15 TEMMUZ’u anlamsız kılmak için onun gibi bir konuyu sulandırma yoluna gidenlere cevap olarak hazırlanan fıkraya benzer bir metin üretilmişti yakın zamanlarda. O metne göre Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 14 Temmuz 2016 günü topladığı bir grup askere “Yarın bir darbe yapacaksınız, sonra başarısız olacaksınız, sonra sizi tutuklayacağız, yargılayacağız, belki de öleceksiniz; anlaşıldı mı?” diyordu. Elbette asla gerçekleşmemiş ve hatta düşünülmemiş olan bu teklife cevap, yine aynı metinde şöyle veriliyordu: “E madem öyle istiyorsunuz, olur…”
Saçmalığı fark ettiniz, değil mi? Türkiye’de bir taraf, kendi çalıp kendi söylüyor. Bir de bunu yaparken size soru sorup duruyor. İşin daha trajikomik tarafı, biz de cevap vermeye adeta adamışız kendimizi. Nafile... Çalıp söylerken bizi duymuyorlar. Belki de asla duymayacaklar.
“Terörsüz Türkiye” başlığı için MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli, ucunda ölüm bile olsa bu işi bitirmekten bahsediyor. Çözüm Süreci başlarken Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın o günlere manşet olan sözü de şöyleydi: “Siyâsî hayatıma mâl olsa bile bu işi çözeceğim!”
Aynı eksende duran ve birbirini tamamlayan iki özel söz, yukarıya taşıdığımız saçmalığın yeni versiyonlarını uydurmaya neden olan kesimin aklı için herhangi bir şey ifade etmiyor. “İktidar olayım da nasıl olursam olayım” şiarını taşıyan bu aklıevvel güruh için bile teknik olarak “siyâsî intihar” olacak bu iki sözün çerçevelediği tavır, anlamdan bağımsız olarak derin, aşktan bağımsız bir bağlılık, ferdî çıkardan bağımsız bir millî menfaat gözetiyor. Bu durumu görememek, akılla anlatılabilir bir hâl değil.
Elbette karşı güruhun anlattığı saçmalığın önünü alan ve saçmalıkların üretilmesine alan bırakmayan bir strateji işletilebilirdi. Ancak Sayın Erdoğan ve Sayın Bahçeli, adeta kendi yuvalarında kastî operasyonlara maruz kalıyorlar. 2002 yapımı bir Çin filmi vardı bu duruma misâl olan. İsmi “Hero” yani “Kahraman” idi. Vakti müsait olana tavsiyemiz olsun…
Sayın Erdoğan ile Sayın Bahçeli’nin “Türk Devlet Aklı”nı “tek dil”de yansıttıkları bu süreçte Hükûmet bir kuvvet ve hız sorunu yaşıyor. Erdoğan ve Bahçeli bindikleri arabayla kabine, parti yöneticileri ve tüm kamu bürokratlarının oldukça önlerindeler. Sorun şu ki, bu üç organdan adeta kimse onlara yetişmeye çalışmıyor. Meselâ eğer İletişim Başkanlığı bu süreci algılayabilseydi, anlamlandırabilir ve hızla topluma o değerli anlamı herhangi bir başka alana fırsat bırakmaksızın dolu dolu aktarabilirdi.
Neyi mi aktaracaktı? Meselâ şu İmralı’ya, terörist başının sözde -algıda- ayağına gitmek meselesini… (Konu çokça tartışıldığı için buraya işaret edelim istedik.)
Evvelâ İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurumlarından herhangi biridir ve bu tür bir kurumda hapis tutulan herhangi bir kimse, kendisiyle görüşülmesi için dışarı çıkarılmaz. Çıkarılamaz. Çıkarılmamalıdır. Neden mi?
Özdemir Sabancı Suikastı eylemcilerinden DHKP-C militanı Mustafa Duyar’ı unutmamışsınızdır. Terör örgütü DHKP-C’ye Sabancı’yı katletme görevini taşere edenler, Duyar’ı da gözden çıkarmışlardı. İlk ringdeki girişimden kurtulan Duyar’ın ikinci ölüm planına kurban gittiği biliniyor. Tıpkı Duyar gibi, bizzat öldüremediği gibi bir de yaşaması işine geldiği sırada “yüksek patronları” tarafından ölüm fermanları çıkarılan eylem piyadelerinden biri de, İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda kalan terörist başıdır.
Dolayısıyla bu tür bir kimseyle görüşmek üzere cezaevine gidilmesi, ayağa gitmek değildir. Bir toplumu muhatap almak için ona liderlik atfetmek, hele meşrulaştırmak hiç değildir. Kaldı ki, terörist başıyla görüşmek, bir toplumu veya bir milleti muhatap almak olmadığı gibi, sorunun Devlet tarafından “Kürt” üzerinden değil, “terör” üzerinden okunduğunu göstermek adına anlamlıdır da.
Yine kaldı ki, İmralı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mülkünden bağımsız bir yurt da değildir. İmralı’yı adres olmanın dışına çıkarıp terörist başı ile özdeşleştirerek Bekaa gibi, Kandil gibi veya Sincar gibi anmak ve bu adres özdeşleştirmesiyle İmralı’nın terör örgütünün adeta bir kurtarılmış bölgesi gibi lanse edilmesi, bizzat İletişim Başkanlığı tarafından karşıt mücadele verilmesi gereken bir sorundur. Bu anlamda bir bilinç siyaseti üretilmesi şarttır. Zira muhatap alınan değil, kendisine “yapması gerekenin dikte edildiği” bir “hedef nesne” vardır ortada. Haber dili ve toplumsal algı yönetimi noktasında bu inceliğe dikkat etmek bu yüzden elzemdir.
Senelerce “terörle mücadele” ile “teröre karşı mücadele” deyimi üzerinden dahi kaybedilmiş tanımlama zemini, bugün İmralı adresi üzerinden konuşulduğunda maalesef terör başını kutup seviyesine taşımaktadır. Hâlbuki literatürde “kontraterör” olarak bilinen kelime, “terörle mücadele” anlamına gelmez, “teröre karşı mücadele” anlamına gelir. İşte bu kelime dünyada nasıl etkin şekilde kullanılıyorsa, İmralı’nın Türk Devleti’nin mülkünden bir nokta olduğu ve terör başının da burada sadece bir mahkûm olarak hapsolduğu yeniden düşünülmeli ve söylemler bu gerçek üzerinden formatlanmalıdır.
İletişim Başkanlığı bu durumu tamir etmek hususunda, bugüne kadarki tüm süreçleri tamir etmekle mükellef olduğu gibi mükelleftir. Öyle ya, Papa Leo’nun ziyareti sırasında Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki Millet Kütüphanesi’nde yapılan programda yer alan koronun repertuvarı konusu bile, toplumsal zeminde, Türk Devleti’nin bu ziyaret öncesinde planladığı onlarca hamlenin önüne geçebilmiştir. Geçtiğimiz yıl 29 Ekim Resepsiyonu sonrasında Sayın Cumhurbaşkanı’nı saatlerce ayakta kalmanın yorgunluğuyla servis ettirenlerden arındırılması gereken bir acil dönem yaşıyoruz. Biz, Devletini seven ve Sayın Cumhurbaşkanımıza kalpten bağlı bir yayın organı olarak ondan uzakta kalmamıza rağmen kırk düşündüğümüzü kırk kevgirden geçirirken, Türk Devleti’nin planına kasteden kriptoların onun yakınlarında çeşitli itibar suikastları için hazırda bekliyor olmaları, sindirebildiğimiz bir durum değildir.
Terörsüz Türkiye, sadece PKK çerçevesinde değil, FETÖ, DAEŞ, DHKP-C ve Türkiye üzerinde planları olanların güttüğü türlü pek çok terör örgütünün tamamıyla ortadan kaldırıldığı ve Türkiye Yüzyılı hedefine en önemli ivmeyi kazandırdığı özel bir girişimdir. Bu girişimin sahil-i selâmete ulaşması için İletişim Başkanlığı’nın üzerine düşen çok büyük vazifeler var. Bu vazifelerin üstesinden gelmekse hiç kolay değil. Sayın Başkan Burhaneddin Duran ve ekibi hakkında hayır dua etmenin yanında, karınca misâli, testimize doldurduğumuz her katreyle düşmanın döktüğü ateşi söndürmek için elimizden geleni değil, yapılması gerekeni yapmaya çalışıyoruz.

Derdimiz o ki, Milâdî 2026 yılına girerken, düşmanın siyâsî, ekonomik, kültürel ve toplumsal pek çok alanda kastettiği bütün gedikleri hep birlikte kapatalım ve Yeni Türkiye’yi her zerresi, her katresi ve her zümresiyle birbiriyle barışmış, birbirini seven bir bütün toplum olarak ele alalım. Öyle ya, Efendimiz (sav) buyuruyor: “İman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir iş göstereyim mi? Aranızda selâmı yayınız.”



