Toplumsal huzurun inanç ve ahlâk temelleri

Asayiş, sadece polisin omuzlarına yüklenebilecek bir görev değildir. Elbette devletin güvenlik güçleri toplum için vazgeçilmezdir; ancak huzurun kalıcı temeli, inanç ve ahlâktır.

TOPLUMUN huzur ve güvenliği, yalnızca devletin kolluk kuvvetlerine yüklenebilecek bir sorumluluk değildir. Hele bunun sadece kolluk kuvvetlerinin sağlayabileceği bir süreç olarak değerlendirmek ve beklentiye girmek çok yanlış bir tutumdur. Elbette polis, jandarma ve diğer güvenlik birimleri, düzenin ve adaletin korunması için vazgeçilmezdir. Ancak bütün bir milletin asayişini sadece polis gücüyle ayakta tutmaya çalışmak, köklü ve kalıcı bir çözüm değildir. Çünkü polis, suç işlendiğinde müdahale edebilir; fakat inanç ve ahlâk, suçun kalpte doğmasını ve hareket boyutuna dahi geçmeden bireyleri rahatsız edici ortamın doğmasını engeller.


Sokakların güvenliği, sadece kanunların sertliğiyle değil, insanların vicdanının diriliğiyle mümkündür. Bir toplumun huzuru, bireylerinin sahip olduğu değerlerle doğru orantılıdır. İşte bu noktada inanç akideleri ve ahlâkî değerler, toplumun en derin köklerini oluşturan ve her bireyin davranışına yön veren manevî pusulalardır.


Bu anlamda inancın toplum içinde huzur ve güven ortamına görünmez bir etkisi ve gözetimi olduğunu söyleyebiliriz. İnanç, insanın iç dünyasında kurulan en güçlü denetim mekanizmasıdır. Bir mümin, yalnızca polis gördüğünde değil, her an Allah’ın huzurunda olduğunun bilinciyle hareket eder. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir” (Hadid, 4) buyurularak bu hakikat insana hatırlatılmıştır. Bu idrak, kanunların ulaşamadığı yerlere ulaşır, polisin göremediğini görür ve vicdanı en etkili denetleyici hâline getirir.


Düşünün ki bir esnaf, terazisinin kefesine hile koymamaktadır. Bunu polisten korktuğu için değil, Allah’ın kendisini gördüğüne inandığı için yapmamaktadır. Bir genç, tenha bir sokakta kötülüğe yönelmekten sakınıyorsa, orada onu frenleyen şey, kanunun caydırıcılığı değil, imanının dinî ve ahlâkî hassasiyetidir. İşte bu iç denetim, toplumsal huzurun en sağlam ve en olmazsa olmaz garantisidir.


Bunun örneklerini geçmişimizde bularak ve oradan hareketle bir bilinç oluşturmaya da çalışabiliriz. Osmanlı’da ahlâk ve huzuru sağlama yöntemleri bu anlamda hem ilgi çekici hem de günümüze de bize yön gösteren bir mahiyet taşımaktadır. Osmanlı medeniyetinde asayiş sadece zabıtayla değil, halkın inanç ve ahlâk bilinciyle korunmuştur. 


Örnekleri inceleyecek olursak…


İhtisab Teşkilatı: Çarşı ve pazarlarda “ihtisab ağaları” görev yapardı. Esnafın terazisini, malın kalitesini ve fiyatların adil olup olmadığını denetlerlerdi. Ancak asıl güvence, bu denetimden önce, esnafın “Kul hakkı yemeyin” ayetini hayatının merkezine almasıydı.


Mahalle Kültürü: Osmanlı şehirlerinde her mahalle bir aile gibiydi. Mahalle imamı, esnafı, ileri gelenleri adeta küçük bir asayiş meclisi kurar, sorunları büyümeden çözerdi. Çünkü komşuluk ilişkileri, dinî ve ahlâkî değerlerle beslenirdi. Bu yüzden polis müdahalesine çoğu zaman gerek kalmazdı.


Vakıf Geleneği: Osmanlı’da kurulan vakıflar yalnızca cami veya medrese yapmakla kalmaz, toplumsal huzura da hizmet ederdi. Yolda kalana yardım eden, yetimi gözeten, kimsesize aş dağıtan vakıflar sayesinde toplumda huzursuzluk doğuran sosyal yaralar sarılırdı. Açlık, yalnızlık, çaresizlik gibi suçun kaynağı olan duygular vakıf sistemiyle önlenirdi.


Adaletin Manevî Yönü: Sultan II. Abdülhamid döneminde sıkça anlatılan bir hadise vardır. Hükümdar, “Bir tebaanın yüreğinde Allah korkusu yoksa ne kadar polis koysan da o sokak güvenli olmaz” diyerek asayişin kalple ilgili olduğunu vurgulamıştır. Bu anlayış, Osmanlı’da güvenliğin yalnızca silahla değil, ahlâkla sağlandığını gösterir.


Verilen örneklerin yanında bir de inancın ve ahlâkî değerlerin birleşerek verdiği huzur ve güven ortamı vardır. Toplumsal asayişin ikinci temel direği ahlâkî değerlerdir. Hz. Peygamber (sav) bir hadisinde, “Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir” buyurmuştur. Bu söz, huzurun yalnızca yasal tedbirlerle değil, bireylerin ahlâkıyla sağlanacağını net biçimde ortaya koymaktadır.


Eğer bir toplumda doğruluk, emanete riayet, kul hakkına hassasiyet, yardımlaşma ve merhamet gibi değerler canlı ise, orada suç oranı kendiliğinden düşer. Çünkü kimse komşusunun hakkına el uzatmaz, kimse zayıfı ezmeye kalkışmaz, kimse haksız kazancı helal görmez. Ama aynı toplumda yalan meşru hâle gelmişse, kul hakkı küçümseniyorsa, menfaat doğruluğun önüne geçiyorsa, en sıkı güvenlik tedbirleri bile huzuru tam anlamıyla tesis edemez.


Peki, bunların bilgisinde ve bilincinde olarak biz neler yapabiliriz? En önce yapılması gereken şey tabii ki “ailede değer eğitimi” verilmesidir. Çocuğun ilkokulunun aile olduğu unutulmamalıdır. Anne-baba, sadece akademik başarıyı değil, doğruluk, sorumluluk ve merhameti de evlatlarına öğretmelidir.


Daha sonra sosyalleşmenin ikinci basamağı olan okullarda “manevî” eğitimin verilmesidir. Müfredatta ahlâk ve değerler eğitimi yalnızca teorik ders olarak kalmamalı; uygulamalı, yaşatılarak öğretilmelidir. Öğrenci, yalnızca “dürüst olun” cümlesini duymamalı; öğretmeninin dürüstlüğünü görerek içselleştirmelidir.


Okullarda verilen bu eğitimin yanında insanlara “toplumsal örneklik” de sağlanmalı ki öğrendiklerinin pratik uygulamasını hem görüp hem gerçekleştirmenin verdiği o duygu ve huzuru görebilsin, sezebilsin. Bunun yanında büyüklerin gençlere söyledikleriyle yaptıkları örtüşmelidir. Aksi hâlde ahlâkî değerler, kuru nasihat olmaktan öteye geçemez.


Son olarak dinî ve kültürel mirasın canlandırılması adına gerekli kurum ve kuruluşlar buna yardımcı olacak ve bunu diri tutacak yaptırımlar ile yardımcı olmalıdır. Cami, dernek ve vakıflar sadece ibadet mekânları değil, toplumsal dayanışmanın ve ahlâkî eğitimin merkezleri hâline getirilmelidir.


Sonuç olarak asayiş, sadece polisin omuzlarına yüklenebilecek bir görev değildir. Elbette devletin güvenlik güçleri toplum için vazgeçilmezdir; ancak huzurun kalıcı temeli, inanç ve ahlâktır.


Kanunlar suçluyu yakalayabilir ama kalpleri ıslah edemez. İnanç ise kalpteki niyetleri şekillendirir, ahlâk davranışlara yön verir. Bir toplumda insanlar, Allah’ın her an kendilerini gördüğüne inanıyorsa, birbirine merhamet ve adaletle yaklaşabiliyorsa, orada polis sayısı az da olsa huzur vardır. Fakat vicdanlar körelmiş, değerler zayıflamışsa, polis sayısı artsa bile güven tam anlamıyla sağlanamaz.


Gerçek huzur, devletin sopasında değil, toplumun vicdanında saklıdır. Bir milletin sokakları, gönüllerdeki imanla ve davranışlara yansıyan ahlâkla aydınlanırsa, asayiş en sağlam şekilde tesis edilmiş olur.