayışı etkili olmuştur.

Osmanlı devlet teşkilatını İlmiye, Kalemiye (bürokratlar) ve Seyfiye (askerî zümre) olarak üç ayak oluşturuyordu. Medrese tahsilinden sonra icazetle eğitim, hukuk ve başlıca dinî hizmetlere göre atananlar İlmiye mensuplarıydı. Yani Osmanlı yüksek bürokrasisi medrese mezunlarından teşekkül ediyordu. 16’ncı asırdan itibaren medreselerin toplumdaki müspet etkileri tersine dönmeye başladı. İlmiye mensuplarına tanınan ayrıcalıklar bir medresede okumayı ve icazet alarak kadılıkla başlayan makamlarla müreffeh bir hayata kavuşmak, askerlikten ve idamdan muafiyet gibi etkenler bu sahayı zayıf karakterli denî şahıslar için cazip kılıyordu. Buna bağlı olarak rüşvet ve iltimasın topluma ilk sızdığı kurumlardan birinin medreseler olması, devletin bekâsı adına çok tehlikeli bir gelişmeydi.

Medreselerin malî kaynakları imaret ve vakıflar, belli sayıda softa (suhte) yani medrese talebesini finanse edebiliyordu. Nüfus artışıyla birlikte İlmiye sınıfının ayrıcalıklarına kavuşmak arzusuyla işsiz kalan birçok köylü çocuğu medreselere okumaya geldi. Böylelikle medreseler ihtiyaçtan fazla mezun verince işsiz kalan softalar, Suhte İsyanlarına kalkışarak toplumda huzursuzluk kaynağı olmaya başladılar. Farsçada “yanmış, tutuşmuş” anlamına gelen “suhte/softa” kelimesi, Osmanlı devrinde medrese öğrencileri için, onların ilim aşkıyla yanmış tutuşmuş olmalarına izafeten kullanılmışken, bu kavramın sonradan anarşizmle anılması dramatik bir gelişmeydi. Koçi Bey meşhur risalesinde, “Talebeler az zamanda müderris ve kadı olunca, ilim sahası cahillerle doldu ve iyi ile kötü belirsiz oldu. Çoğu kez zulüm ve haksızlık ettiler” der.

Ayrıca İlmiye bürokrasisinden naib, mütesellim ve kadı üçlüsünün adının karıştığı kanuna itaatsiz iş görme, haksız vergi ile reayaya zulmetme, zimmetine para geçirme ve zorba eşkıyalarla bir olup halka baskı uygulama olayları 17’nci yüzyılda belirgin bir artış gösterdi.

“Medreseye en büyük darbe Şeyhülislâm Feyzullah Efendi tarafından ihdas olunan Zadegânlık (asalet, asillik) sınıfı ile vurulmuştur. Bu sınıfın icadı ile artık ilmî rütbeler babadan oğula geçer hâle gelecek, talebeler arasında ilim yarışı sona erecektir. Feyzullah Efendi, âlim bir zat olmasına rağmen oğlu Mustafa Efendi’yi iki senede medreseden mezun ettirerek Selânik Kadılığı, ardından Anadolu Kazaskerliğine tayin etmişti. Oysa kanunnameye göre beş yıldan önce mezun olamazdı. Üçüncü oğluna daha on sekiz yaşında iken Bursa Kadılığını verdi. En küçük oğlu İbrahim’i de on yaşında Rumeli payesiyle Yenişehir Kadısı tayin etti.

Kimi vezirler ve devlet ileri gelenleri, davranışlarında acizlik gördükleri çocuklarını İlmiye yoluna sokar, müderrislik beratı alırlardı. Böylece İlmiye sınıfında alın teri ile yükselmiş gerçek ulema yanında bir de mehadim (büyüklerin oğulları) sınıfı oluştu. Kendi hakkı ile yüksek derece elde edenler bu sırada iyice yaşlanmış olduğundan, Kadıaskerlik ekseriyetle mahdumlar sınıfından yetişenlere kalırdı.” (Mustafa Nuri Paşa, Netayicü’l Vukuat, c. II, TTK, 1992)

16’ncı asır sonlarından itibaren medreselerde başlayan bozulma, sadece adlî, mülkî ve idarî bürokrasideki kurumsal kimliği etkilemedi, sonuçları eğitime yansıdı ve sosyal hayatta devlete güven ve fazilet algısının da zayıflamasına yol açtı. Elbette en büyük hasar, adalet duygusunun yaralanmasıydı. Klasik kültürümüzün öncü ismi Hoca Dehhani, 13’üncü asırdan şöyle sesleniyordu: “İster isen mülk-i hüsn âbâd ola dâd eyle kim/ Pâdişehler dâd ile mülkünü âbâd eyledi.” (Güzelliğinin ülkesi abâd olsun istersen adaletli ol. Ki padişahlar, ülkelerini adaletle kalıcı kıldılar.)

Artık fütuhat ve azamet asırlarının medreselerinde yetişen Molla Güranî, Ebu’s-Suud, Kara Halil, Kara Rüstem, Hocazade, Molla Fenarî, İbni Kemal, Birgivî, Gelenbevî yetişmez olmuştu. Medreselerin ders programlarında zamanla aklî ve fennî (pozitif) ilimlerin ihmâl edilmesi, geçmiş birikimlerin üzerine yeni bir şeyler koymak yerine ezberci eğitim yönteminde ısrar da sayılan bozulmalarla birleşince, 19’uncu asır sonlarında şöyle bir medrese ve medreseli profili ortaya çıktı:

“Köylerden başına bir parça bez saran gençler medreselerde yığılmaktadır. Çoğunluğu henüz okuma yazma bilmemektedir. Bu durumun önlenmesi için Rüşdiye mezunu olmayanların medreselere kabul olunmaması genel bir prensip olmalıdır. Köylüleri medreseler sevk eden sebep askerlikten kurtulma ümididir. Medreseler için Rüşdiyeler zorunlu hale getirilirse bu ümit onları Rüşdiyelere teveccüh ettirecektir…

İmaretlerde yapılan yolsuzluklara dikkat çeken Celaleddin Bey’e göre imaret kaymakamı, mütevelli, câbî, katib-i vakıf, aşçıbaşı ve kömürcübaşı gibi görevliler bitip tükenmek bilmeyen yolsuzluklar ile imaret mallarını zimmetlerine geçirmektedir. Onlar iyice doyduktan sonra talebeye ancak bir çift fodula ve bir miktar pirinç çorbası verilmektedir. Talebeler üç aylarda topladıkları pek az sadaka ve zahire ile geçinmeye mecburdur. Sadakalar çoğu zaman kitap parasını ancak karşılamaktadır.” (Tarih Okulu, Ocak-Nisan 2012 Sayı XII, ss. 155-191. Medreselerin Islahı Konusunda Sultan İkinci Abdülhamid’in Hazırlattığı Bir Lahiyanın Tahlili; Ramazan Balcı)

İkinci Meşrutiyet sonrasında medreseler ıslah edilip modern müfredatla yeniden ayağa kaldırılmak istense de bu çabalar henüz meyvesini veremeden Cumhuriyet’in ilânını müteakiben 1924’te medreseler kapatıldı. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında olmasa da duraklama ve güç kaybetmesinde medreselerin payından rahatlıkla söz edilebilir. Burada aydınlatılması gereken gri bir alan var: Tanzimat Dönemi’nde hemen hemen her kurumun ıslahı-tanzimi yoluna giden devlet yetkilileri, medreselerin ıslahı-tanzimi konusunda gönülsüz davranmışlardır!

 

 

Hariciye Kalemi neredeyse istisnasız Avrupaî hayranlıkla dış etkilere son derece açık, devletin rejimini “meşrutî” olanla değiştirme sevdalısı gençlerdi.

 

İkinci bölüm: Osmanlı’da yenileşme çabalarının eğitime yansımaları

1699 Karlofça ve 1718 Pasarofça Antlaşmaları ile Osmanlı’nın Avrupa’ya kaptırdığı üstünlüğü yeniden ele geçirme çabalarıyla başlayan yenilik ve çağdaşlaşma çabalarının ilk faaliyeti, 1721’de Paris’e bir Osmanlı elçisi göndermek oldu. Batılının Osmanlı ile ilk yakın teması olan bu sefaret vazifesi, Müslüman Türk’ün hayatına karşı Paris sosyetesinin ilgi ve hayranlığını uyandırdı.

Bu hayranlık,1721’de başlayıp 40 yıl sürecek “Turqia” modasını doğurdu. Fakat yenilgilerle sürekli itibar kaybı yaşayan Osmanlı, bu modanın sürekliliğini sağlayamadı. Hatta bu ilgi tam tersine dönerek zamanla Batılıya hayranlık sürecine evrildi. Bizdeki Batılılaşma çabaları, üstünlükte Batı’yı yakalayıp onu taklit ve takip ederek alt etmek gibi tuhaf bir paradoksu barındırıyordu.

Osmanlı ilk olarak Avrupaî okullar tesisiyle, özellikle askerî mühendislik okulları ile meşgul oldu: Mekteb-i Riyaziye, Mühendishane-i Berr-i Hümayun ve Bahr-i Hümayun açıldı (1783). Tanzimat arefesinde de Fransızca eğitim vermek üzere Fransız hocalarının gözetiminde Mekteb-i Tıbbiye ve Mekteb-i Ulum-i Harbiye açıldı.

1821’de kurulan Tercüme Odası ile Fransızca yaygınlaştı. Avrupa ile ticarî ve kültürel ilişkiler arttıkça, hasseten Fransızca bilen yetişmiş eleman ihtiyacımızı dönemin azınlık okullarında iyi eğitim görmüş Rum ve Ermeni çocuklarıyla karşılamak zorunda kaldık. Fakat bu durumun kısa sürede ciddî sakıncaları görüldü; çünkü gayrimüslim tebaa mensup bu gençler Batılı devletlere, kendi devletleri olan Osmanlı aleyhinde muhbirlik yapıyor ve devleti müşkül duruma düşürüyorlardı. İkinci Mahmud döneminde bu ihtiyacın Türk gençleri ile giderilmesi adına Fransa ve İngiltere’ye öğrenci gönderilmeye başlandı. Sonradan artık bir geleneğe dönüşen bu ilim/bilim ithal metodu neticesinde ne acıdır ki bu gençlerin çoğu, Avrupa’da kendi milletlerinden utanan, devletlerinin rejimine düşman, kusursuz birer Avrupa hayranı olarak dönmüşlerdir.

Nitekim Tanzimat Dönemi ile Avrupaî modellemelerle dönüştürülen devlet kurumları yani bürokratik alanların ilk memurları işbu Batı hayranı gençlerden oluşturuldu. Hatta ne acıdır ki, Hariciye Kalemi (Dışişleri Bakanlığı çalışanları ve ilk diplomatlarımız) neredeyse istisnasız Avrupaî hayranlıkla dış etkilere son derece açık, devletin rejimini “meşrutî” olanla değiştirme sevdalısı gençlerdi. Ama olsun, hepsi de ya Avrupa görmüş veya Avrupa lisanı bilen gençlerdi(!).

Günümüzde milletin her hayırlı işinde görünmez engeller çıkaran devlet memurlarının dipdiri yaşattığı “bürokratik vesayet” ile uzun yıllar boyunca Türkiye’nin dış temsilciliklerinde Türk halkını “içkiden ve kadından en iyi anlayan monşörler; rafine ve uygar yaşam ustaları” olarak temsil ed(emey)en diplomatların oluşturduğu “diplomatik vesayetin kültürel ve tarihsel genetikleri” buralara kadar götürülebilir.

 

Yabancı okulların etkinliği bir yana, sadece nicelikleri bile ürkütücü boyutlardaydı ve çoğu denetim dışı kaçak oluşumlardı.

 

Tanzimat Dönemi’nde yaşanan bu durumu daha iyi anlatan bir başka örnek de basın-yayın hayatımızdaki gelişmelerdir. İlk resmî Türkçe gazete Takvim-i Vakayi (1831) çıkarıldıktan yaklaşık on yıl sonra ilk Türkçe sivil gazete olan Ceride-i Havadis yayın hayatına başlar. Burada da tuhaf bir durum vardır: “Türk yetkililer matbuatın ve basın yayının sosyal hayatı yönlendirme ve etkileme gücünü henüz keşfedemediklerinden, ilk sivil gazeteyi çıkarmak, İngiliz misyonundan William Churchill’e düşer.” (Ahmet Hamdi Tanpınar, 19’uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi)

İngiliz hiçbir eyleminde bize hizmet etmeyeceğine göre, Churchill’in Türkçe gazete çıkarma amacı neydi? Elbette sonradan anlaşılmıştır ki Churchill, İngiltere’nin siyâsî ve ekonomik çıkarlarına hizmet etmek amacıyla yaptığı yayınlarla bir bakıma “ekonomik tetikçilik” yapmıştır. Dahası, bu gazetede yazılarına yer verdiği Rum ve Ermeni iktisatçılar da bu ihanete eşlik etmişlerdir. Böylelikle Baltalimanı Antlaşması’nın millî bünyede yol açtığı ekonomik yıkım bu yayınlarla hızlandırılmış, Tanzimat bürokratlarının uyanması yıllar almıştır. Fakat nafile! Osmanlı, çok geçmeden ekonomik bir cendereye alınarak borçlandırılmış, bugün hâlâ halkasını boynumuzdan çıkaramadığımız “ekonomik vesayet” bu dönemde kurumsallaşmıştır.

Tanzimat’la birlikte Avrupalılara “onlardan üstün olmadığımızı, hatta onların bizden üstün oldukları” anlayışını devlet hayatındaki Avrupaî tanzimlerle gösterdik. Hatta bu anlayışın sosyal ve kültürel hayata sonradan sirayetiyle “Alafranga züppe tiplemesi” ve “Batı hayranı alıklar zümresi” zuhur edecek, sanat ve edebiyat hayatımızda da 1860 sonrasında Tanzimat Edebiyatı teşekkül edecekti. Bu dönemde artık Batı’ya öğrenci göndermek yerine bizzat Türkiye’de Batılı eğitim veren okullar açılması yoluna gidildi. Elbet bu fikir Tanzimat bürokrasisine ait değil, artık üstünlüğünü kabul ettiren Avrupa devletleri, İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı Hükümeti’ne dikte ettiği bir buyruktu. Bu küstahlığın en bariz misâllerinden biri de Mekteb-i Sultani’nin (Galatasaray Lisesi) kuruluş öyküsüdür.

“22 Şubat 1867’de Bâbıâli’ye bir muhtıra veren Fransa, Islahat Fermanı’nın ruhuna uygun hareket edilmesini istedi. Muhtırada daha çok, eğitimde yapılması gereken ıslahat üzerinde duruluyor ve lise seviyesinde okulların açılması tavsiye ediliyordu. İstanbul’daki Fransız elçisi De Bourée, Sadrazam Âlî Paşa ve Hariciye Nâzırı Fuad Paşa’ya muhtıra hükümlerinin yerine getirilmesi için dostça ısrarlarda bulunuyordu.

Fransız Maarif Nâzırı Victor Duruy, kurulacak lisenin programını dahi hazırlamış ve İstanbul’a göndermişti…

Fransızlar okulun lise seviyesinde olmasını, cins ve din farkı gözetilmeksizin öğrenci alınmasını, öğretimin Fransızca olmasını ve yönetimin de Fransız öğretmenlerinin elinde bulunmasını istiyorlardı…

Mektebin programında öğrenci sayısının yarısının Müslüman, yarısının da gayrimüslim olması(ndan bahsediliyordu). Mektebin öğretime başladığı tarihte toplam 409 öğrenciden 172’si Müslüman, 237’si de gayrimüslimdi. Gayrimüslim öğrencilerden elli sekizi Gregoryen Ermeni, otuz biri Katolik Ermeni, yirmi altısı Katolik Latin, kırk biri Rum, kırk yedisi Mûsevî ve otuz dördü de Bulgar idi…

E. de Salve’den sonra Mekteb-i Sultânî müdürlüğüne Osmanlı tebaası Ermeni Vahan Efendi getirildi (15 Nisan 1872). Ardından Rum Fotyadi Bey tayin edildi.” (TDV İslâm Ansiklopedisi, Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi)

Galatasaray Lisesi’nin millî bir veçheye büründürülmesini gerektirecek gelişmeler üzerine Padişah’ı bu konuda ikna eden Ali Suavi, mektebin müdürlüğüne atandı. Gördüğü manzara içler acısıydı:

“Okul adeta yabancılarla yerli gayrimüslimlerin imtiyazlı olarak faydalandıkları bir kurum hâline gelmişti. Bir yıl önce patlak veren Bulgar isyanında elebaşılık yapanlar ve Müslüman köylerini yakıp yıkanlar Mekteb-i Sultânî’de talebe olan Bulgarlardı. Okulda Rus ve Bulgar asıllı pek çok ajan-öğretmen de bulunuyordu. Bu arada altı yıldan beri hazırlık sınıfını geçemeyen öğrenciler vardı.

Ali Suavi, okulda birtakım ıslahatı gerçekleştirmeyi başardı. Bulgarlardan ücret isteyerek onların okuldan uzaklaşmasını sağladı, fakat isyana karışmamış olanlara dokunmadı. Rusları okuldan çıkardı. Ajanlık yaptıkları tespit edilen Rus ve Bulgar hocaların işine son verdi. Müslüman öğrencilerin sayısı kısa zamanda artarak 220’ye ulaştı. Ali Suavi, ders müfredatında da köklü değişiklikler yaptı. Arapça, Farsça, akaid, Arap edebiyatı ve Türkçeyi ön plâna çıkardı…” (TDV İslâm Ansiklopedisi, Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi)

Dönemin eğitim alanındaki bir başka kara deliği de “Yabancı Okullar” veya diğer adıyla “Misyoner Okulları”dır. Osmanlı topraklarında misyonerlik faaliyetleri özellikle 19 ve 20’nci yüzyılda okullar marifetiyle yapılmıştır. Misyonerlik faaliyetlerinin Osmanlı Devleti’nde oldukça fazla görülmesinin nedeni, yıkılmanın eşiğinde olması, jeopolitik ve jeostratejik öneminin olmasıdır. Misyoner okulları Osmanlı topraklarında gayrimüslim teba için de açılmış, onlar isyana teşvik edilmiştir. Ermeni, Rum ve Bulgarlar üzerinde misyoner okullarının rolü, gayrimüslim tebaayı devletten koparmak şeklinde olmuştur.

 

 

Günümüzde milletin her hayırlı işinde görünmez engeller çıkaran devlet memurlarının dipdiri yaşattığı “bürokratik vesayet” ile uzun yıllar boyunca Türkiye’nin dış temsilciliklerinde Türk halkını “içkiden ve kadından en iyi anlayan monşörler; rafine ve uygar yaşam ustaları” olarak temsil ed(emey)en diplomatların oluşturduğu “diplomatik vesayetin kültürel ve tarihsel genetikleri” buralara kadar götürülebilir.

 

Osmanlı Devleti’nde, çeşitli bölgelerde, özellikle bu dönemde açılan Avusturya-Macaristan Okulları, İtalyan Okulları, Fransız Okulları, Rus Okulları, Alman Okulları ve Amerikan Okulları, varlıklarını Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına kadar sürdürmüştür. Bu okulların etkinliği bir yana, sadece nicelikleri bile ürkütücü boyutlardaydı ve çoğu denetim dışı kaçak oluşumlardı.

“İngiliz misyoner okullarının sayısı 15 Ocak 1903 tarihine kadar 95’e ulaşmıştır. 1914 yılında American Board’un Osmanlı topraklarında yaklaşık 450 okulu, 25 bin öğrencisi, 24 misyon istasyonu, 308 dış istasyonu, 209 misyoneri, bin 300 yerel çalışanı, 9 hastanesi, 10 sağlık ocağı vardır. İngiliz misyoner teşkilatlarında ise 1905 yılında yaklaşık 120 okul ve 10 bin öğrencisi bulunmaktadır.” (Osmanlı İmparatorluğu’nda Misyonerlik: Kişiler, Kurumlar, İlişkiler, 15 Aralık 2012, Elif Sorkun)

Özellikle Sultan İkinci Abdülhamid Han döneminde eğitim-öğretim faaliyetleri hız kazanmış, Darü’l-Muallimîn (kız öğretmen okulu) ve Darü’l-Muallimat (erkek öğretmen okulu) açılmış, Sultan tahta geçtiğinde 250 olan Rüştiye sayısı 1909’da 900’e ulaşmıştır. 200 ilkokul ise 1909’da 9 bine çıkarılır. Bugün adı İstanbul Üniversitesi olan Darül-Fünun-ı Şahane de onun adıyla açılmıştır. Sultan Hamid Han, bu okullar aracılığıyla merkeziyetçi ve İslâm ahlâkına uygun müfredatla millî bir eğitimi amaçlamıştır. Fakat bu okullarda görev yapan öğretmenlerin kısm-ı ekserisi Meşrutiyet taraftarı olmakla, yıllar boyu Sultan’a muhalif genç yetiştirmek gayesinde olmuşlardır. Bunun en acı misâli, bu okullardan mezun olan Mehmed Âkif merhumun bile Abdülhamid muhalifliği taşımasıdır. İşin kökeninde hocalarının çok payı vardır. Yine asıl adı Hüseyin Avni olan Akagündüz de Sultan Abdülhamid’in himayesinde liseyi ve baytar mektebini bitirmiş fakat sonuçta çok azgın bir padişah düşmanı olmuştur. Tevfik Fikret’in de Mekteb-i Sultânî mezunu olduğu bir hakikattir. Örnekler çoğaltılabilir.

Bu sonucun sebeplerine inildiği zaman görülecektir ki, Sultan Hamid, cehlin karanlığından kurtarmak istediği ve bizzat açtığı okullarda okuyan gençler tarafından muhalefetle karşılaşmıştır. Çünkü Padişah okulların müfredatına hâkim olsa da eğitim hayatına daha Tanzimat Dönemi’nde yerleşen eğitim bürokrasisini yenememiştir. Eğitim hayatımızdaki bürokratik direnç ve vesayetin Cumhuriyet Dönemi ise bir başka yazı konusu olmalıdır.