Tekamülse derdimiz, acımızı sahiplenmeliyiz

Hani, acının somut göstergesi olan, gözden süzülen, içimizdeki yangının bir nebze olsun hararetini alan damlacıklar vardır ya… İşte o damlaların oluşmasına neden olacak kaynağı bulup oraya sondaj vurduğumuzda belki canımız çok acıyacak. Fakat ağlamanın arınma mâbedinde gözyaşıyla yıkandığımızda ruhumuzun üzerine atılmış ne kadar ölü toprağı varsa önce ondan arınıp kendi (öz)gürlüğ(ümüze) ve özgünlüğümüze kavuşmakla kalmayıp kalplerimizde bir atacak.

“CAN dediğimiz yaşam simgesinin bedenimizde belli bir yeri yoktur. Ancak bedenimizin bir yeri ağrıyınca can, orada kendini gösterir.” 


İşte bu nedenden dolayı “acı” denilince ilk fiziksel hissedilen ağrılar gelir aklımıza. Sağlımızı, olumsuz yönde etkileyen fizyolojik ve psikolojik hasarlar neticesinde, zaman zaman canımızı, kalp, baş, mide ya da karnımız da hissettiğimiz olmuştur.  


“Can” bu… Hem tatlı, hem kıymetli, dayanamaz ıstıraba. Ağrıyı dindirecek, şifaya vesile olacak hekimlerin kapısını tıklatırız anında. Bazen de önemsemeyip ağrı kesicilerle acıyı geçiştirmeye çalışırız. Fakat etkisi kısa sürdüğü gibi zamanında tedavi edilmediği için de istenmeyen sonuçlara mahal verebilir.  Örneğin herhangi bir analjezik ilaç, diş ağrısındaki acının yitimine vesile olurken, arka planda ağrıya neden olan enfeksiyonun büyümesine de neden olur.  


Yukarıda bahsettiğim anlatı, fizyolojik bağlamda hissedilen, ağrı, acı, sancı gibi durumlarda verdiğimiz tepkiler ve arayışlar, doğru ya da doğru zannettiğimiz kanallarda karşılaşabileceğimiz olumlu/ olumsuz olasılıklardı. 


Bu durumu bir de ruhsal ve sosyolojik açıdan da değerlendirelim mi? Hastalar, hastalıklar, tedaviye dair hangi kapının eşiğinde duruyoruz, ne tür çareler üretiyoruz? Bu hususta iki çeşit hastalıktan söz etmek mümkün. Bunlardan biri acıyı, ruhen, kalben, aklen iliklerine kadar duyumsayanlar. Diğeri ise acıyı/ kederi hatta sevinci bile algılama becerisini kaybedenler. Birinci şıktaki hastalar diğer hastaların durumundan rahatsızlık duyup rahatını bozanlar. Peki ya diğerleri? Nasıl bir salgından etkilenip hasta oldular, nasıl bir tedaviye maruz kalıp bu denli hissizleştirildiler? Oysa acı değil miydi Yakup’a Yusuf’u bulduran, Yusuf’u mısıra hükümdar kılan… 


Acı kime uğrar, acıyı nasıl hissederiz, ölçüsü/ miktarı var mıdır? Biliriz elbet “acının” tek uğrak yerinin insan kalbi olduğunu. Yüreğinde merhameti olan kimseleri sık sık ziyaret ettiğini. Onu ne kadar duyumsadığımıza dair bir acı ölçere de ihtiyacımız yok. Gözlerimizin dolduğu hatta taştığı, boğazımızın düğümlendiği, uykularımızın kaçtığı, iştahımızın kesildiği vakitlerde “acı” yüreğimizi mesken edinmiş demektir kendine. Ölçüsü ise aklımızın zonkladığı, kalbimizin sızladığı kadardır. 


Herkesin ölesiye birbirine benzediği, ben merkezciliğin ve narsizmin toplumun her hücresine zerk edildiği bir çağda varoluşunun eylemsel donukluğunu yaşamayan, kendi varlığının yanı sıra kâinat bahçesindeki canlı/ cansız yaratılmış tüm varlıkların varlığına fayda sağlama gayreti içerisinde olan kimselerin yakalanabileceği bir hastalık bu. 


Hastalık diyorum fakat insanı tüketen, yatağa düşüren, elinin kolunun takatini kesecek bir hastalıktan söz etmiyorum. Aksine bireyi, harekete geçiren, kalben, fikren, fiilen tepki göstermesine olanak sağlayan, insanın ve toplumun değişimine, gelişimine ön ayak olacak bir hastalıktan bahsediyorum.   


Nasıl ki vücut, tanımadığı bir virüs, bakteri ve enfeksiyon gibi patojenlerle karşılaşınca hasta olur ve hemen akabinde bağışıklık sistemi devreye girer; bizi hasta etmek isteyen mikroplarla savaşır ve güçlenir; tekrar onlardan biri saldırıya geçtiğinde ise düşmanı tanır. Ya savunmaya geçer ya da taarruza…  Eğer bu örnek üzerinden gidecek olursak hastalanmadan güçlenemeyiz. Acıyı hissetmeden, canımız acımadan da hasta olduğumuzu idrak edemeyiz.   


Peki böylesi bir derde yakalanırsak şayet hangi ağrı kesicileri, hangi alternatif ilaçları kullanacağız, hangi şifacının kapısını çalacağız biliyor muyuz? 


Bilmeliyiz, öylesi kritik bir nokta ki burası, bilmek zorundayız! Bilemezsek, çare üretemezsek, güçlenemezsek çürümeye mahkûm bir beden (toplum) olmaktan öte yolumuz yok. 


Her gün, her an, her dakika yeni bir trend, yeni bir akım ile ruhlarımıza damla damla verilen “narkoz”un etkisiyle düşünemeyen, üretemeyen, sadece tüketen; öznellikten ziyade nesnel varlıklara dönüştürülmeye çalışılan, aynalarda ve ekranlarda kendini seyreden, bu seyir hâli ile mutlu olan, teselli bulan bir toplum inşâ edilmeye çalışılıyor. 


Hem ülkemizi, hem dünyayı saran korkunç bir salgın var. Bu salgına  yakalananlarınsa en çok da kalbinde ve dimağında kötü huylu tümörler nüksediyor. (Hız, haz, tatmin, eşya, para, popülizm vb…) Bunlar kişinin akletme ve hareket yetisini kısıtlamakla kalmayıp, kişiyi dilediği gibi de şekillendiriyor. Düşünsel üretkenliğini tüketmekle beraber yalnızlığın gayya kuyusuna itiyor.  


Artık bağışıklık sistemimizin devreye geçme zamanı ve dahi değiştiremediğimizi düşündüğümüz şartları, normalleştirmekten ziyade yanlışları doğruya dönüştürecek bir gücü kuşanma vakti gelmedi mi? 


İlmin ve inancın iyileştirici ışığında hakikat, tutarlılık ve gerçeklik nüvelerini ele alıp önce kendimizden başlayarak dünyayı değiştirecek enerjiyi toplayıp, eyleme geçecek kudrete sahipliliğimiz yadsınamaz bir gerçek. Bu varsıllığımızı inkâr eden olacak olursa da tarih bizim en büyük delilimiz. Geçmişten günümüze gelen nice isimler, bulundukları zamanda kimi canını kanını, kimi terini, kimi gözyaşını dökerek değişimin ve oluşumun öncüsü olmuştur.  


Pusulamızı mı kaybettik, hangi yöne gideceğimizi mi bilmiyoruz? O vakit içimize bakalım!  Hem kalbimizi, hem aklımızı yoklayalım. Göreceksiniz işte o vakit, rota önce manevî coğrafyalarımıza doğru oluşacaktır. Eğer böylesi bir sorumluluk bilinciyle hareket edersek, elbette ki şifaya mazhar olacak kapılar açılacaktır. 


Kazandığımız zaferlerin, dindirdiğimiz acıların mükâfatını almaya giderken, ayet-i kerîmede geçen atların süvarisi, kuşkusuz ki biz olacağız. 


“Soluk soluğa süratle koşan, (koşarken ayaklarını) vurarak ateş çıkaran, sabah erkenden baskın yapan, orada tozu dumana katan ve düşman topluluğunun ortasına dalan atlara andolsun ki…” (Âdiyât Suresi) 


Unutulmamalı ki, “acı”, hakikatli olanı ve hakikat için çarpışan gönülleri hiç terk etmez. Yazımıza başlarken “‘Can’ dediğimiz yaşam simgesinin bedenimizde belli bir yeri yoktur. Ancak bedenimizin, bir yeri ağrıyınca ‘can’ orada kendini gösterir demiştik. İşte o acıyan canı/ yarayı sarıp sarmalayan, ona yeniden can katan canlardır acının göğsünde büyüyen, güçlenen ve yenilenen insan.  


“Acı”, içinde bulunduğumuz zamanı ve insanlığın nereye gittiğini anlamamız noktasında bize en çok yardımcı olacak duygudur; basamaktır, konaktır, duraktır… O basamağa çıktığımızda yükselir, o konakta konakladığımızda fark ederiz ve o durakta daha yüksek bir bilinç edinir, manzaranın bütününü görebiliriz.


“Mum erimezse ateş gülümsemez, yürek yanmazsa göz yaşarmaz.” (Mevlâna Celalettin Rumi) Hani, acının somut göstergesi olan, gözden süzülen, içimizdeki yangının bir nebze olsun hararetini alan damlacıklar vardır. İşte o damlaların oluşmasına neden olacak kaynağı bulup oraya sondaj vurduğumuzda belki canımız çok acıyacak. Fakat ağlamanın arınma mâbedinde gözyaşıyla yıkandığımızda ruhumuzun üzerine atılmış ne kadar ölü toprağı varsa önce ondan arınıp kendi (öz)gürlüğ(ümüze) ve özgünlüğümüze kavuşmakla kalmayıp kalplerimizde bir atacak.  


Unutmamalı! Acı olmayınca, tekâmül de olmuyor. Sağlıklı, dengeli, duyarlı, yapıcı bireylerden oluşan bir toplumun inşâsına katkıda bulunma gayreti, bizi böylesi nitelikli dertlere ve acılara müptela kılacaktır.