“TERZİLİĞİN yazarlık ile bağlantısı olduğunu düşünüyorum” desem, ne dersiniz? “Gerçek yazarlar ve gerçek terziler disiplinli bir ahlâka sahiptirler ve bu ahlâk topluma yansır” diyerek argümanımı daha da iddialı hâle getirsem!
İlk insandan bu yana insanoğlunun en temel ihtiyacı beslenme, korunma ve giyinmedir. İnsanlık tarihi İdris Peygamber ile kılık kıyafetin elzem oluşunu bildi. Böylece terzilik zanaat hâline geldi. İnsanlığının farkında olan, tüm yaratılmışlar arasında ayrıcalığa sahip olduğunu bilen insan, giyinerek örtünmeliydi. Önce maksat, doğa şartlarından koruyan, iklim şartlarına göre rahat edilmesini sağlayan kıyafetler edinilirken, neden sonra günün şartlarına göre estetik görünüm de giyinmenin şartlarına eklendi. Sağlık kurallarına uygun materyallerden, adına giysi denilen eşyayı zanaatkâr elleriyle biçerek ve dikerek hazırlayan ve hayalindeki tüm güzellikleri kumaşa, deriye, kürke işleyen kişiler peygamberî bir mesleği kuşandı. Tabii, zanaatlarını İdris Peygamber’den kutsal emanet olarak teslim aldığını bilen terzilerden söz ediyorum.
Terzilik, dürüstlük gerektirir, sabır gerektirir. Alın terine parmağındaki kanı, hayallerine ruhunun güzelliğini katma becerisi ister. Parmağını iğne darbelerinden koruyacak yüksüğün varlığını hissederek, eğilmekten kamburlaşmış sırtının ağrılarını unutarak, ütüsünün buharını soluyarak bir ömürlük sadakattir terzilik. Mezurasını en sevdiği, en çok değer verdiği bir kolye gibi boyunlarında taşırlar. Maharetli ellerine kuş tüyü bir yataktır dikiş masaları. Makası kalem gibi, gönyesi kardeşi gibi, işyerini vatanı gibi sevmeyi gerektirir bu meslek.
Terzilik, Farsça’da “darzi-dikici” sözcüğünden gelir. Günümüz sözlüklerinde ise “Topluma ve kılık kıyafete karşı duyarlı, detaylı ve ustalık gerektiren bir meslek demektir. Terziler modayı takip etme, dikkatli ve sabırlı olabilme, sürekli olarak kendini geliştirme yeteneğine sahip kimselerdir…” şeklinde tanımlanır.
Osmanlı’da oldukça itibar gören terzilik mesleği, bir esbaba nakışını tek başına tasarlayıp üretme kabiliyetine sahip zanaatkârların maharetidir aslında.
Gayet ciddi ve kıymetli bir mesleği olan terzilerin bilmesi gereken bir düzine teknik gereçler vardır. Örneğin kumaşı birbirine tutturan cırt bant, gerektiğinde kesmesini bilen makas, kumaşla arasına köprü vazifesi görecek olan fermuar, sökme işleminde kullanılacak ciğer delen, parmağı koruyan yüksük, kumaşların arasını sağlamlaştırın ip ve onun yardımcısı iğne, ölçüyü alan mezura, geçici tutucu çengelli iğne ve çok daha fazlasıyla tüm bu malzemeleri bir arada tutan dikiş kutusu…
İhtiyacım var, malzemem var, eh biraz da merakımı aldım yanıma, oldum mu şimdi bir terzi? Tabii ki bu kadar kolay değil! İşin ucunda toplumsal bir iş var ya hani…
Bir insan terzi olmak isterse bunun üç yolu vardır diyebiliriz: Bir, lise ya da üniversitenin ilgili bölümlerini okuyup gerekli yetkinlik sonrası mezun olmak. İki, uzman bir terzinin yanında önce çırak, derken ustalık, kalfalık merdivenlerini tırmanmak. Üç, tamamen Allah vergisi yetenekle alana hücum marşı ile giriş yapmak…
Her aşamada emek vermeden istemenin tek başına yetmeyeceğini bilmemiz gerek. Kaldı ki, kim olursan ol, değerine uygun bir tercih belirleyecek çizgini. Yemeni, içmeni, giyinmeni belirleyen sistemden etkilenmek ya da etkilenmemek tam da kişinin yani bizim elimizde. Moda ikonlarının belirlediği tarzı yaşamak zorunda olmayanların özgürlük alanı olabilir bir terzi.
Bir terzi, standart bir dikim yapamaz. Çünkü bu yanlış dikimle hata yapma ihtimaline kapı açar. Uzun yıllar refakat ettiği müşterisi için bile her seferinde ölçüsünü yeniden alır. Kol, bel, boy yeniden yenilenmeli. İnsanlar ve beden ölçüleri genelleştirilmemeli. Özel dikim yapan terzinin eseri, fason değildir. Çocuğa büyük, büyüğe çocuk kıyafeti dikmez, kitlesi bellidir yani. Herkese kendi hakkını, kendi ölçüsü kadarını verir; ne dar, ne bol!
Bir bilgeye sormuşlar: “Efendim, dünyada en çok kimi seversiniz?” “Terzimi severim” diye cevap vermiş bilge. Soruyu soranlar şaşırmışlar: “Aman üstat, dünyada sevecek o kadar çok kimse varken terzi de kim oluyor? O da nereden çıktı? Neden terzi?” Bilge, bu soruya da şöyle cevap vermiş: “Dostlarım, evet ben terzimi severim. Çünkü ona her gittiğimde benim ölçümü yeniden alır. Ama ötekiler öyle değildir. Bir kez benim hakkımda karar verirler, ölünceye kadar da beni hep aynı gözle görürler.”
Peki bu kadar bilginin “yazar” ile alakası ne? Efendim onu da şöyle izah edeyim:
“Yazarlık, yetenek ve eğitimin birleşim sonucu geliştirebilen bir beceridir” derler fakat bu tarife bir kumaş gibi herkes girer ve fabrikasyon giysi üreticileri o kumaşı pastala serer. “Söz söylemek mesuliyettir. Yazar ise topluma insanı merkeze alıp insaniyetini muhafaza etme erdemini paylaşarak, topluma yön tayini yapma birikimine ve duyarlılığına haiz olan toplum mühendisidir.” Yazmanın da bir matematiği vardır çünkü. Yazarlık, yaşadığı topluma duyarlı olanların, zamanın nabzını tutanların yapabileceği disiplinli bir meslektir. Geçmiş ve gelecek arasında köprü olabilen, daim gelişim içinde olması gereken, toplumun sancılarını hissedenlere yakışan bir meslektir.
Sanatkârdır hakiki bir yazar. “Güzel sanatların herhangi bir dalında özgün eserler verirken, insan fıtratına yakışan estetik normları eserine yansıtan kimse er sanatçıdır. Bir düşünceyi ya da bir görselliği en güzel şekliyle yansıtan veya ifade edebilen sanatkâr, önce kedisinin ilahi bir sanatkâr tarafından yaratıldığını bilir ve ilk idrak ettiği sanat eseri kendisidir. Değerlidir!” Değerlerine aykırı çizgide yürüyemez çünkü bilir onun emeğinin karşılığı en çok da Hak katında saklı olduğunu. Denizler mürekkep varsayıldığında, tükenmeyecek bir kelime dünyasında yol alan yazarların da peşine düşmesi gereken bitimsiz bilgi vardır. Düşüncenin kelime elbisesini giyinceye kadar interaktif bir ilişki sürekli devam eder yazarın zihin ve ruh dünyasında. En çok da kendisi tükenmemek için bu canlılık hâlini sürekli teyakkuzda tutar.
Kaleme yemin edildiği günden bu yana kıymeti ibadet hükmünde bilinen bir sanattır yazı. Nasıl terzi eserini ortaya çıkarmadan önce bir kalıp çıkarıyor, plan ve disiplin belirleyerek yol alıyor, bir yazarın da öncelikli meselesi ne dikeceğini/ ne yazacağını, kime yazacağını çok iyi bilmesidir. Davası vardır yazarın. Adliyede sıra beklediği cinsten değil; öne sürdüğü, savunduğu fikridir onun eserine yansıyan. İnandığı davanın sesi, sözü olurken ayakları sağlam basar.
Kalemi var, kâğıdı ya da dizüstü bilgisayarı da var, merakı da aldım yanıma, popülerlik aşkına olunur mu yazar? “Ben yaptım oldu” cehaletine özgünlük diyenler olur. Sanal alınan diplomalarla kendini uzman sananların yaşadığı bir dünyada, kendini öncelemenin ön sıralarda boy gösterdiği zamanlarda, hakikatinde yaralanması ya da karalanması gerçekleşebilir bir dram. Kulluğu kime yaptığının farkında olanlar dışında, herkesin isminin “yazar” sıfatıyla şenlenmesi mümkündür tabii. Farkında olanlar da yazardır ama onları ayıran şey, yazdıklarını ve söylediklerini dahi yazanların varlığına iman etme gerçeği ile her an yüzleşebiliyor olmalarıdır.
Yazanların değil lakin yazarların bir davası vardır. Gerçek terzilerin ise bir disiplini vardır. Onlar müşteri ya da okur memnuniyetini öncelemelerinin sebebi, onlara yani insana verdikleri ehemmiyettir. Cüzdanlarının ya da makamlarının yüksek oluşu ile ilgili değildir. Satılmışlık ahlâkına bürünmemiştir onlar. Ne kalemlerinin ne iğnelerinin bir fiyatı vardır. Müşteri ne isterse değil, ne yakışacaksa, nasıl yakışacaksa öyle diken terziler gibi, insanın ruhunu ne ve nasıl güzellikte besleyecekse yazmaktır yazarlık.
Toplum inşâsı için sözü olanların düşünceyi harekete geçirme hareketidir bu ancak. İkisinin de parayla bir meselesi olmamalı. Üstelik sadece terzilik ya da yazarlık da değil mesleğinin hakkını veren ve bu hakkı verirken Hakk’ı unutmayan her kişi ustasının elinden alacaktır icazetini. Belki de ruz-i mahşerde bile bulacaklardır birbirlerini... Hem de en güzel şahitlikler ile... Hepsi bu…



