Toprağa sadakati olanın sevdası arşa yükselir

Vatan sevgisi, kalbin derinliklerinden yükselen bir dua, bilinçli bir sahipleniş ve ait oluştur. Hani derler ya, “anlatılmaz yaşanır”. İşte bu ifadenin tam karşılığıdır. Onu, hiçbir tanıma sığdıramazsın. Şuurla yoğrulan bu teslimiyet hem kalıcı hem de taşıyıcı bir aşktır. Toprağa sadakati olanın sevdasını, arşa yükselten Burak’tır.

PAZAR kahvaltıları bizde sadece ekmek, zeytin, çay değildir; bir haftalık suskunluğun telafisi, zamanın yavaşlatılmış hâlidir. 


O sabah da sofrada, menemenin buharına karışmış bir dünya haritası vardı, üç üniversite öğrencisi misafirimiz… Hindistan’la Pakistan arasındaki gerilimden söz ediyorduk ki, konu, savunma sanayimize geldi ve çocukların masadaki duruşu birden değişti. Omuzları dik, duruşları sağlam, seslerindeki tını güven dolu ve korkusuzdu. Her söylemden, her mimikten, her hareketten sarsılmaz bir kararlılık okunuyordu. Her bir çift gözden, yürek atışıyla çakan, ışıl ışıl geleceği aydınlatan kıvılcımlar masanın üzerine düşüyordu. Millî duygular hat safhada, yaşananlar ise heyecandan ziyade onurlu bir aidiyetin ve gururun sesten, sözden, gözden taşan coşkusuydu.  


Beni en çok etkileyense, söylediklerinden çok nasıl söyledikleriydi… “Bizim İHA’larımız, bizim SİHA’larımız” derken, bu nasıl güzel bir sahiplenmeydi! O an ki duygularımı, dünya dillerindeki tüm alfabeyi bir araya getirsem, yine de anlatamam. Sanki o mühendislik ofislerinde aylarca mesai yapmışlar, laboratuvarlarda sabahlamışlar, üretim bantlarında bahsettikleri savunma araçlarının her bir cıvatasını, kendileri sıkmışlar gibi öyle sahiplenerek, öyle içten anlatıyorlardı ki… 


O beden dili, o üslup, atalarından kalan inancı, sorumluluğu, cesareti taşıyor gibiydi. “Vatan, devlet, millet” bu üç kelime ezberden ibaret değildi. Konu, savunma sanayimizdeki tanklar, uçaklar, füzelerle de sınırlı değildi. Mesele, vatan sevgisiyle çarpan yüreklerin meselesiydi. 


Vatan sevgisi, sadece duygusal bir bağ değildir. Elbette bu sevginin temelinde hisler vardır. Çünkü insan, toprağa yüreğiyle tutunur. Ancak o hissiyat, tarihsel bir bilinçle, kültürel değerlerle beslendiği takdirde derinlik kazanır. Aksi takdirde doğup büyüdüğün, üzerinde yaşadığın alışkanlıktır vatana duyduğun muhabbet.  


Kişisel çıkarlarla şekillenmiş, şuurdan ve maneviyattan yoksun bir sevgi, menfaat sona erdiğinde ya da konfor bozulduğunda yok olmaya mahkûmdur. Ne yazık ki zaman zaman devleti hedef alarak, ekonomiye zarar vermek adına çağrıda bulunan kimselerin, vatana duydukları sözde sevginin yüzeyselliği, bu şuursuzluğun en somut örneğidir. 


Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle./ İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:Ey dipdiri meyyit, “İki el bir baş içindir.”Davransana... Eller de senin, baş da senindir!His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?/ Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.”             


Vatan sevgisi, kalbin derinliklerinden yükselen bir dua, bilinçli bir sahipleniş ve ait oluştur. Hani derler ya, “anlatılmaz yaşanır”. İşte bu ifadenin tam karşılığıdır. Onu, hiçbir tanıma sığdıramazsın. Şuurla yoğrulan bu teslimiyet hem kalıcı hem de taşıyıcı bir aşktır. Toprağa sadakati olanın sevdasını, arşa yükselten Burak’tır. 


“Vatan sevgisi imandandır.” Bu sevgiyi inançla, ihlasla donatmayanlar, bir gün devletin bekası, milletin varlığı, sınırların güvenliği söz konusu olduğunda, kendilerini harekete geçirecek hiçbir içsel dinamik bulamaz. Bırakın arşa yükselmeyi, köksüzlüğü yüzünden toprağa dahi tutunamaz. 


“Bizim” dediğimiz her şeyde yaşar o sevgi; gökyüzünde dalgalanan onur abidemiz “bizim bayrağımız!” 


Ölümü ölümsüzlüğe çeviren, kutlu canlarımız “bizim şehidimiz!” Bizim ezanlarımız, bizim yarınlarımız, bizim Siha’larımız, İha’larımız! 


Vatan sevgisi, partiler üstü bir bilinçtir. A partisinin yahut B partisinin ülkenin yararına, yarınına dair attığı her adımı desteklemek, benimsemek de vatan sevgisindendir.  


“Bir milletin varlığı, devletin devamına; devletin varlığı ise, vatanın mevcudiyetine bağlıdır.” Vatan olmazsa ne devlet kalır ne millet ne de kutsal değerlerin muhafazası. Gerçek vatan sevgisi, sadece üzerinde yaşadığın toprağa değil, o toprağın taşıdığı anlama, geçmişine, yarınına ve ortak değerlerine duyulan bilinçli bir bağlılıktır. 


Bu ülkenin toprağı, altındaki şehitlerle, göğsündeki sancakla anlam kazanmıştır. Her karışında, her taşında kutlu bir mücadelenin izi vardır. Uğruna nice destanlar yazılmıştır, bir de o destanları yazdıranlar vardır…  


“Şühedam gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar.../ O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,/ Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,/ Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!” 


Toprağın barut, gökyüzünün matem koktuğu bir vakitte, kundaktaki bebeğine “Seni bana Allah verdi. Ben de seni O’na emanet ediyorum” diyerek vedalaşan, ölen ağabeyinin kasaturasını alarak yirmi iki yaşında Erzurum’da Rus işgaline karşı direnişe katılan, Nene Hatunlar gibi… 

Millî mücadele döneminde cepheden cepheye koşan; askerlere yemek yapan, yaralarını saran, gerektiğinde eline silah alıp savaşan, Kara Fatmalar gibi…   

Düşman askerleri tarafından peçeleri açılmak istenen, üç Türk kadına yapılan saldırıya sessiz kalmayıp ilk kurşunu sıkırak Maraş’ta ilk kıvılcımı yakan Sütçü İmamlar gibi… 

Devâsa top mermisini sırtlayarak namluya süren ve ateşleyen, sadece düşman gemisini vurmakla kalmayıp aynı zamanda bir milletin azmini ve iradesini tarihe kazıyan Seyit On Başılar ve Allah’ın adıyla şahadete koşan nice ecdadımız gibi… 

“Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!/ Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer./Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i.../ Bedr’in arslanları ancak bu kadar şanlı idi./ Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?/ Gömelim gel seni târîhe’ desem, sığmazsın.”   


Ne mutlu! 

“Bizim” derken bir sözcükten çok daha ötesini söyleyebilen, kalbindeki inancı, gözlerindeki kararlılığı, beden dilindeki onuru konuşturan... 

Ecdadın, zifiri karanlıkta yaktığı umut meşalesini taşıyan Seyit Onbaşı’nın iradesini, Kara Fatma’nın direnişini, Nene Hatun’un cesaretini; bugünün mühendisliğinde, tasarımında, yazılımında yeniden yaşayan ve sahiplenen…  

Aklı vatanın semasında, yüreği Çanakkale’nin siperlerinde, Sarıkamış’ın soğuğunda, Sakarya’nın kıyısında olan gençlerimiz var. 

Ne mutlu! O gün ellerindeki kalemi tüfekle takas eden “geri dönmeyi düşünmeyen”onbeşlilerimiz vardı. Bugün bir uçağı, milimetrik hassasiyetle yöneten mühendislerimiz var. 

Ne mutlu! O vakitler teknoloji yoktu ama inanç vardı, irade vardı. Gövdesini siper eden bir millet vardı. O gün toprağı yara yara cepheye, cephane taşıyan kağnı arabalarımız, bugünse gökyüzünü yara yara ilerleyen SİHA’larımız, İHA” larımız var. 

Ne mutlu bize, ne mutlu bizim diyene… Bu toprakların cefasını da sefasını da sadece omuzunda değil ruhunda da taşıyabilene!