Toplumun rotasını belirleyen güç

Edebiyat, toplumu hem yansıtır, hem de dönüştürür. Toplum edebiyata malzeme verir, edebiyat ise topluma kimlik kazandırır. Bir milletin kalbi nasıl atıyorsa, edebiyatı da öyle konuşur. Bu anlamda Mehmet Akif’in Asım’ı ile Tevfik Fikret’in Haluk’u hâlâ yanımızda tartışmaya devam ediyor. Bu tartışma bitmeyecek; çünkü toplum var oldukça, edebiyat da onunla birlikte var olmaya devam edecektir.

“KORKMA, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak/ Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak./…/ Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet,/ Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl!”


Sözlerime İstiklâl Marşı’mızla başlamak istedim; çünkü yazımın konusu olan toplum ve edebiyat ilişkisinin en güzel örneği, İstiklâl Marşı’mız. 


Bir şiir düşünün ki, bir milletin umutları, hayâlleri, direnişi ve iman gücü burada hayat bulur; her kelimesiyle “Biz varız, var olacağız” dercesine yürekleri kabartır, bir milletin geçmişteki kahramanlıklarını, bugünkü sorumluluklarını ve geleceğe dair umutlarını dile getirir ve her okunduğunda milletin manevî değerleriyle vatan sevgisi iç içe geçer. Bir toplumun Hakk’a olan inancını ve ondan aldığı gücü anlatan, toplumu bu denli aynı bayrak altında toplayan ve etkileyen başka bir sanat dalı var mıdır, bilemedim. 


Aynı zamanda İstiklâl Marşı’nın doğmasına ilham kaynağı olan da Türk milletidir. İstiklâl Marşı, halkın yaşadığı acı ve sevinçlerin bir yansımasıdır. Milletin gösterdiği büyük direniş, kahramanlık ve Allah’a olan inanç, ortak bir haykırış olarak üstadın kaleminde hayat bulur. Ve şair bunu, “O benim eserim değil, milletimin eseridir” diyerek bu özel marşın asıl yazarının bu aziz millet olduğunu dile getirmiştir.


Şimdi edebiyatı tanıyabiliriz… 


“Edebiyat; dil aracılığıyla duygu, düşünce, hayâl, olay, durum veya herhangi bir olgunun edebi bir tarzda ve etkili bir şekilde yazılı veya sözlü anlatımını gerçekleştiren malzemesi söz ve ses; muhatabı insan olan bir sanat dalıdır” der kaynaklar. Edebiyatın tanımı bu şekilde yer alsa da her bir kişinin edebiyata yaklaşımı farklı olacak ve tanımlar bu doğrultuda değişkenlik gösterecektir. 


İnsan üretimi olan bu sanat, zihinlerde yoğrulup gönüllerde harmanlandığı için farklı anlamlar da ifade edebilir. Bu insanların hayata bakış açılarından tutun da kelimelere yükledikleri anlamlara, üretilen eserlerden beklentilerine, kişinin hayata dair düşünceleri, hayâlleri ve inanışına kadar bu yazının tanımında etkili olacaktır. Yani edebiyatın tanımı kendi özgünlüğüne yakışır şekilde her bir insanda farklı tezahür eder.


Edebiyat, ruhu biçimlendiren toplumun ikliminden de beslenir. İnsan, doğduğu andan itibaren bir dilin, bir kültürün, bir toplumsal düzenin içine girer. Bu dilin kelimeleriyle düşünür, bu toplumun değerleriyle sevinir, üzülür ve isyan eder. Dolayısıyla edebiyatın beslendiği kaynak, sadece sanatçının iç dünyası değil, aynı zamanda toplumun kolektif hafızasıdır.


Toplumun tanımı ise kaynaklarda şu şekilde verilmektedir: “Tarihsel gelişme içinde, aynı toprak parçası üzerinde birlikte yaşayan ve ortak bir uygarlığı olan, yaşamlarını sürdürmek, birçok temel çıkarlarını gerçekleştirmek için iş birliği yapan insanların tümü yani bir arada yaşayan bireylerin oluşturduğu canlılar topluluğu.” 


Her toplum, var olduğu günden bugüne kadar kendini ifade etmenin, yaşadıklarını gelecek nesillere aktarmanın yollarını aramıştır. Aslında toplum, geçmişin ruhunu ve geleceğin hayâlini aynı anda taşıyan çok katmanlı bir rüzgâr gibidir. İçinde hem meltem esintisinde bir çocuğun gülüşünü, hem de yorgun bir ihtiyarın durgunluğunu taşır. Kimi zaman bir poyraz kadar soğuk, kimi zaman ise lodos kadar sıcaktır. İsyanı olduğu zaman ise kasırgalar koparacak kadar güçlüdür. İşte bu atmosferi aktarmak, yaşadığı dünyayı anlamak ve anlatmak için kelimelere sığınmıştır. 


Edebiyatın oluşmasını sağlayan ilk kelime; belki ateşin kıvılcımıyla göğe yükselen bir isyan, belki de yağan yağmurla toprağa karışan bir yakarıştı. Törenlerde söylenen sav ve sagulardan tutun da kahramanlığın nidası olan destanlara, şiirlerden romanlara kadar uzanan edebî serüven, aslında toplumların ruhunun da bir yansımasıdır. 


Mehmet Kaplan’a göre edebiyat, bir milletin kültürünün, duygu ve düşünce dünyasının en güçlü ifadesidir. Toplum edebiyatı kendi değerleri, yaşam biçimleri ve tarihsel koşullarıyla biçimlendirirken, edebiyat da topluma kimlik, bilinç ve estetik duyarlılık kazandırır. Bu nedenle edebiyat ile toplum arasında karşılıklı ve sürekli bir etkileşim vardır.


Ahmet Kabaklı’ya göre edebiyatçı, toplumdan ayrı düşünülemez. Ona göre sanatçı, toplumun duygu ve düşüncelerini dile getiren kişidir. Kabaklı, edebiyat tarihini yazarken yalnızca metinlere değil, o metinlerin doğduğu sosyal bağlama da dikkat çeker. Tanzimat, Servet-i Fünun ve Millî edebiyat gibi dönemleri sınıflandırırken esas ölçüt, toplumsal şartlardır. Kabaklı, bir röportajında şunu dile getirmiştir: “Bizim edebiyatımızı anlamak için halkın yaşadığı acıları, özlemleri, sevinçleri bilmek gerekir. Halktan kopuk bir edebiyat, köksüz bir ağaç gibi kurur.” Yani toplum, yalnızca edebiyatı besleyen değil, onun varlık sebebi olan bir kaynaktır.


Kabaklı’ya göre edebiyat, toplumun aynasıdır. Edebiyat toplumsuz var olamaz. Her şiir, her roman, her tiyatro eseri, onu yazanın yaşadığı çağın ve toplumun izlerini taşır. Tarihî olaylar, sosyal yapılar, dil ve kültür, inançlar, toplumsal çatışmalar edebiyatın temel malzemesini oluşturur. Ona göre edebiyat, topluma ayna tutar ama aynı zamanda toplumdan beslenmeden yaşayamaz.


“Edebiyat, içinde yetiştiği toplumun tarihini, sosyal şartlarını, inançlarını ve özlemlerini bilmeden anlaşılamaz” cümlesi, edebiyatın bireysel bir yaratı değil, toplumsal bir ürün olduğunu açıkça gösterir. Bugün de edebiyat, toplumsal sorunlardan ayrı düşünülemez. Kentleşmenin, göçün, kimlik bunalımlarının ve küreselleşmenin getirdiği sorunlar, çağdaş edebiyatın ana konularıdır. Demek ki toplum değiştikçe edebiyat da değişir, toplum susarsa edebiyat da susar. Toplum nefes aldıkça, edebiyat o nefesi kelimelere dönüştürmeye devam eder.




Yaşanan tarihî olaylar şiire öyle bir ruh katmıştır ki, örneğin Mehmed Akif gibi bir üstadın kaleminde her bir şehit dile gelir ve hâlâ günümüzde bize bunu haykırır. O günlerin en dramatik hâlini omuzlarında taşıyan bu eser, gerçekleri dün yaşanmış gibi canlılığıyla korur ve kalbimizde derin izler bırakır.


Tarihî olayların edebiyata yansımaları


Toplumun edebiyat üzerindeki etkisini en belirgin şekilde büyük tarihî olaylarda görürüz. Örneğin Türklere Anadolu’nun kapısını açan Malazgirt Zaferi’ni yalnızca askerî bir başarı olarak değerlendiremeyiz. Bu başarı destanlara coşku kaynağı, gösterilen kahramanlıklar ise halk hikâyelerine konu olmuştur. Ya da İstanbul’un Fethi, çağları kapatıp açan bir olay olduğu kadar, o günden bugüne bu olayı iliklerine kadar hisseden toplum için hem ilham kaynağı olmuş, hem de tekrar tekrar her eserde yeniden yaşatılarak o günün ruhu diri tutulmuştur. 


Millî Mücadele yıllarında da toplumun varoluş çabası, doğrudan edebiyata yön vermiştir. O günlerde yaşanan olaylar ve duygular bireysel bir duygu olarak değil, insanların millî bir sedası olarak yekpare yankılanmıştır. Akif’in “Çanakkale Şehitlerine” adlı eseri, Kurtuluş Harbi sırasında verilen büyük mücadelenin bir yansıması olmuştur. Yaşanan tarihî olaylar şiire öyle bir ruh katmıştır ki, örneğin Mehmed Akif gibi bir üstadın kaleminde her bir şehit dile gelir ve günümüze kadar bunu haykırır. O günlerin en dramatik hâlini omuzlarında taşıyan bu eser, gerçekleri dün yaşanmış gibi canlılığıyla korur ve kalbimizde derin izler bırakır. 


Yakup Kadri’nin “Yaban” romanı, köylü-aydın çatışmasını anlatırken aslında bir milletin yaşadığı kopuklukları edebiyat aracılığıyla görünür kılar. Ahmet Kabaklı bu durumu şöyle özetler: “Her büyük tarihî olay, edebiyatımızda yankısını bulmuş, edebiyat da bu yankıyı gelecek nesillere aktarmıştır.” Yani toplumun yaşadığı acılar, sevinçler, savaşlar ve zaferler, edebiyatın en temel ve zengin malzemesini oluşturmuştur.


Sosyal yapının edebiyata katkısı


Toplumun yalnızca tarihî olayları değil, sosyal yapısı da edebiyata şekil verir. Roman türünün doğmasında toplumun sosyal yapısının etkisi çok büyüktür. Batı’da Sanayi Devrimi, şehirleşme ve bireyin toplum içindeki konumunun değişmesi bu türün gelişmesine zemin hazırlamıştır. 


Türkiye’nin yönünü Batı’ya çevirmesiyle de roman türü yaygınlaşmış ve Tanzimat’tan itibaren roman, Türk edebiyatında toplumu yansıtmakta aracı olarak kullanılmıştır. Romanın yaygın olarak kullanılması, toplumsal değişimlerle ilgilidir. Köyden kente göç, aile yapısının dönüşümü, kadın-erkek ilişkilerindeki değişim, edebiyata yeni temalar kazandırmıştır. Bu temaları en iyi yansıtma aracı olarak da edebî eserler kullanılmıştır. 


Halktan uzaklaşan sanatçı toplumun özünü ve zenginliklerini eserlerine yansıtamaz. Yani toplum, yalnızca edebiyatı besleyen bir unsur değil, aynı zamanda onun varlık sebebi olan bir kaynaktır. Toplumda yaşanan olaylar, aynı zamanda edebiyat dönemlerinin adlandırılmasında da etken olmuştur. Tanzimat Edebiyatı hürriyet ve meşrutiyet arayışının, Servet-i Fünun hayâl kırıklıklarının, Millî Edebiyat ise bağımsızlık mücadelesinin dilidir. 




Toplumda yaşanan olaylar, aynı zamanda edebiyat dönemlerinin adlandırılmasında da etken olmuştur. Tanzimat edebiyatı hürriyet ve meşrutiyet arayışının, Servet-i Fünun hayâl kırıklıklarının, Millî Edebiyat ise bağımsızlık mücadelesinin dilidir.


Dil, kültür ve inançların rolü


Türk edebiyatının tarihî gelişiminde en önemli kırılma noktalarından biri, hiç kuşkusuz Türklerin İslâmiyet’i kabul etmesidir. Toplumun dinini değiştirmesi insanların sadece inanç ve ibadetlerini değil, ayrıca sanat, edebiyat, dil ve kültür alanlarını da derinden etkilemiştir. 


Edebiyat, toplumların ruhunu ve yönelişlerini en canlı şekilde yansıtan aynalardan biridir. Bu yüzden Türklerin İslâmiyet’e geçişi, edebiyatın hem içeriğinde, hem de adlandırmalarında köklü değişikliklere yol açmıştır. Aynı zamanda insanların bu yeni dinle birlikte dilinin içeriği de değişir. Bu farklılıklar ve kullanılan dil eserlere doğrudan etki eder. Çünkü dil, edebiyatın hammaddesidir ve insanlar dillerinin zenginliği nispetinde hayal kurar ve üretirler. Konuştuğu dil, sanatçının hayal dünyasını derinleştirir. İfade etme yetisini daha da etkili kullanmasını sağlar. 


Türklerin İslâmiyet’i kabulü, edebiyatın yalnızca temalarını değil, biçimsel yönünü de değiştirmiştir. Arap ve Fars edebiyatlarının etkisiyle aruz ölçüsü, kaside, gazel ve mesnevi gibi nazım şekilleri Türk edebiyatına girmiş; Kur’ân’dan, hadislerden ve İslâm tasavvufundan beslenen yeni bir sanat anlayışı doğmuştur. Bu dönüşüm, Dîvan edebiyatının ihtişamına ve Halk edebiyatının tasavvufî derinliğine zemin hazırlamıştır.


Edebiyat, bu bağlamda yalnızca sanat değil aynı zaman da kültür aktarımının da bir vasıtasıdır. Bir milletin ruhunu anlamak, onun kültürüne bakmakla mümkündür. Kültür, bir toplumun düşünce biçiminden mutfağına, giyiminden inancına kadar hayatın her alanında kendini gösterir. Ama onun en saf hâlini edebiyatın satır aralarında gezinirken buluruz. Çünkü edebiyat, toplumların ortak kültürünün kelimelere dökülmüş hâlidir. Ve Türk kültürünün edebiyata kattığı zenginlik ise binlerce yıllık kadim bir birikimin mirasıdır.  


Göçebe olarak yaşayan atalarımızın binlerce yıllık yolculuğu, bu yolculuğun verdiği heyecan, doğaya duydukları hayranlıkları yurt edinme çabası ve bağımsızlık tutkusu destanlarda dile getirilir. Oğuz Kağan Destanı, Ergenekon ya da Dede Korkut hikâyeleri gibi tarihî edebî örneklerin her biri bir milletin kahramanlıklarını anlatırken, aynı zamanda toplumun kültürünü de aktarır. Oğuz Kağan’ın yiğitliği ve Dede Korkut’un öğütleri, toplumun değerlerini bugüne taşıyan kültür damlalarıdır.




Edebiyat, toplumsal ilişkileri derleyip toparlayıp bazı edebî eserlerin coşkusunu da katarak, isyanını ve gizli sırlarını satırlar arasında taşır ve okuyucunun kulağına sessizce fısıldar.  


Cemil Meriç, “Bu Ülke” adlı eserinde edebiyatın kültürle olan bağını şu sözlerle dile getirir: “Edebiyat, kültürün en berrak aynasıdır. Kültürden kopmuş bir edebiyat, köksüz bir ağaca benzer.”


Meriç’in bu tespiti, edebiyatın toplumsal kültürden ayrı düşünülemeyeceğini ortaya koyar. Halk masalları, atasözleri, deyimler, dinî ve tasavvufî imgeler, toplumun kültürel dünyasının edebiyata kattığı unsurlardır. 


“İnsana iki şey lâzım: Biri akıl, biri dil; bu ikisi insana değer kazandırır…” şeklinde Kutadgu Bilig’de yer alan tarif, aslında edebiyatın özünü de bize anlatır. Akıl, insanı doğruya yönelten bir rehberdir; dil ise bu doğruları başkalarıyla paylaşmanın en etkili aracıdır. Eser hükümdarlara yol gösterirken halka da doğru yaşamın kapılarını açar; zira insanlara dünyada tam anlamıyla kutlu olmak için gereken yolu göstermek ve toplumsal öğütler vermek amacıyla kaleme alınmıştır. Eser, insanların akıllarını geliştirmelerini, dillerini güzel kullanmalarını öğütleyerek bireyden topluma yayılan bir eğitim zinciri kurar. Bu durum, edebiyatın yüzyıllar öncesinden bile toplumu eğitme ve yönlendirme gücüne sahip olduğunu gösterir.


Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig’i yazma amacını şöyle açıklar: “Okuyana hem bu dünya, hem de ölümden sonraki hayat için bilgi verici ve yol gösterici olsun…” 


Yüzyıllar önce yazılmış bir eserin hâlâ bize yol göstermesi, edebiyatın ne kadar güçlü bir araç olduğunu gösterir. Demek ki söz, yalnızca kâğıt üzerinde kalmayarak kalplere dokunuyor, zihinleri besliyor, toplumun değerlerini şekillendiriyor. Aradan asırlar geçmiş, devletler yıkılmış, yenileri kurulmuş olsa da edebiyatın toplum üzerindeki bu etkisi hiç kaybolmamıştır.


Edebiyat, sadece estetik bir sanat dalı değil, aynı zamanda toplumların inançlarını, değerlerini ve yaşayış biçimlerini şekillendiren güçlü bir araçtır. Özellikle dinî ve ahlâkî boyutta kaleme alınan eserler, bireyleri içsel bir yolculuğa davet ederek onları toplumsal barış ve adaletin parçası hâline getirir.


Yunus Emre’nin “Gelin tanış olalım/ İşi kolay kılalım/ Sevelim, sevilelim/ Dünya kimseye kalmaz” şeklindeki samimi dizeleri, sadece bireysel bir öğüt değil, toplumun bütününe yön veren ahlâkî bir çağrıdır. Sevgi, hoşgörü ve birlik fikrini temele alan bu yaklaşım, Anadolu insanının ruhunda derin izler bırakmış, gönül dünyasına ışık tutmuş ve yüzyıllar boyunca toplumsal düzenin manevî temellerinden biri hâline gelmiştir. Onun öğrettiği sevgi ve kardeşlik anlayışı, bireylerin iç huzurunu beslerken toplumun da barış ve birlik içinde yaşamasına öncülük etmiştir.


Aynı zamanda Yunus Emre, sade Türkçe ile yazdığı şiirlerinde insanı merkeze koyar. Onun eserlerindeki “yaratılanı Yaradan’dan ötürü hoş görmek” ilkesi, toplumun kaynaşmasına ve insanların birbirlerine karşı merhametli olmasına öncülük etmiştir. Yunus’un bu yaklaşımı, toplumda kin ve nefret yerine hoşgörü ve merhametin hâkim olmasına katkı sağlamış, halkın dilinde ilahilerle birleşerek kolektif bir bilinç oluşturmuştur. Buradan bakınca, insanların manevî duygularını dile getirmede ve onlara rehber olma yönünde de edebî eserler büyük rol oynamıştır.


Toplumu bir arada tutan en güçlü bağ, ortak inanç ve ortak değerleridir. Ve bu bağ kelimeler aracılığıyla sıkı sıkıya yazılı ve sözlü eserlerde birbirine kenetlenir. Türklerin İslâmiyet’i kabulünden sonra Dîvan edebiyatında özellikle inanç merkezli eserler yer almıştır. Bu dönemde sanatçılar, Allah’a ve Peygamber’e duyulan aşkı işleyerek toplumların maneviyatına yön vermiştir. Şeyh Galib, Hüsn ü Aşk’ta Allah’a ulaşmanın yolunu sembolik bir aşk hikâyesi üzerinden anlatır. Burada “hüsn” güzelliği, “aşk” ise hakikati arayan gönlü temsil eder. Bu sembolik yolculukta toplum, insanın Allah’a vuslat çabasını okur ve kendi hayatında da bir iç yolculuğa çıkmaya teşvik edilir. Şairin dizeleri, ilâhî aşkın ancak sabır ve çileyle kavuşulabilecek bir hakikat olduğunu dile getirir. Bu bakış açısı topluma aslolanın Allah aşkı olduğu bilincini hatırlatır. Dünyevî kaygılar yerine manevî bir hedefin peşinden koşmayı öğretir ve aynı zamanda Peygamber sevgisi, bütün farklılıkların ötesinde birleştirici bir çatı olur. Bir millet aynı sevgide birleştiğinde, fertlerin aralarındaki kin ve ayrılıklar erir, onun yerine birlik, kardeşlik ve dayanışma duyguları yeşerir. Fuzûlî’nin kasideleri de bu yönüyle sadece birer şiir değil, birleştirici bir güç olmuştur.


Fuzûlî, örneğin Su Kasidesi ile Peygamber Efendimize (sav) duyulan sevgiyi adeta gönüllerden taşan bir coşku ile dile getirir. Bu kaside, sadece bireysel bir yakarış değil, aynı zamanda toplumun Hazreti Muhammed’e (sav) bağlılığını pekiştiren manevî bir kaynaktır:“Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su/ Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su…”


Bu tür beyitler, asırlar boyunca Müslüman toplumlarda Peygamber sevgisini canlı tutmuştur. Bu dönemde verilen eserler inancın sadece korkular üzerine değil, sevgi üzerine de inşâ edildiğinin güze bir örneğidir. İnsanları tehdit edip korkutan bir din anlayışı yerine, kelimelerin güzelliğinden faydalanarak kalplere dokunan bir inanç anlayışı ortaya koyar. Sanat yoluyla kaleme alınan inanç merkezli eserler insanların ruhuna da dokunarak hayatlarında bir ışık ve yol gösterici olarak yer alır. Böylece okur, hayatın sıradan telaşlarından kurtulur ve manevî değerleri hayatına katmış olur. Böyle bir yaklaşım, toplumun manevî değer bilincine varmasını sağlar ve toplumu manevî yönden besler. Öyle zaman olur ki, kelimeler bir araya gelerek günahkâr bir kulun diliyle Allah’tan bağışlanma ve rahmet diler.


Dîvan edebiyatı, saray çevresinde belirli bir zümreye hitap ederken, Halk edebiyatı halkın diliyle yazılmıştır. Toplumun duygularını dile getirip sıkıntılarını haykırmıştır. Halkın imdadına yetişmiş ve onların dilinde kendilerini ifade etme imkânı sunmuştur. Saray çevresinde Dîvan şairleri, estetik bir dünyanın kapılarını aralarken halktan uzaklaşmıştır. Buna karşı halk ozanları ise köy meydanlarında sazlarıyla eşlik edip sesleriyle hayat verdikleri şiirleri, milletin dili olmuştur. Toplumun sevinçlerini, kederlerini, isyanlarını ve sıkıntılarını dile getirmiştir. Destanlardan türkülere, mânilerden ninnilere kadar pek çok tür aracılığıyla toplumun duygularını, düşüncelerini ve ideallerini yansıtmış, kuşaktan kuşağa aktarmıştır.


Dadaloğlu’nun “Ferman padişahın, dağlar bizimdir” dizesi, toplumsal bir başkaldırıdır. Bu yönüyle Halk edebiyatı, toplumun vicdanını dile getiren en güçlü damar olmuştur. Anneler bebeklerini beleyip ninnilerle yavrularının kulağına öğütler fısıldamıştır. Âşık Veysel’in sözlerinde, uzun ince çıktığımız zor yoldaki dostluğun öneminin ne denli kıymetli olduğunu anlarız. Köroğlu gibi halk ozanları, zulme karşı direnişin ve adalet arayışının sembolü olmuş, halkı cesaretlendirmiştir. Karacaoğlan ise halkın aşkını ve doğaya bağlılığını dile getirerek gündelik hayatın duygusal yönünü yüceltmiştir. Aynı şekilde Neşet Ertaş, sazı ve sözüyle Anadolu’nun kalp atışı olmuş, sevdayı ve gurbeti türkülerine taşımıştır. Karakoç ise lâmbada titreyen alevi üşütürken aşkın en saf hâlini Anadolu insanına yaşatmıştır. Bu değerli sanatçıların eserleri, bu toprakların insanının gündelik yaşamını sanatla buluşturmuştur. 


Bu anlamda edebiyat, sanatçıların kalbindeki sancıların, duaların ve manevî aşkın yansıması olarak eserlerde yer almış, toplumun sesi ve inanışı olarak zuhur etmiştir. Bu aşk ve muhabbet, dinî ve ahlâkî öğretileriyle topluma yol gösteren bir ışık olmuştur. Yunus Emre’nin sade ama derin dizeleri, Fuzûlî’nin Peygamber Efendimize olan muhabbeti ve Şeyh Galib’in Allah’a olan aşkı Anadolu insanının vicdanına seslenmiş, toplumsal hayatın şekillenmesinde kalıcı izler bırakmıştır. Bu yönüyle edebiyat, sadece bir sanat değil, aynı zamanda toplumsal ahlâkın, maneviyatın ve insanî değerlerin koruyucusudur.




Edebiyatın toplumsal serüveni


Edebiyat, toplumsal ilişkileri derleyip toparlayıp bazı edebi eserlerin coşkusunu da katarak, isyanını ve gizli sırlarını satırlar arasında taşır ve okuyucunun kulağına sessizce fısıldar.  


Edebiyat, yalnızca kelimelerin büyüsünden ibaret değildir; toplumun acılarını, sevinçlerini, düşlerini ve hayâllerini kelime kelime örerek oluşturduğu bir kaledir ve her bir burcu ayrı bir çağa ait izler taşır. İnsanlık tarihinin en eski dönemlerinden itibaren söz, sadece bireyin iç dünyasını değil, toplulukların da genel hissiyatını ve ruh hâlini ifade etmiştir. Edebiyat, toplumun belleğinde saklı kalmış tüm duygu ve sevinçlerin yeniden dile gelişidir; bireyin yalnızlığını çoğullaştıran, çoğulun sesini bireyin kulağına fısıldayan güçtür. Bir milletin tarihle, coğrafyayla, kaderle kurduğu gizli söyleşinin sesidir. Bu nedenle edebiyat ile toplum arasındaki ilişki, birbirini var eden iki unsurun birlikteliği gibidir. Biri olmadan diğeri eksik kalır; edebiyat, toplumsuz bir boşlukta anlamını yitirir, toplum da edebiyatsız bir dilsizliğe mahkûm olur. Bu yüzden edebiyatı yalnızca bireysel bir hayâl gücünün ürünü olarak görmek, onu eksiltmek demektir. Edebiyat, toplumun kalbidir; toplulukların hafızası, vicdanı, hatta çoğu zaman isyanıdır


Batı bireyi merkeze alırken, Doğu edebiyatı daha kolektif, ahlâkî ve toplumsal değerlere odaklanmıştır. Müslüman toplumlarda ise edebiyat, dinî bir misyon da üstlenmiştir. Edward Said’in Oryantalizm’de vurguladığı gibi, edebiyat aynı zamanda bir kültürel temsil aracıdır ve bir toplumun kendini ve ötekini nasıl gördüğünü şekillendirir.


Balzac’ın romanlarını okuyan biri, yalnızca kurmaca karakterlerle değil, Paris sokaklarının taşlarıyla, bankerlerin ihtirasıyla, köylülerin sefalet dolu yüzleriyle karşılaşır. Tolstoy’un sayfalarında Rusya’nın karla kaplı ovalarını gezerken, bir ulusun savaşla ve barışla örülmüş tarihine tanıklık ederiz. Dostoyevski’nin romanlarında Saint Petersburg sokaklarını gezerken ahlâkî çöküşü ve rezilliği iliklerinize kadar hissedersiniz. Bu yüzden edebiyat, tarihin soğuk belgelerinden daha gerçektir; çünkü o, sadece olup biteni değil, yaşanmış olanın duygusunu da taşır.


Zamanın ruhu, ideolojiler, inanç sistemleri, ekonomik yapılar bir edebiyatçının kalemine siner. Victor Hugo’nun “Sefiller”ini düşünelim; toplumda yankı bulmamış, Fransa’nın sefaletini görmemiş olsaydı, o roman bir ağıt gibi bütün Avrupa’da duyulabilir miydi? Yahut bizim topraklarımızda Namık Kemal’in “Vatan yahut Silistre”si, halkın yüreğinde ateşli bir bağımsızlık fikri uyandırmamış olsaydı yalnızca sahnelenip unutulacak bir oyun olmaz mıydı?


Doğu’da edebiyat, daha ziyade bir hikmet ve öğüt taşıyıcısı olarak şekillenmiştir. Çin’de Konfüçyüs’ün sözleri toplumun ahlâkını inşâ etmiş, İran’da Hafız’ın gazelleri yalnızca bireysel aşkı değil, toplumsal irfanı da dile getirmiştir. 


Kaldı ki İslâm dünyasında edebiyat, dinî ve ahlâkî değerlerin yansıdığı bir alan olmuştur. Mevlâna’nın Mesnevi’si yalnızca tasavvufun zirvesi değil, aynı zamanda toplumun her katmanına seslenen bir hikmet kaynağıdır


Türk edebiyatında dönüşüm


Bu geniş panoramadan sonra yönümüzü Türk toplumuna çevirdiğimizde bambaşka bir serüvenle karşılaşırız. Bizde edebiyat, yalnızca bir sanat alanı değil, milletin kaderini belirleyen bir güç olmuştur. 


Edebiyatın toplum üzerindeki etkisini en çarpıcı şekilde görmek isteyen bir okur, Osmanlı’nın son yüzyılı ile Cumhuriyet’in ilk dönemine bakmalıdır. Çünkü bu topraklarda edebiyat yalnızca estetik bir uğraş değil, aynı zamanda bir hayatta kalma biçimi, bir varoluş mücadelesi ve bir yeni toplum tasavvuru olarak doğmuştur. Tanzimat’tan itibaren şair ve yazar, artık sadece ilhamla yazan bir sanatçı değil, aynı zamanda halkı uyandırmayı, yol göstermeyi, toplumsal dönüşümün öncüsü olmayı görev edinmiştir. “Sanat sanat için mi, toplum için midir?” tartışması yer yer yaşansa da, edebiyat toplumu eğitmek ve dönüştürmek için sık sık kullanılmıştır. Bu fikrin en belirgin yansımalarını Tanzimat’tan sonra görürüz. Batılılaşmayı yanlış yorumlayan veya halkı yanlış yönlendiren yine kalemiyle Batı’ya hizmet eden sanatçılar olmuştur. Bu oluşumun neticesinde yanlış Batılılaşma adına pek çok eser verilmiştir.


Bu dönüşümün izlerini özellikle Millî Mücadele döneminde ve onu takip eden yıllarda görmek mümkündür. İşte burada Mehmed Akif Ersoy’un sesi yükselir. Onun mısraları, bir şairin kaleminden dökülen dizelerden öte, bir toplumun vicdanı, imanının haykırışı ve ahlâkî diriliş çağrısıdır. Akif’in kalemi, halkın sesiyle birleşmiş; bir milletin uyanışına hizmet etmiştir: “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol/ Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.” Bu dizeler, yalnızca bir bireyin değil, bütün bir toplumun yol haritasıdır. 


Akif’in edebiyatı, bir iman ve ahlâk çağrısı olarak toplumun ruhunu yeniden diriltmiştirAkif, Asım’ın Nesli’nde, hayâlini kurduğu gençliği topluma gösterirken, aynı zamanda bir yol haritası da sunar. Bilge, ahlâklı, imanlı ve bütün gayretiyle çalışan, vatanına bağlı ve sorumluluk sahibi bir gençlik inşâ etme gayreti vardır: “Âsım’ın nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek/ İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek./ Şühedâ gövdesi bir baksana dağlar, taşlar/ rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar./ Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,/ Bir hilâl uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor.”


Bunun karşısında, aynı dönemde Tevfik Fikret’in kalemi farklı bir toplumsal tahayyülün izlerini taşır. Oğlu Haluk üzerinden kurmak istediği idealist gençlik hayâli, yönünü tamamen Batı’ya dönmüş bir gençliği tarif eder. Onun “Haluk’un Nesli” şiiri, Batıcı, pozitivist bir gençlik arzusunu dile getirir. Fikret, yeni bir neslin Batı değerleriyle yetişmesi gerektiğine inanmıştır. Bu ideoloji ile Batı’ya gönderdiği oğlu Haluk tamamen kültüründen ve inancından uzak yaşamış, ailesi ve vatanıyla bağlarını koparmış ve bir rahip olarak ölmüştür: “Bir nesl-i cedîd isterim ben/ Dîn-i mübini yok/ Ahlâkı muharref/ Fikri serbest ve vicdanı münevver…”


Bu dizelerde, sözde kendisini kısıtlayan dinî bağlardan kurtulmuş, Batıcı bir gençlik ideali görülür. Tevfik Fikret, toplumun kurtuluşunu Batı’ya yönelmekte bulur.


Mehmet Akif’in “Asım’ın Nesli” ile Tevfik Fikret’in “Haluk’un Nesli” karşılaştırması, aslında edebiyatın toplum üzerinde nasıl iki farklı yön çizebildiğinin en açık örneğidir. Akif’in nesli iman, ahlâk, vatan sevgisi ve çalışkanlıkla yoğrulmuşken; Fikret’in nesli ise dinî bağlardan sıyrılmış, Batılılaşmayı hedef edinmiştir. Bu iki nesil tasavvuru, yalnızca edebî bir tartışma değil, toplumun geleceği üzerine yapılan derin bir fikir mücadelesidir. Ve elbette bu mücadele neredeyse tamamen edebiyat zemininde gerçekleşmiştir. Bugün dahi Türkiye’nin kültürel ve siyâsî yönelimlerinde bu iki anlayışın yankılarını görmek mümkündür. 


Üstad Necip Fazıl Kısakürek, Türk edebiyatında toplumla kurulan ilişkinin başka bir boyutunu temsil eder. O yalnızca bir şair değil, aynı zamanda bir “fikrin mimarı” olmuştur. “Çile”sinde anlattığı iç hesaplaşma, aslında bir toplumun metafizik sancılarının şiire yansımasıdır. Necip Fazıl, modernleşmenin yalnızca dış dünyada değil, insan ruhunda açtığı boşluğu da dile getirmiştir. “Sakarya, saf çocuğu, masum Anadolu’nun./ Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun” dizelerindeki yalnızlık, sadece bir bireyin dramı değil, aynı zamanda kimliğini yitirme tehlikesi yaşayan bir toplumun trajedisidir. 


Necip Fazıl, “Büyük Doğu” idealiyle, bu milletin yeniden kendi değerlerine dönmesi gerektiğini savundu. Onun kaleminde edebiyat bir “dâvâ”ya dönüşür; kelimeler, bir toplumsal hareketin bayrakları gibi dalgalanır.


Sezai Karakoç, edebiyatı dirilişin bir aracı olarak görmüştür. Ona göre bir toplum, kendi medeniyet köklerine dönmeden ayağa kalkamaz. Düşünce yazılarında toplum için bir diriliş reçetesi hazırlar.  “Diriliş nesli” kavramıyla kastettiği şey, yalnızca genç bir kuşağı değil, kökleriyle yeniden buluşmuş, kendine dönmüş ve çağın ruhunu kavramış bir toplumsal bilinci işaret eder. Karakoç’un “Diriliş Neslinin Amentüsü” adlı eseri, yalnızca bir fikir kitabı değil, aynı zamanda edebî bir manifestodur. Şiirlerinde modern insanın yabancılaşmasına karşı manevî bir diriliş çağrısı yapar. Onun şu cümlesi, edebiyatın toplum için ne anlama geldiğini özetler: “Sanat, bir milletin ruhunun en derin katmanlarından doğan bir çağrıdır; bu çağrıya kulak vermeyen millet, kendini kaybetmeye mahkûmdur.”


Cemil Meriç ise edebiyatı, doğrudan toplumun hafızası olarak görür. Onun için kitaplar, bir milletin zihninin aynasıdır. “Edebiyat, idrakimize giydirilmiş bir elbisedir” derken, aslında toplum-edebiyat ilişkisinin karşılıklı etkileşimini dile getirir. Cemil Meriç’in keskin eleştirilerinde sık sık şu fikirle karşılaşırız: Toplum, edebiyatını küçümsediğinde aslında kendi hafızasını küçümsemektedir. Batı’ya hayranlıkla yönelen ama kendi klasiklerini görmezden gelen bir toplumun, kendi benliğini kaybetme tehlikesine işaret eder.


Günümüzde de edebiyat-toplum ilişkisi, geçmişten gelen bu tartışmaların izlerini taşır. Modern Türk romanı, şiiri ve denemesi; göç, kentleşme, kimlik bunalımı, küreselleşme ve kültürel çatışmalar gibi pek çok meseleyi işler. Yönünü Batı’ya dönen yazarlarda Batı-Doğu çatışması farklı bir estetik düzlemde tartışılırken, İslâmî duyarlılıkla yazan edebiyatçıların eserlerinde toplumun manevî arayışı öne çıkar. Genç kuşak edebiyatçılar ise bireysel sorunlardan küresel meselelere kadar geniş bir alanda kalem oynatmaktadır. Bu tablo bize, edebiyatın toplumun güncel sorunlarını daima kayda geçirdiğini gösterir. Gezi Olaylarından 15 Temmuz’a, ekonomik krizlerden göçmen sorununa kadar pek çok toplumsal mesele, günümüz edebiyatında yankısını bulmuştur.


Evrensel düzeyde bakıldığında, edebiyat ve toplum ilişkisi her millet için farklı biçimlerde yaşansa da ortak bir hakikat vardır. Edebiyat, bir milletin ruhunun sesi, toplumun kalbinin çarpıntısıdır. Batı’da nasıl Balzac Fransız toplumunu, Dostoyevski Rus ruhunu, Tolstoy savaş ve barış içindeki insanı anlattıysa, bizde de Akif, Necip Fazıl, Karakoç ve Meriç, bu toplumun değerlerini yansıtmıştır.


Sonuç olarak edebiyat ile toplum arasındaki ilişki, geçmişten günümüze kesintisiz süren bir karşılıklı etkileşimdir. Edebiyat, toplumu hem yansıtır, hem de dönüştürür. Toplum edebiyata malzeme verir, edebiyat ise topluma kimlik kazandırır. Bir milletin kalbi nasıl atıyorsa, edebiyatı da öyle konuşur. Bu anlamda Mehmet Akif’in Asım’ı ile Tevfik Fikret’in Haluk’u hâlâ yanımızda tartışmaya devam ediyor. Bu tartışma bitmeyecek; çünkü toplum var oldukça, edebiyat da onunla birlikte var olmaya devam edecektir.


-----------------

Kaynakça

Yunus Emre. (1991). Divan. Haz. Abdülbaki Gölpınarlı. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî. (2004). Mesnevi. Çev. Veled İzbudak. İstanbul: MEB Yayınları.

Fuzûlî. (1997). Hadikatü’s-Süeda. Haz. İsmail Ünver. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.

Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı, cilt 1–5, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları.

Mehmet Kaplan, Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar, Dergâh Yayınları.

Mehmet Akif Ersoy, Safahat, İnkılap Yayınları.