AZİZ OKUR, bir ülkede terör varsa, o ülke üzerinde kötü emelleri olan dış güçlerin eli var demektir. Olaylara, kendine sunulan biçimde bakan birisi bunu, iç dinamiklerin çatışması sanır. Bu zannında da mazurdur; zira hedef ülkedeki terörü azdıranlar, sahip oldukları küresel propaganda vasıtalarıyla algıyı da yönetirler. Ancak terör olayına, tarihî, jeopolitik ve istihbarî açıdan bakanlar, bunun çok daha vahim bir gerçeğe dayandığını görürler.
Şu hakikat iyi bilinmelidir: Terör, hiçbir zaman kendi doğal seyriyle ortaya çıkan bir fitne değildir. Peki, nedir o zaman? Cevap verelim: Terör, hedef ülke üzerinde kötü emelleri olan dış güçlerin, vekil unsurları vasıtasıyla yürüttüğü asimetrik bir harp biçimidir. Bu ne demektir? Açalım: Bir ülkenin toprakları içinde bir terör örgütü bulunuyorsa bu örgüt, dediğimiz gibi sadece iç dinamiklerin çatışmasının ürünü değil, dışarıdan yönlendirilen daha geniş bir stratejik oyunun parçasıdır. Bu gerçek, uluslararası ilişkilerin temel kabullerinden biri olan “devlet dışı aktörlerin devletler tarafından kullanılması” ilkesidir.
Peki, bir ülkede bir terör örgütü yok da Türkiye’deki gibi gizli ve açık şekilde terör üreten birden çok yapı varsa buna ne diye diyeceğiz? Efendim, buna ne diyeceğimiz gayet açıktır: Demek ki o ülke, dost kılıklı düşmanları tarafından oldukça yağlı bir lokma olarak görülmektedir. Yine demektir ki o ülkenin stratejik öneminden dolayı onun üzerine oyun kuran kötü emelli dış oyuncu sayısı çoktur.
Sevgili okur, bilmenizi isterim ki hiçbir terör örgütü sırf iç dinamikleri gerekçe göstererek uzun süre varlık gösteremez. Bir terör örgütünün varlığını sürdürebilmesi için öncelikle silaha ihtiyacı vardır. Örgüt, ülke içinde silah fabrikası kuramayacağına göre ona sürekli silah tedarik eden birileri var demektir.
Bir örgütün en az silah kadar ihtiyaç duyduğu ikinci bir ihtiyaç ise paradır. Terör örgütünün darphanesi olmadığına göre örgütün patronu olan devletler, kendi darphanelerinde bastıkları parayı örgütün kullanımına sunmaktadırlar. Çünkü düzenli finans ayağı olmayan bir örgütün yaşaması mümkün değildir.
Diyelim ki örgüt silah ve parayı buldu. Onun yaşaması için bir de insan kaynağına ihtiyaç vardır. Bu insanlar da yine hedef ülkeden devşirilir ve hedef ülkenin hudutlarına yakın bölgelerde kurulan kamplarda terörist olarak eğitilirler.
Terörün silah, para ve terörist ayağı kurulduktan sonra hedef ülkede terör eylemleri tatbik edilir ve düzenli bir sosyal kargaşanın toplumun fay hatlarını harekete geçirmesi amaçlanır. Amaç, terör örgütünü hedef ülkede bir karşı taraf hâline getirerek ona uluslararası meşruiyet sağlamaktır. Bu meşruiyetin oluşması için terör örgütü medya yoluyla meşru bir aktörmüş algısı oluşturulur. Bu durumu diplomatik kayırma ve kollamalar izler. Siz ne yaparsanız yapın, korumaya aldıkları teröristi size iade etmezler.
Bir devlet terör örgütüne karşı kendini savunmak için ne yapacaktır? Askerî operasyon yapacaktır, değil mi? Terör örgütüne müzahir güçler ise buna mâni olmak için örgüte güvenli sığınaklar bulmaya çalışırlar ve sizin operasyon kabiliyetinizi zayıflatmak için silah ve mühimmat ambargosu uygularlar.

Bahçeli’nin İmralı çıkışı, “Terörsüz Türkiye”nin psikolojik eşiğidir. Bu eşik, sadece İmralı’ya gidip gitmemek meselesi değildir. Aksine Devlet’in bu meseleyi nasıl isimlendireceği ve PKK sonrası dönemi nasıl kurgulayacağıdır. Bu nedenle İmralı hamlesini, Türkiye’nin “Türkiye Yüzyılı” eşiğinde, kendi güvenlik ve barış mimarisini kendisinin kurma girişimlerinden biri olarak okumak gerekir.
Teröre maruz kalan bir devlet, büyük bir devlet olamaz
Aziz okur, bu anlattıklarım kuru bilgiler değildir. Bu ülkeye musallat edilen bir örgütün kırk yıldır bu ülkede neler yaptığını gördünüz ve yaşadınız. Hem ben burada sadece klasik bir terör örgütü yapılanmasından bahsediyorum. Bir de FETÖ gibi devlete sızarak devlet içinde devletleşen örgütler var. Habis emellerini devletin imkânlarını devlete karşı kullanarak gerçekleştirmek isteyen bu tip örgütler, devletle açık şekilde savaşan örgütlerden daha tehlikelidirler.
Sevgili okur, şu gerçek üzerinde uzlaşalım: Teröre maruz kalan bir devlet, büyük bir devlet olamaz. Büyük devlet nedir? Üzerinde habis emelleri olanların kendine karşı vekil araçlar kullanmaya cesaret edememesi demektir. Neden cesaret edemezler? Bedeli ağır olur da onun için…
Dostlar, Türkiye büyük bir devlet olmasın diye başına örülen çorapları, bilmem anlatmaya gerek var mı? Bu ülke terörün her çeşidini gördü: İç isyanlar, askerî vesayetler, ne idüğü belirsiz sağ ve sol örgütler, FETÖ ve PKK gibi yapılar… Yüz yaşındaki Türkiye, yüz yıldır bunlarla uğraşmak zorunda kaldı. Gerçek anlamda terör tünelinden ne zaman çıkmaya başladık? 15 Temmuz 2016 tarihindeki menhus FETÖ darbesini bertaraf ettikten sonra…
Aziz okur, ülkemizi sarmalayan ekonomik ve sosyal buhranlar, terörün faturasıdır. Bir düşünelim, dış güçlerin vekâlet aracı olarak kullandıkları teröre bedel ödemediğimiz bir yılımız var mıdır? İşte terör tünelinden çıkışın adı olan “15 Temmuz Ruhu” bu açıdan çok önemlidir. O gün bu millet, sadece bir darbeye mâni olmadı, kılcal damarlarına kadar sızmış olan sinsi bir vesayet yapısını bertaraf ederek bir anlamda makûs talihini de yendi.
15 Temmuz’dan sonra yerli ve millî unsurların her hareketine takoz olan hain ve işbirlikçiler devlet kurumlarından temizlenince devlet gemisi kendi tabii rotasında yol almaya başladı. Bir terör yuvası olan Suriye’ye hayatî operasyonlar yaparak ülkeyi terörize eden PKK/YPG unsurlarını güneye doğru süpürdü ve Fırat’ın doğusunda bir bölgeye yığdı. Hendek olayları ile de kesintisiz bir mücadele ile PKK’yı ülke içinden silmeye başlayarak Kuzey Irak’taki Süleymaniye hattına kadar olan alanı temizledi.
PKK/YPG unsurlarını hararetle destekleyen tek ülke İsrail’dir
Türkiye 15 Temmuz’dan sonra savunma sanayiinde pek nadir görülen bir ivme yakalayarak kısa zamanda tarihî mirası ile uyumlu seyreden bir gelişimle bölgesel bir güç hâline geldi. Savunma sanayiindeki çağdaş teknolojilerin bir sonucu olarak PKK’yı sığındığı yerden başını çıkaramaz hâle getirerek tam anlamıyla çökertti. PKK’nın çöküşünde Türkiye’nin Suriye’de yaptığı operasyonlar ve Esed’i tasfiye eden güçlerle müşterek hareket etmesinin büyük payı vardır. Türkiye Esed rejimi yerine HTŞ’yi ikame edince ülkeyi denetimlerinde tutan Rusya ve İran’ı aynı anda tasfiye etmiş oldu.
Batı, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın kendi eşiğine dayanması nedeniyle denklem dışı kaldı ve güç ibresi de Türkiye karşısında etki üretecek seviyeden aşağıya düştü. ABD ise Çin tehdidi karşısında bölgeden çıkma seçenekleri üzerinde durmaya başladı. Onun bu konudaki en büyük engeli, ABD devlet yapısını ele geçirmiş olan İsrail’e müzahir yapıların karar mercilerinde yer almasıdır. Ancak buna rağmen ABD’nin hayatî çıkarları bölgeden çekilmeyi gerektirdiği için onun buradaki duruşu sembolik bir hâl almak zorundadır.
PKK/YPG unsurlarını bölgede hararetle destekleyen tek ülke vardır, o da İsrail’dir. İsrail bu vekil unsurlar üzerinden etki üretmeye çalıştıkça Türkiye de Gazze üzerinden etki üreterek cevap vermektedir. İsrail’in yapay solunumu ile PKK/YPG unsurlarının, ağırlığını Arap aşiretlerinin oluşturduğu topraklarda uzun süre tutunması mümkün değildir. Olaylara dıştan bakan tarafsız bir gözlemci, terör patronları için bir rapor yazsaydı, son cümlesi muhtemelen “Beyler, bu iş burada biter!” olurdu.
Bu cümleyi tarafsız bir gözlemci kurmadı ama terör örgütünü bizzat kuran adam, İmralı’da Türk istihbaratıyla görüşmelerinin sonunda bu gerçeği itiraf ederek uzlaşı teklif etti. İstihbarat uzmanları, sahadaki gerçek ile örgüt başının durum okumasının örtüştüğünü teyit ederek bu reel-politik durumu değerlendirmek gerektiğini karar vericilere rapor olarak sundular. Karar vericiler de bu durumu değerlendirerek atılması gereken adımları ve izlenmesi gereken yol haritasını, risk ve fırsatları da hesaba katarak değerlendirdiler. Bu süreci sahneye koyarak yönlendirecek aktör olarak da belli ki Bahçeli’ye bir rol biçtiler.
“Devlet Aklı”nın İmralı’yı son kertedeki çözüm merkezi olarak gördüğü anlaşılmaktadır
Bu iş için Bahçeli’nin sahne alması çok önemliydi. Zira PKK unsurları ile herhangi bir şekilde temas kurulmasına en keskin muhalefeti Bahçeli’nin partisi yapıyordu. Usta bir hatip olan Bahçeli’nin şok çıkışları bu işe en çok muhalif olan iki unsuru birden törpüledi. Bu bağlamda hem ülkücü kesimin hem de HDP’li kesimin uzlaşmazlık üzerine kurdukları argümanlar anlamsız hâle geldi ve korkulan direncin önü alınmış oldu. Ancak konuyu ihtiyatlı bir itidal ile karşılayanların da esas kitleyi oluşturdukları da bir gerçek. Şayet süreç başarılı bir provokasyona kurban edilirse bu ihtiyatlı kesimi elde tutmak ve sürecin sosyolojisini yönetmek çok zor olacaktır.
İşte, Türkiye siyasetinde Devlet Bahçeli’nin “Gerekirse alırım yanıma üç arkadaşımı, İmralı’ya ben giderim” çıkışı, ilk bakışta ani ve duygusal bir rest gibi görünse de, yakından bakıldığında hem iç güvenlik doktrini hem de ülke siyaseti ve bölgesel strateji bakımından çok katmanlı bir çıkıştır. Bahçeli, terörün tasfiyesi için sürecin asıl muhatabı ile doğrudan temas kurulmasının gerekliliğine vurgu yapmıştır. Bu noktada “Devlet Aklı”nın İmralı’yı son kertedeki çözüm merkezi olarak gördüğü anlaşılmaktadır.
Bahçeli’nin bizzat görüşmeye gitmeyi telaffuz etmesi, İmralı kartını bu kez, çözüm sürecindeki gibi sütre gerisinde iş pişiren aktörlerle değil, terörsüz Türkiye iradesinin ardında duran devlet ile muhatabının çözeceğine olan inancındandır. Bahçeli’nin bu çıkışının en belirgin tarafı, PKK sorununun artık yalnızca askerî operasyonlarla değil, bir tür kontrollü temasla tasfiye edileceğine vurgu yapmasıdır. Nitekim, “Komisyon karar alamazsa, herkes üç maymunu oynamakta ısrar ederse, alırım yanıma üç arkadaşımı İmralı’ya giderim” derken, hem siyâsî partilere hem de devlet içi odaklara “Süreci sürüncemede bırakmayın” uyarısı yapmaktadır.
Ancak bu söylemde 2013-2015 çözüm sürecinden farklı bir ton vardır: Bahçeli, “Terörsüz Türkiye hedefi devlet politikasıdır” diyerek sürecin geri dönüşü olmayan bir yol olduğunu açıkça belirtmektedir. Meseleye bu açıdan bakınca İmralı’ya gitme ihtimalini bir müzakere süreci değil, nihai tasfiye süreci olarak okumak mümkündür.
Kürt siyaseti ve PKK’nın iç dengeleri açısından bakıldığında bu hamle, İmralı’yı yeniden merkezîleştiren güçlü bir mesaj taşımaktadır. Yıllardır İmralı’dan PKK unsurlarına sağlıklı bir bilgi sızmaması, Irak ve Suriye’deki terör unsurlarının birbirlerine göre ağırlıklarını, belirsiz bir hâle getirmişti. Süreç içinde TBMM komisyonunun, sürecin asıl muhataplarından biriyle doğrudan teması ve MHP liderinin “Gerekirse ben giderim” resti, İmralı’yı yeniden muhatap kılma amacına yöneliktir.
Muhatap, DEM Parti, Kandil ya da üçüncü aktörler değil, İmralı’dır
Aziz okur, bu tavır, İmralı ile devlet arasında bir kanal açma tavrıdır. Böylelikle Ankara ile İmralı’nın Kandil hattı üzerindeki ideolojik ve psikolojik denetimi yeniden kurulacaktır. Diğer yandan İmralı’nın devre dışı kalması, örgüt içi liderlik tartışmalarını yeniden tetikler ve örgütü kontrol etmek isteyen devletlerin süreci sabote etme arzularını artırır. Bu açıdan bakıldığında Bahçeli’nin çıkışı, “Kürt meselesinde muhatap kimdir?” sorusuna net bir cevap verir: Muhatap, DEM Parti, Kandil ya da üçüncü aktörler değil, İmralı’dır. İmralı merkezli bir çözüm, büyük ihtimalle örgütü parçalayarak bölgesel uzantılarıyla birlikte Ankara’nın inşâ ettiği güvenlik mimarisine eklemlemek üzerine kurulmaktadır.
Bölgesel denklem ve uluslararası boyutta ise, İmralı hamlesi, Türkiye’nin Suriye ve Irak sahasında başkalarına kaptırdığı dosyayı, tekrar elde etme çabası olarak görülebilir. Bahçeli’nin konuşmasındaki terörsüz bölge vurgusu, İmralı’yı bir iç hukuk ve iç güvenlik meselesi olmaktan çıkarıp, Irak ve Suriye’deki yapıların geleceğine şekil verecek bir yön çiziyor.
Aziz okurlar, Türkiye, ABD ve diğer Batılı aktörlerin PYD/YPG ile kurduğu hattı kırmanın en güçlü psikolojik araçlarından birinin hâlâ İmralı olduğu kanaatindedir. İmralı üzerinden verilecek mesajlar, sahada “meşruiyet merkezini” ABD himayesinden alarak tekrar Türkiye merkezli bir siyasal çözüme taşıma amacına matuftur. Türkiye, güney sınırları boyunca kendisine karşı konumlanan yapıları parçalamak için hem sert güç hem de yumuşak güç kullanmak zorundadır. İmralı hamlesi, bu hibrit stratejinin psikolojik ayağı olarak kurulmuş gibi görünmektedir.
İç siyaset ve iktidar partisi açısından bu hamlenin bir başka yüzü de MHP’nin koalisyon içindeki kurucu ortaklık rolünü tahkim etmeye dönük boyutudur. MHP tabanı ve onun dışındaki milliyetçi- muhafazakâr kamuoyu için İmralı ile görüşme fikri ateşle oynamak gibidir. Bu nedenle Bahçeli’nin “Gerekirse alırım yanıma üç arkadaşımı, İmralı’ya ben giderim” resti, omuzundaki yükün ağırlığını göstermektedir. Onun “Terörsüz Türkiye hedefi, devlet politikasıdır, gemiler yakılmıştır” cümlelerinin arkasında kendi tabanını ikna çabası yatmaktadır. Bu tabanın söz konusu hamleyi bir taviz olarak değil de devlet kararlılığının son adımı olarak görmesi çok önemlidir. Nitekim son BETİMAR anketinde AK Parti ve MHP oylarının müşterek yükselişi, kamuoyu iknasının başarılmaya başlandığı şeklinde okunabilir.
Bahçeli’nin bu hamlesi aynı zamanda, yeni anayasa, yerel yönetimler, Suriye politikası ve ekonomi merkezli pazarlıklarda “Ben hâlâ birleştirici gücüm, siyâsî oyun kurup oynamada da mahirim” mesajıdır. Olaya bu şekilde bakınca İmralı resti, yalnızca İmralı sakinine değil, AK Parti’ye, CHP’ye ve DEM’e dönük bir iç politik mesajdır. Ancak bu işin bir “devlet politikası” olarak yürütüldüğü vurgusu böyle bir ihtimali devre dışı bırakmaktadır.
Bahçeli’nin İmralı çıkışı, Terörsüz Türkiye’nin psikolojik eşiğidir
Aziz okurlar, daha önceki bazı yazılarımda “PKK’nın silah bırakmasıyla Türkiye için doğabilecek fırsat alanları” başlığı altında çizdiğimiz stratejik çerçeveyle bu tabloyu birleştirdiğimizde, İmralı hamlesinin muhtemel üç sonuç üreteceğini öngörüyorum:
Birincisi: Kontrollü bir temasla İmralı üzerinden PKK’nın silah bırakmasının temin edilmesidir. Böylece Irak ve Suriye sahasında Türkiye’nin manevra alanı oldukça genişler ve İran- Irak- Suriye- Türkiye hattında yeni bir güvenlik mimarisi kurulur. Bu bapta Türkiye, hem içeride hem de dışarıda terör sonrası normalleşme söylemiyle yeni diplomatik ve ekonomik kulvarlar açabilir.
İkincisi: Sürecin siyâsî ve bürokratik dirençler nedeniyle tıkanması ihtimalidir. Bu durumda komisyon işlevsizleşir ve Bahçeli’nin resti de yüksek perdeden söylenmiş ama hayata geçmemiş parlak bir nutuk olarak kalır. Bu durumda hem MHP hem Cumhur İttifakı ve hem de Devlet Aklı açısından yeni bir “eksik kalmış süreç” travması zuhur eder. “Bu ülkede hiçbir şey sonuna kadar götürülemiyor” algısı yeniden güçlenir.
Üçüncüsü: Temasa rağmen sahada beklenen etkinin oluşmamasıdır. Bu durumda PKK parçalanarak farklı ad ve formlarda varlığını sürdürür ancak üzerinde İmralı’nın fazla bir tesiri kalmaz.
Bu üçüncü ihtimal, -sık sık işaret ettiğim- asimetrik güç boşlukları oluşturur. Böyle bir durumun zuhurunda Türkiye bazı sahalarda kazanırken, bazı yerlerde vekâlet savaşlarının daha parçalı hâle gelen unsurlarıyla mücadele etmek zorunda kalabilir.
Sonuç olarak Bahçeli’nin İmralı çıkışı, Terörsüz Türkiye’nin psikolojik eşiğidir. Bu eşik, sadece İmralı’ya gidip gitmemek meselesi değildir. Aksine Devlet’in bu meseleyi nasıl isimlendireceği ve PKK sonrası dönemi nasıl kurgulayacağıdır. Bu süreçte Türkiye’nin Suriye ve Irak sahasında kendisini yeniden nasıl konumlandıracağı ve milliyetçi tabanın bu dönüşümü hangi dil üzerinden benimseyeceği çok önemlidir. Bu nedenle İmralı hamlesini, Türkiye’nin “Türkiye Yüzyılı” eşiğinde, kendi güvenlik ve barış mimarisini kendisinin kurma girişimlerinden biri olarak okumak gerekir.
Aziz okurlar, meseleye sorduğumuz sorulara göre cevaplar alırız. Bu nedenle soru sormak çok önemlidir. Bu mesele için ne getirir ve ne götürür sorularını sorarak karamsar ve iyimser cevaplar alabiliriz. Ancak bir sürecin getireceği imkân ve fırsatların götüreceklerinden daha fazla olması önemlidir. Bendeniz bu sürecin götüreceklerini de göz önünde tutarak getireceklerinin daha fazla olacağı kanaatindeyim. Bu sürecin diğerlerinden en önemli farkı, Türkiye’nin bölgesel ve küresel ölçekte artan güç ve etkinliğidir. İşte bu güç ve etkinlik rüzgârını ardına alan Türkiye, kangren olmuş bu sorunu kendi iradesiyle kendi çözmek istemekte ve soruna hiçbir bozguncu unsuru yaklaştırmamaktadır.
Son söz: Neredeyse uluslararası bir sorun hâline gelen bir sorunu kendi irade ve kararınızla çözüyorsanız bu sizin gücünüzü gösterir. Bu iradeyi zaaf olarak algılamak bilmeden süreci bozmak isteyenlerin tuzağına düşmek demektir. Vesselam…



