HAYIR, bu yazımızda bantlanan kameralardan, çorbadan, kamera bantlanarak korunan lider itibarından, otellerde yapılan “top secret” görüşmelerden, bu görüşmelere gidip gelen bavullardan, bu bavulların içindeki “şeyleri” perdelemek için ortaya atılan jammer yalanından, jammer’ın ne işe yaradığından, Özgür Özel’e atılan tokattan, tokadı atan saldırganın CHP ile bağından ve Erdoğan aleyhindeki sokak röportajından ve hatta bu tokat öncesi saldırgan ile Sezgin Tanrıkulu’nun ayaküstü görüşüp tokalaşmasından ve hatta Tanrıkulu’nun bu saldırı sonrası ortaya attığı “Osmanlı evladı” yalanından, Özel’in Erdoğan’dan çok CHP’nin geçmişini vurmaya matuf Mussolini benzetmesinden ve dahi muhalefet kanadında devam edegelen ve artık sonu gelmeyen Hint dizilerine dönen saçma sapan ipe sapa gelmez gündemlerinden filan bahsetmeyeceğim.
Bıktım… Vallahi bıktım… Billahi bıktım…
Türkiye’nin çok daha önemli gündemleri var. Ülkemizde tarihin kodları yeniden yazılıyor şu günlerde ve bizler buna şahitlik ediyoruz. Bu gündemi ve ülkemize yansımalarını değerlendirmeyi ıskalamamamız gerekiyor.
Muhalefetimiz ve muhalif kardeşlerimiz PKK’nın kendisini feshetmesinden ve silah bırakmasından neden bu kadar üzgünler ki?
40, 45 yıllık başımıza tebelleş olan terör belası, örgütün kendisini feshetmesi ve silah bıraktığını açıklamasıyla nihayet son buldu. Ve bugünü yaşayan bizler, sadece Türkiye için değil, tüm bölge ve hatta Avrupa’yı etkileyecek olan bu tarih kırılmasına dünya gözüyle şahitlik ediyoruz.
Lakin yaşanan bu kırılmadan, muhalefet ve muhalif kardeşlerimizle aynı şeyi anlamadığımız da bir vakıa. Maatteessüf…
Hepimizin malumudur ki, PKK yıllardır arkasına uluslararası vampirlerin desteğini almış, bu destekle büyümüş ve bu destekle bugünlere kadar gelebilmiş, terör tarihinin en alçak ve eli en kanlı örgütüdür. Aslında örgütüydü…
Böyle bir örgüt, mecbur kalmadıkça ve kendisine hareket alanı ve imkânı gördüğü müddetçe asla ve kat’a silah bırakmaz, kendisini feshetmez. PKK bu noktaya geldi ise mutlak şekilde yenildiği, hareket ve eylem kabiliyetini tamamen kaybettiği içindir.
Türkiye, PKK ile birlikte aslında örgüte her türlü nakit, araç, gereç, silah ve mühimmat desteği sağlayan ABD’yi, istihbarat desteği sağlayan İsrail’i, terörle mücadelede kendilerinden aldığımız silahları kullanmamızı istemeyen ve patlayıcılar ve mayınlar konusunda örgüte desteğini eksik etmeyen Avrupa ülkelerini, Türkiye’ye karşı örgütle eşgüdüm içinde çalışan Esad’ı ve eski Suriye yönetimini, konu terör olunca yüzlerce yıllık millî ve mezhebî husumetleri ile üç maymunu oynayan ve gerektiğinde örgüte can suyu veren İran’ı, ülkesindeki kamplarda bu teröristlerin eğitimlerini sağlayan Yunanistan’ı, velhasıl yedi düveli yenmiş, dize getirmiştir…
Söylemesi kolay…
Bu durumdan üzgün olması gerekenler ABD, İsrail başta olmakla beraber Almanya, Belçika, Baltık ülkeleri, Yunanistan, İran, Esad filan olmalı; lakin bu listeye sürpriz şekilde girmeyi başaran ve hatta kor gibi yanan yürekleri ile listenin ilk sıralarını zorlayan bir muhalefetimiz var. Anlaşılması zor gerçekten.
Maalesef uzunca bir süredir toplum olarak aynı şeylere sevinmeyi ve aynı şeylere üzülmeyi unutmuş durumdayız. Böylesi bir günde bile muhalefetimiz ve muhalif kardeşlerimiz kendilerine üzülecek bir şeyler bulabiliyorlar.
Benzer durumları Karadeniz’de doğalgaz ve Gabar’da petrol bulunca, İHA’larımız, SİHA’larımız ve hatta KAAN’ın başarılı test uçuşlarında da yaşamıştık. TCG ANADOLU başlı başına bir üzüntü kaynağı olmuştu hatta.
Ve hatta bu paranteze, Türkiye’nin Olimpiyat Oyunları’nı Tokyo’ya -hem de sadece bir oy ile- kaptırdığında, muhalif kardeşlerimizin paraya kıyıp davul zurna, çalgı çengi tutup Taksim’de yaptıkları kutlamaları da dahil etmekte fayda var. Bu liste uzar gider ve bu listeden başlı başına bir yazı daha çıkar.
Peki, muhalefetimiz ve muhalif kardeşlerimiz PKK’nın kendisini feshetmesinden ve silah bırakmasından neden bu kadar üzgünler ki? Kulak verelim bakalım, anlamaya çalışalım birlikte.
Türkiye 40-45 yıldır terör yüzünden -dile kolay- 2 trilyon dolarını toprağa gömmüş. Bu rakam maddî kayıpların alt alta toplanmasından oluşuyor sadece.
Bu listeye, kaybettiğimiz yaklaşık 50 bin canın, yüz binlerce yaralımızın ve bunların Türkiye’nin geleceğine katkılarını kaybetmek suretiyle oluşan dolaylı kayıplarımızı ve o parayı yatırımlara harcamış olsaydık sağlayacağı getirileri dahil ettiğimizi düşününüz bir de.
Tablo bu kadar sade ve netken, bir Türk (!) evladı neden üzülür ki?

Halihazırda Suriye’de yönetimi devralan yeni hükümet bu konuda tamamen Türkiye ile paralel hareket ediyor. Örgüt uzantılarının burada uzun süre barınabilmelerinin imkânı kalmamıştır. Kendileri bu sürece dahil olup gönüllü şekilde silahlarını teslim etmezlerse Türkiye gereğini yapacağını açıklamıştır.
Örneklememizi ilkokul ikinci sınıf seviyesinde yapacağız
Bu empati faslına başlamazdan evvel basit bir örnekleme yapalım dostlar. Muhalefet kanadının önemli filozoflarından Dilruba Kayserilioğlu’nun dediği gibi “beyni emcüklenmiş geri zekâlılar” ve yine muhalefetin çok mühim kanaat önderlerinden İbn-i Bidonî Hazretleri Yılmaz Özdil’in tanımlamasıyla “bidon kafalılar” olduğumuz için derdimizi anlatmakta güçlük çekiyor olabiliriz.
O yüzden örneklememizi ilkokul ikinci sınıf seviyesinde yapacağız. Sonuçta mevzuu anlatmaya çalıştığımız kitle de siyah önlükler giyip, kolalı yakalar takarak hep bir ağızdan Andımız’ı okuyan kazık kadar ultra-laik amcalar, teyzeler ve onların “Zıpla, zıpla, zıplamayan Tayyip’tir” temposuyla zıp zıp zıplayan ultra zeki evlatları. Ultra “değişik” bir kitle yani.
Güvenlik güçlerimiz bir çeteyi suçüstü yakalamış, çevresini kuşatmış diyelim. Hatta biraz daha somutlaştıralım örneğimizi. Meselâ 15 Temmuz günü Erdoğan’a suikasta teşebbüs eden, başaramayan ve günün sonunda menfezde saklanan FETÖ’cü çete olsun bu çete.
Güvenlik güçlerimiz menfezi kuşatıyorlar ve içeri sesleniyorlar: “Çevreniz sarıldı. Silahları bırakın ve teslim olun!”
Silahlı çete de silahlarını bırakıp teslim oluyorlar. Örneğimiz bu kadar. Şimdi bu örnek üzerinden muhalif kardeşlerimizi üzüntüden üzüntüye gark eden itirazlarına kulak verelim…
Sevsinler sizin “müzakere”nizi!
Diyorlar ki “Terörle mücadele edilir, müzakere edilmez”. Bak bak bak…
“Müzakere” dedikleri şey, verdiğimiz örnekteki güvenlik güçlerimizin menfezin içine doğru “Çevreniz sarıldı. Silahları bırakın ve teslim olun!” diye bağırmasından ibaret haddizatında, daha fazlası değil.
Bu konuda hem Erdoğan, hem de Hakan Fidan terör örgütüne son çağrının yapıldığını, silah bırakmazlarsa gereğinin yapılacağını açık açık ve defaatle söyledi mi? Evet, söyledi.
Kaldı ki özellikle son on yılda mücadelenin kralı yapıldı terörle. İHA ve SİHA’larla terör örgütü mensupları kafalarını mağaralarından çıkaramaz hâle geldiler. Önce yurt içinde, ardından sınır bölgelerimizde eylem yapabilme kabiliyetlerini tamamen kaybettiler.
Hatta sınırımızdan 200-300 kilometre derinlerde yapılan nokta operasyonlarla örgütün üst düzey sözde yöneticileri birer ikişer keklik gibi avlandılar.
İçinde örgüt mensupları olduğu istihbaratı alınan bir ABD helikopterini bile gözümüzü kırpmadan indirdik.
Güney sınırımızda yaptığımız seri operasyonlarla, sınırımız boyunca kurulmaya çalışılan terör devleti planlarını yerle yeksan ettik.
Hangi mücadeleden geri durmuşuz acaba? Bu mücadeleler yapılmamış olsaydı, örgüt silah bırakma ve teslim olma noktasına gelir miydi?
“Terörle mücadele edilir, müzakere edilmez” diye beylik laflar eden bu kardeşlerimiz de “Kent Uzlaşısı” diye diye terörün siyâsî kanadı ile kapalı kapılar ardında pazarlıklar yapan, kazandığı belediyelere teröristleri dolduran, sınır ötesi harekatlarımız oylanırken Meclis’te “hayır” oyu kullanan, “Ne işimiz var Irak’ta, Suriye’de?” diye farklı uzuvlarını yırtan, terörün belini kıran İHA ve SİHA’larımızı bir türlü içselleştiremeyen ve bunlara “dokunacaklarını” açık açık söyleyen bir siyâsî oluşuma ve onun adaylarına ayıla bayıla ve hatta “kuzu kuzu” gidip oylarını veren bir kitle. Sevsinler sizin “müzakere”nizi!
Böyle bir kitleyle mücadele etmek, terörle mücadele etmekten -inanınız- çok daha zor.
Kitle böyle bir kitle. Ne verirseniz sorgulamadan alıyor, yiyor, hazmediyor. Afiyet olsun!
Diyesiler ki: “Gizli pazarlıklar mı yapıldı? Terör örgütüne hangi tavizler verildi? Öcalan’ı içeriden çıkaracaklar.”
Yukarıda ismi geçen İbn-i Bidonî Hazretleri, zamanında şöyle bir şeyler söylemişti, hâlâ kayıtları internette mevcut: “Halk TV izleyen, Sözcü okuyan CHP seçmeni sanıyor ki AKP öldü bitti, yüzde 60-70 ile geliyoruz. Uçuyoruz, kaçıyoruz. Sonra da her seferinde büyük hayal kırıklığına uğruyor. Halk TV, Sözcü vatandaşı kandırıyor.”
Gerçi kendisi de şimdi Sözcü’de yazıyor ama olsundu. Şimdi bu görevi bile isteye kendisi yapıyor.
Evet, örgüte verilen ve kimsenin bilmediği bu “çok gizli” tavizleri bir tek Halk TV, KRT, Tele1, Sözcü ve Cumhuriyet biliyor.
Ya da her zaman yaptıklarını yapıp kitleyi sürece karşı kışkırtıyorlar, yalanlarla dolduruyorlar yine.
Örneğimize dönelim tekrar. Çevresi kuşatılan, kaçacak yeri olmayan ve teslim olmak zorunda kalan o menfez çetesi teslim alınırken güvenlik güçleri ne taviz vermiştir acaba?
Mesela “Cemaate boğazda yalı vereceğiz, pek muhterem hoca efendiniz de bu yalıda mutlu mesut yaşayacak, sizleri de krallar gibi yaşatacağız” filan demişler midir? Saçma mı geldi? Saçma zaten.
Ama Halk TV izleyicisi, Sözcü gazetesi okuyucusu için hiç de saçma değil bu iddialar. Yeter ki takip ettiği TV’ler, gazeteler, yorumcular, yazarlar böyle bir şeyler söylemiş olsun. Kitle böyle bir kitle. Ne verirseniz sorgulamadan alıyor, yiyor, hazmediyor. Afiyet olsun!
Haddizatında içlerinden birisi söyledi diye restorasyon halindeki Kız Kulesi’nin çalındığına, yok edildiğine inanabilen, bu gerzekçe tiviti yüzbinlerce kez beğenip “re-tivit” eden bir kitle bu!
Haydi devlete ve devlet görevlilerine inanmıyorsunuz, ölmeden önce Sırrı Süreyya Önder (ki kendisi Gezi’de sizlerle birlikte idi) yeminler ederek bir pazarlık olmadığını söyledi. Ona da mı inanmıyorsunuz arkadaş?

“Rusya ile Ukrayna bir gün barış anlaşmasını İstanbul’da imzalayacaklar. O masa da Türkiye’de kurulacak…” demiştik. Öyle de oldu elhamdülillah. Türkiye artık sadece bölgesel bir güç değil, küresel bir güçtür de aynı zamanda.
Bunlar bugüne kadar Devlet’in resmî açıklamalarından ziyade, Kandil’in açıklamalarına kulak kabartmadılar mı?
Terör örgütünün bildirisinde Lozan, Mozan bir şeyler geçiyormuş da, bu bildiri Türkiye’nin tapusu olan Lozan’ı çöpe atıyormuş, Türkiye’ye Sevr dayatılıyormuş… Bak sen!
Hatta İbn-i Bidonî Hazretleri yanmakta olan oturma organının acısıyla attığı tivitinde “Türkiye Cumhuriyeti Devleti şu an itibarıyla devlet olma özelliğini yitirmiş durumda”dedi, iyi mi!? Sanırsınız silah bırakan taraf Türkiye Cumhuriyeti! Hatta o tivitinden bugüne kadar içinde Lozan geçmeyen tek tiviti bile yok hazretlerinin.
Yukarıdaki örneğimize dönelim tekrar. Mazgal çetesi yakalandı, teslim alındı, ceplerinden de bir bildiri çıktı diyelim. Ya da ne bileyim, içlerinden birisi teslim alındıkları esnada slogan filan attı. Bildiri veya sloganda “Hoca Efendi gelecek, hepinizi mahvedecek, ülke bizim olacak, ülkeyi cemaat ve pek muhterem hoca efendimiz yönetecek” mealinden bir şeyler var.
Eee? “So what?”
Çok da tın yani… PKK’nın bahsi geçen bildirisini bir kez olsun açıp okumak gereği duymadım. Zerre kadar umurumda da değil zaten. Ama görüyorum ki bu metni ziyadesiyle önemseyen birileri var. Bunlar bugüne kadar Devlet’in resmî açıklamalarından ziyade, Kandil’in açıklamalarına kulak kabartmadılar mı? Devletin resmî organlarından daha fazla örgütün bildirilerine inanmadılar mı? Bu duruma da şaşırmıyorum o yüzden.
Velev ki haklılar ve PKK’nın bildirisinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kodlarına uygun olmayan ifadeler var. Ve hatta daha da ileri gideyim, bu bildiride Lozan reddediliyor, Sevr dayatılıyor ve örgüt Türkiye topraklarında bir “Kürdistan” kurma taleplerini ifade ediyor olsun.
Devlet de sanki örgüt istedi diye bu bildirinin altına hemen kaşesini vuracak, imzasını atacak, tüm ifadeleri kabul edecek, tüm talepleri yerine getirecek… Oldu canım!
Mazgaldan çıkarken o çete elemanının sloganları ne kadar kayda değer ise, bu bildiri de bizim için o kadar kayda değerdir. Kervan yürüyor mu, ben ona bakarım arkadaş.
Bu bildiri, örneğimizdeki menfez farelerinin teslim olurken kuyruğu dik tutmaya çalışmaktan öteye geçmeyen ve zerre ehemmiyeti bulunmayan, kimseyi de bağlamayan tek taraflı sloganlardan daha öte bir şey değildir. Net!
Biz örgütün en güçlü olduğu zamanda bile kibrit çöpü kadar talebini kabul etmemişiz; tamamen yok olduğu, sıfırlandığı ve silahlarını teslim ettiğinde mi kabul edeceğiz? Buna kim inanır? Kadir İnanır, bir de İbn-i Bidonî, Sözcü ve Halk TV takipçileri…
CHP’nin çelenkleri şehit cenazelerinde neden paçavra gibi kırılıp yerlere atılıyordu?
“Şehitlerimize, gazilerimize bu yapılır mıymış?”
Bir müstafi Tümamiralimiz var. İsmi Cihat Yaycı. Bu güruhun başını da sanırım kendisi çekiyor. Şehitler ve gazilerimiz üzerinden popülist ve hatta şovenist söylemlerle vatandaşın sinir uçlarına çalışıyor, süreci zehirliyor, fay hatlarını tetikliyor ve sinsice toplumu kutuplaştırıyor.
Neymiş yaptığımız acaba? Örgütü tamamen bitirip, silahlarını bırakacakları noktaya getirmek mi?
Yine örneğimize dönelim mi? Mazgaldaki çete üyeleri silahlarını bırakıyor, teslim alınıyorlar, biz de diyoruz ki, “15 Temmuz’da verdiğimiz 251 şehide bunlar yapılır mı?”
Ne yapılmış arkadaş? Şehitlerimiz, gazilerimiz ve onlarla birlikte mücadele vermiş ama o makamlara ulaşamamış binlerce insanımız sayesinde teröre ve yedi düvele diz çöktürmüşüz.
Bundan en çok şehitlerimiz ve gazilerimiz mutluluk duyar, iftihar eder. “Döktüğüm kanım ve verdiğim canım boşa gitmedi, heba olmadı. Biz kazandık. Hedefimize ulaştık. Terörü bitirdik!” diye düşünür. Boşa mı gitseydi bu mücadele, kırk sene daha mı devam etseydi bu terör illeti? Bunu mu istiyordunuz bayım? (Gerçi bu soruma verecekleri cevabı da az çok bilmiyor değilim.)
Şehitlerimiz ve gazilerimiz sizler için bu kadar değerliydi madem, hanginiz şehit cenazesinde gevşek gevşek, kikir kikir gülen, şerefli Türk Ordusu’na “Satılmış” diyen Ali Mahir Başarır’a ilaç niyetine bir tek kelime ettiniz arkadaş?
Terörist cenazesinde göz yaşları döken SİHA Sezgin’e, Gamze İlgezdi’ye bir lafınız oldu mu mesela? Bunlar sizin oylarınız sayesinde vekil oldu, biliyorsunuz değil mi?
Önceki Genel Başkanınız şehit cenazesinde neden yumruklanmıştı, hiç düşündünüz mü? Bir gün teröristin, öbür gün de şehitlerin cenazesine katıldığı için olabilir mi canım? Kızılay Meydanı’nı kana bulayan teröriste “kızcağız”, hendekler kazıp 800 askerimizi şehit eden teröristlere “bu arkadaşlar” diye hitap eden kimdi, hatırlayabildiniz mi acaba? CHP’nin çelenkleri şehit cenazelerinde neden paçavra gibi kırılıp yerlere atılıyordu? Bunları bir düşün istersen ha, ne dersin?
Daha sayayım mı? Şehit ve gaziler konusuna hiç girmeyelim, zararlı çıkarsınız.
Terör örgütünün diğer uzantılarını 2 bin 500 yıllık Devlet Aklı unuttu yahut bilmiyor da bir tek siz biliyorsunuz, öyle mi?
“Sadece PKK silah bıraktığını açıklıyor. YPG, PYD, SDG ne olacak?” Kimi kandırıyormuşuz ki?
Hani “Bize mi saldıracak?” diye sorduğunuz PYD mi? Hani “Biz terör örgütü olarak görmüyoruz. Onlar bölgelerini savunan silahlı bir oluşum” dediğiniz YPG mi yoksa?
Ya da “Elimizde YPG’nin terör örgütü olduğuna dair bir istihbarat yok” dediğiniz örgütten mi bahsediyoruz canım?
Bunlar terör örgütü değilse nedir sizdeki bu telaş? Yoksa bir aydınlanma mı yaşadınız son birkaç gün içerisinde?
Terör örgütünün diğer uzantılarını 2 bin 500 yıllık Devlet Aklı unuttu yahut bilmiyor da bir tek siz biliyorsunuz, öyle mi?
Örneğimize başvuralım yine zıp zıp kardeşlerimiz için. 15 Temmuz’dan sonra FETÖ’ye nasıl çöktüysek, onun uzantıları olan gazetelerine, televizyonlarına, dershanelerine, okullarına, diğer müesseselerine de öyle çöktük. Ha, bunları yaparken de bu gazete ve televizyonların önünde FETÖ’cülerle birlikte yine CHP milletvekilleri nöbet bekliyordu. Hatırladınız mı?
Bu konuda da hem Erdoğan hem de Fidan gayet açık ve anlaşılır bir şekilde açıklama yaptı, sürecin örgütün tüm uzantılarını kapsadığını ve sınır ötesindeki tüm uzantıları için de sürecin takipçisi olacaklarını ifade ettiler. Muhalif kardeşlerimizin takip ettiği ve beslendiği haber kaynakları bu açıklamaları vermediği, bilakis kitlelerine ters ve olumsuz gündem pompaladığı için muhalif kardeşlerimiz bunlardan haberdar olmayabilirler. Anlayışlı olmak lazım belki de.
Halihazırda Suriye’de yönetimi devralan yeni hükümet bu konuda tamamen Türkiye ile paralel hareket ediyor. Örgüt uzantılarının burada uzun süre barınabilmelerinin imkânı kalmamıştır. Kendileri bu sürece dahil olup gönüllü şekilde silahlarını teslim etmezlerse Türkiye gereğini yapacağını açıklamıştır. Bu konuda Devletimizin şakası olmadığını yaşayıp göreceğiz.
Irak tarafındaki yönetimle de Türkiye eşgüdüm ve fikir birliği içerisindedir. Sık sık yaptığımız sınır ötesi operasyonlar ve sınırımızdan 300 kilometre ötede avladığımız üst düzey teröristler Irak yönetiminin bilgisi ve iş birliği dahilindedir.
Benim tek endişem ve şüphem, örgütün İran tarafında kalan PJAK yapılanmasıdır. Bu konuda İran’a zerre kadar güvenmiyor ve İran’ın sonuna kadar PJAK’ı destekleyeceğine ve koruyacağına inanıyorum. Ama Türkiye böyle bir süreci başlattıysa, gerektiği gibi İran tarafını çözmeye yönelik stratejiler de geliştirmiştir. Hiç şüphem yok. Bekleyip göreceğiz…
Silahı kullanmıyor olmanız sizin silahsız olduğunuz anlamına gelmez
“2002’de terör bitmişti zaten” diyorlar bir de. Valla mı?
Biz 20 küsur senedir neyle uğraşıyorduk o zaman kuzum? Dağda ve saldırmaya hazır silahlı 50 bin teröristi bulunan bir örgüt için “Bitmişti” demek de ne bileyim, saflık veya cahillik değilse komikliktir o zaman.
En fazla “Eylem yapmıyorlardı” diyebiliriz öyle değil mi? Peki neden eylem yapmıyorlardı?
Buna da bir örnek verelim. Arkadaşınızla yürüyüş yapıyorsunuz ve yanınızdan vahşi ırktan bir köpeğini gezdiren biri geçiyor. Arkadaşınız size “Adamın köpeği ölüydü” diyor. Geriye dönüp bakıyorsunuz, köpek canlı ve yürümeye devam ediyor.
“Yoo” diyorsunuz, “Köpek canlı”. Arkadaşınız cevap veriyor: “Köpek canlı olsa saldırırdı.”
Örnek bu kadar basit ve net! O köpekli adama saldırmaya kalktığınız an o vahşi köpek “canlanır”, etinizden et koparır.
PKK’nın tasmasının ABD ve İsrail’in elinde olduğunu hepimiz biliyoruz. 2002’de o köpek bize saldırmadıysa, sadece buna gerek olmadığı içindir. Ülkede her şey ABD’nin ve İsrail’in istediği gibi gittiği içindir. Bir silahınız varsa gerekmedikçe kullanmazsınız, öyle değil mi? Silahı kullanmıyor olmanız sizin silahsız olduğunuz anlamına gelmez.
2002 öncesi Türkiye’sinin nasıl da ABD ve İsrail’in istediği bir Türkiye olduğunu bir bu kadar yazıyla anlatabilirim.
Şartlar 2002’de değişti, 1 Mart tezkeresi ile ABD’ye hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı mesajı verildi ve muhalif kardeşlerimizin o “Bitmişti” dedikleri terör bir anda hokus pokusla yeniden yoktan var oldu. Ne tuhaf bir masal oldu değil mi?
Dağda 50-60 bin eli silahlı terörist varken terör bitmezdi, bitmemişti de zaten. Terör bittiyse işte şimdi bitti.
Et-tekrârü ahsen, velev kâne yüz seksen
Biliyorum, örnekler çok basit oldu ama yapacak bir şey yok dostlar. Mevlâna “Anlattıkların karşıdakinin anladıkları kadardır” demiş. Kız Kulesi’nin çalındığına inanan o zıp zıp kitle için örnekleme seviyemizi düşürmek zorunda kaldık biraz. Yoksa biz de biliyoruz akademik tarzda yazılar yazmayı. Maksat, hizmet yerini bulsun, ayakları alışsın.
Velhasıl, PKK silah bıraktı diye Fatih Altaylı’sından Yılmaz Özdil’ine, Özlem Gürses’inden Uğur Dündar’ına, Ayşenur Arslan’ından İsmail Saymaz’ına kadar büyük ve pandemiye dönüşen bir yanık vakası mevcut. Yanık kremi satışlarında ciddi patlama varmış ve üretici firmalar siparişlere yetişemiyorlarmış. Kesin bilgi, yayalım inşallah.
Hatta sivrinin biri (gözlerimle görmesem, kulaklarımla duymasam inanmazdım) şöyle diyor çektiği videoda: “PKK silah bıraktıysa bize faydası ne bunun? Sokakta ben savaşmıyorum ki sokağa çıkıp. Sıradan Ahmet Efendi’nin hayatına faydası ne?” diye sual ediyor Bahar Feyzan nam idiot.
Gel de sen bu kafaya terör için harcanan 2 trilyon dolar ile yapılabilecek yolları, köprüleri, fabrikaları, okulları, hastaneleri, iki yahut üç katına çıkabilecek kişi başına düşen millî geliri, bir o kadar artabilecek asgari ücreti yahut emekli maaşlarını anlat!
Tekrar olacak ama “Et-tekrârü ahsen, velev kâne yüz seksen (*)”. Bu kafa ile mücadele etmek, terörle mücadele etmekten çok ama çok daha zor.
***
Gönül isterdi ki ülkemizde esen diplomasi rüzgârından da biraz bahsedelim ama bize ayrılan vuruş sayımızı fazlasıyla doldurduk.
Bu bahsi de bir sonraki yazıya bırakıp, sadece şunu söyleyerek bitirelim: Yıllardır bu köşede “Bölgemizde Türkiye’nin olmadığı, olur vermediği yahut Türkiye’ye rağmen bir masa kurulamaz. Kurulsa da kalıcı olmaz. O masa devrilmeye mahkumdur…” demiştik.
Hatta “Rusya ile Ukrayna bir gün barış anlaşmasını İstanbul’da imzalayacaklar. O masa da Türkiye’de kurulacak…” demiştik. Öyle de oldu elhamdülillah. Türkiye artık sadece bölgesel bir güç değil, küresel bir güçtür de aynı zamanda. Bu da muhalefetimiz için bir başka kötü haberimiz olsun.
Kalınız sağlıcakla efendim.
-------------------------
(*) Tekrar etmek güzeldir, 180 kere de olsa!



