BANA sorsalar “İnsanın Tanrı ve din karşısında ‘Acil Çıkış’ olarak kullandığı ne var?”diye, cevabım şu olur: “Değerleri/ ölçüleri/ sınırları Tanrı yerine ‘toplumsal sözleşme’ye yaslamak… Ve dinin hâkim olduğu alanda ‘özel hayat’ diye bir kurtarılmış bölge oluşturmak…”
Nitekim modernleşme, toplumların kendi aralarındaki sözleşme ile istedikleri değer, ölçü, sınır listesini değiştirebileceğini öngördü. Bir de “günah”ın başedilemez baskısını “özel hayat ve tercihleri” ile baypas etmek imkânı verdi.
İnsanoğlunun Tanrı karşısında geliştirdiği/ direnç göstergesi iki şey var: Şirk ve Seks.
Şirk, Tanrı’yı uzlaşmaya zorlama sanatı, seks ise Tanrı’nın hediyesini oyuncaklaştırma kurnazlığıdır.
Meselâ Tanrı’nın vekâletinin kendisinde olduğunu kurgulayan devlet iki konuda etkin ve operasyonel davranır: Dinî hayat ve özel hayat… O nedenle devlet iki konuda da “arşivci”dir. Yani dinî hayat ve özel hayat konusunda bilgi, belge, görüntü biriktirir. Zamanı geldiğinde düğmeye basar!
Devlet iki nedenle düğmeye basar: Adalet ve devletin kendini güncellemesi…
Eğer devlet adalet düğmesine basacaksa, odaklandığı konuyu takibe alır ve zamanı geldiğinde operasyon yapar. Topluma şu mesaj/ telkin verilir: Adaleti sağlayan bir devletiniz var!
Yok eğer devlet kendini güncellemek için düğmeye basacaksa, adaleti göz ardı etmez; ancak odağına almaz. Biriktirdiği arşivi/ hafızayı kendisini güncellemek için kullanır. Kuşkusuz hangi konuda güncelleme yapacaksa odağını baştan belirlemek ve taşları ona göre dizmesi icab eder.
Toplumun, devletin bu iki özelliği/ gücü ile kurduğu ilişki biçimine yakından baktığımızda bir tablo ile karşılaşırız: Toplum kendi içinde yaşadığı yaygın hâllerin örtülü olarak serbest olmasını talep eder.
Örneğin, toplum seks konusundaki tercihlerinin takipte olmasını, deşifre edilmesini istemez. Ancak zorunlu hâllerde devletin “bir örnek” olarak özellikle zengin veya ünlüler arasından birini seçip operasyon yapmasını ve bu operasyondan devletin maksadını gerçekleştirmesini yadsımaz. Hatta aynı hâller kendisinde yaygın bile olsa, söz konusu örneklemeyi gündem yapar ve devleti destekler. Biraz keskin gelebilir anacak bir gerçekliği ifade eder: İnsanoğlu (halk ölçeğinde), şirk ve seks konusunda ikircikli karakterdedir.
Halkın “özel hayat” ve “seks tercihi” gibi sosyalleşme spotlarında ikircikli huyunu “ahlâk” ve “adalet” etiketiyle fetişleştirdiğini gözlemliyoruz. Hatta “Yakalanan düşünsün!” veya “Adamın varsa, örter; geçersin!” cesareti (!) söz konusu alanlarda halkın devletiyle buluştuğu kaçamaklardandır.
Bu bağlamda Habertürk kanalından Fenerbahçe kulübüne uzanan uyuşturucu- seks kolajlı operasyona yönelik çözümlemede şu soru, kritik bir analiz ayracı olacaktır: Operasyon adalet için mi yoksa Devlet’in belirlediği bir konuda kendini güncellemesi mi?
Devlet, genelde toplumun adalet talebi baskın olduğunda veya halk Devlet’in görmezlikten gelmesini istediği hâlleri abarttığında adalet için düğmeye basar. Habertürk merkezli başlayan ve çeşitlenen operasyonun “adalet” için düğmeye basıldığı izleniminden uzak olduğunu düşünenlerdenim. Dolayısıyla operasyonun bir “güncelleme” olduğunu öngörmekteyim.
Peki Devlet, bu operasyonla neyi güncellemeyi hedeflemektedir?
Şahsî gözlemim şu yöndedir: Türkiye “Terörsüz Türkiye” gibi oldukça stratejik ve risk heybesi dolu bir yola girdi. Bu kadrajda “iç cephe”yi güncellemek durumunda. İç cephe ise çift dikişli güncellenir: Çatışma konularını sessizleştirmek ve “onarmayan muhalefet” türlerini kodeslemek! Fakat bu operasyonun parolası “seks” olursa, güncellemenin yan etkilerini göze almak gerek.
Örneğin, muhalefet ısrarla “Sosyal çürüme bu iktidar döneminde oldu!” diye onca yıldır tempo tutmuşsa, halk aslında çürümenin içeriden olduğunu bilmesine rağmen, muhalefet üzerinden iktidara şantaj yapar. İronik bir durumdur: Habertürk programcısı ve daha sonra genel yayın yönetmeni olan Mehmet Akif Ersoy uzun zamandır kendisini muhalif mahallenin kiracısı olarak lanse ederken, söz konusu operasyona muhatap olunca, muhalefet kendi sosyal çürümesini gözden uzak tutmak için “İktidarın prensi, muhafazakâr mahallenin gururu, uyuşturucu-seks operasyonunun merkezinde!” diye salvo yapıyor.
Magazin dünyasının medya adresleri de uyuşturucu ve seks ilişkilerinin neredeyse zengin ve ünlülerin sosyalleşme oyuncağı olduğunu bilmesine rağmen, sanki bir “arınma çağrısı” var da onlar da sorumluluk duygusuyla çağrıya eşlik ediyorlar. Zaten sosyal medya ortamının bu konulardaki ikircikli tutumu ayrı bir kepazelik üzere. Dolayısıyla toplum uyuşturucu-seks konusunda adalet peşinde değil! O nedenle daha çok bir çeşit toplumun kendini vaftizlemek için çabası var veya günah çıkarmak için papaz rolü verdiği operasyonlara ihtiyacı var ve Devlet de bu papaz rolünü oynuyor.
Şimdi eğer bu operasyonlar bir “güncelleme” üzere yol alıyorsa ve “iç cephe”ye ayar vermeye matufsa, o zaman “Terörsüz Türkiye” yol haritasıyla söz konusu operasyon arasında bir maksat akrabalığının olması icab eder.
Gezi olayından bu yana özellikle sanatçıların sosyal medya ağı üzerinden, gazeteci, yorumcu, sunucu tayfanın gündemleştirme üzerinden ve spor kulüplerinde özellikle taraftarların tribün hareketleri üzerinden iktidara yönelik örgütlü kara propagandalarını hatırlarsak ve tüm bunların iç cepheyi zafiyete uğratmakla sonuçlanacak bir içerikte olduğunu unutmazsak, o zaman söz konusu operasyonun güncelleme odağı da netleşmiş olacaktır.
Bu arada söz konusu güncellemenin bazen “ahtapot hareketi” kodlu olduğunu görüyor, “çoklu sonuç” elde etmeye matuf olduğunu gözlemliyoruz. Yani dallanıp budaklanması bilerek sağlanıyor. Ancak bu çeşitlendirmede “altyazı” işlevi gören bir tutumla da karşılaşıyoruz: Sanıkların ifadelerinin eş zamanlı servis edilmesi…
Hatta ifadelerin içinden seçilen cümlelerle adeta “halkta infial” diyeceğimiz tablonun oluşması için seçici davranılmakta. Özellikle seks-şantaj ilişkisi gerekçelendirirken, pornografik/erotik cümleler özellikle servis ediliyor. Neden?
Kuşkusuz bunun cevabı çok net: İtibarsızlaştırma! Yani suç-ceza denklemiyle yetinmemek… Sanığı sadece devletin adaletine değil bir de halkın polemiğine/ hıncına teslim etmek!
Şu sorular akla gelebilir: Devlet kendi vatandaşına şantaj yapar mı? Kendi vatandaşını itibarsızlaştırır mı? Suçluyu tekrar toplumun içine dönemeyecek mahcubiyette boğar mı? Kazanmak yerine kaybetmeyi artı sayacak keskinliğinde vatandaşını gözden çıkarır mı?
Bu sorular, oldukça zor sorular… Kuşkusuz verilen örneklere rastlamak mümkün. Ancak Devletin tıyneti ve tarzı içinde bunlar olmamalıdır. Fakat bir vatandaş, sanatçı, medyacı, politikacı, sporcu kisvesiyle Devlet’i unutarak hatta Devlet’in itibarıyla oynayarak Devlet’i atlattığını sanarak ve de bir politik operasyon grubu içinde yer alırsa, Devlet’e başka seçenek bırakmamış olur.
Bir de “çirkin” bir durumu olumlamayacak halkın, politik gerekçelerle, işi/ olayı rakibine, sevmediğine ihale etmek gibi bir huyu var. Hatta “Kim daha kirli?” çetelesi tutan çevrelerin ürettiği kirlilik de olayın ayrı bir yüzü.
Dolayısıyla Devlet’in adalet için düğmeye basmasıyla, bir güncelleme ihtiyacı sebebiyle düğmeye basması arasındaki başlangıç-sonuç farkını gözetmemizde yarar var. Değilse, bir bakmışsınız uyuşturucu- seks odaklı şantaj-montaj örgütü ile kamunun parasını iç edenlerin arasındaki ilişki sadece gece hayatı ile sınırlı değil, gündüz mesaisinde de bir yolsuzluk akranlığı vardır!
Devlet, güncelleme düğmesine basmaya görsün! Kimler kime eklenir belli olmaz!



