Tatil

Topluma hazır paket yerleştirilmiş algılardan biri olan tatil için aylarca beklemenin bedelidir esas yorgunluk. Esas yorgunluk, aynı kişi kalabilmektir. Farklı zamanlarda, farklı mekânlarda aynı kişi olarak kalmakta ısrar ediştir. Bu iki haftalık, olmadı bir aylık tatiller iyi gelse de rûha, ardından gelen ayrılık çabucak tüketecektir benliği.

YAŞAM nehrinde sürüklenmeye devam ederken bazen bir dal parçasına tutunup düşünmeye başlıyorum. Akıntıda neler gördüm, neler hissettim? Yaşarken yaşadıklarımı tahlil etme imkânı bulabildim mi?

Ben olmak kolaydı, lâkin beni açıklamak o kadar zor ki… Edindiğimiz bakış açısı ve hazır olan algılarımızla yaşamı kendi içsel yapımıza uygun olarak yorumluyoruz. Yalnız akıntı o kadar hızlı ve bunun farkında olmak için o kadar yavaşız ki kaçırdığımız çok şey oluyor. Hayatın anlamını, kendimizi, değerlerimizi, yaşayabileceğimiz çok farklı deneyimleri kaçırıyoruz. Bunun yerine otomatik pilota bağlanmış bir şekilde, aynı gün ve aynı benleri kopyala-yapıştır yaparak, içeriğine fazla dokunmadan “Tamam, bugünü de yaşamış sayıyorum. İmza: Dünkü ben” deyip yaşanmışlıklar kasasına bir gün daha atıyoruz.

Ne kadar üzüntü verici ki, kişinin, biriktirdiği yaşanmışlıkları kasadan çıkarıp da gerçekten ne biriktirdiğini görecek vakti yok. Çok meşgul herkes. Kendimizden emin bir şekilde dünü yaşamak, düne yeni bir şey katmadan ciddî ve etrafa bile bakacak vakti bulamayacak kadar meşgul şekilde ilerlemek biraz düşündürücü.

Şu hikâyeyi çok seviyorum:

Bal işleriyle uğraşan biri var. Diğeri de sirkecilikle… Bal işleriyle uğraşan kişi, işlerini kendinden emin bir şekilde yürütüyor. Bal üretim süreçleriyle yakından ilgileniyor, tıpkı aile ve çevre ilişkileri gibi. Yerinde, zamanında, doğru kişilerle uygun mâliyetlerde bir iş süreci… İş satışa geldiğinde, bal satışlarında sıkıntı olduğunu fark ediyor. Nerede yanlış yaptığını bilemiyor. Canını sıkan bir şey daha var. Sirke satışı yapan esnaf arkadaşının satışları oldukça iyi. Onun neyi farklı yaptığı hakkında bir fikriyse yok.

Sonunda tek çârenin sirkeciye gitmek olduğuna karar veriyor: “Kusura bakma arkadaşım, ben bal satıyorum ama satışlarım pekiyi değil. Sen sirke satıyorsun ve neredeyse benim satışlarımın iki katı… Bu işin hikmeti nedir?”

Sirkeci, “Bak arkadaşım!” diyor ve anlatıyor: “Farkındayım balının ne kadar kaliteli olduğunu ve işini ne kadar titizlikle takip ettiğini. Tek bir sorun var. Sürekli dışarı ile meşgul olmaktan içeriyi yani kendini unuttun. Elin bal satıyor ama yüzün sirke. Benim elim sirke satıyor ama yüzüm bal!”

Yaz aylarına geldiğimiz şu dönemde akla gelen ilk düşüncelerin başında tatil konusu geliyor. Okullar kapandı. Yıl boyu çalışıldı. Okula, işe gidildi. Evde anne yoruldu. Kısacası ev halkı iyi bir tatili hak etti. Şöyle deniz kenarı, yeşillikler içinde bir otel ve her şey dâhil iki hafta konaklama… Denize girmeli, canı ne zaman ve ne kadar isterse çeşit çeşit menüden istifade etmeli, saatlerce denize bakıp çıplak ayakla kumda yürürken bütün yılın yorgunluğu atılmalı ve enerji depolamalı… Ailece harika vakitler geçirilecek o özel iki haftalık süreçten döndükten sonra gerek aile fertleri, gerek çevreyle muhabbeti uzun süre edilebilmeli... İdi…

Bilmek güzeldir ama ne bildiğini ve bildiğinin kendisine katığını sorgulamak daha makbuldür. Gelin, tatil konusuna farklı bir açıdan yaklaşalım!

Farklı bir tatil

İmkânı olmalı, imkân verilmeli, sistemler öyle bir şekilde düzenlenmeli ki belli dönemlere belli amaçlar ile konuşlandırılmış bir tatil algısı olmasın. İki haftalık bir tatil için bütün bir seneyi yorucu olmakla değerlendirmek ve geçip giden zaman içinde pencereden baktığımız güzelliklerin en değerlisinin bir otelin penceresinden baktıklarımız olduğuna karar vermek ne derece doğru geliyor size?

“Tatil” kavramının içini ve dışını değiştirmek taraftarıyım. Gidebildiğimiz her yere gidelim, burası bizim kâinatımız; yıldızlara da gidelim. Tanıyalım, hem gözümüzü, hem rûhumuzu, hem bilişimizi tâzeleyelim. Yorgunluk atmak için, eğlenmek ve hoş vakit geçirmek için değil, yaşamın anlamını tadabilmek için yapalım bunları.

Düne bir fark katmak, bugüne değer vermektir. Tatil, benim için kendime vakit ayırmaktır. Birileri, bir şeyler beni rahatsız ettiği için ya da “Boş vakit buldum, bir şeyler yapayım” diyerek değil, kendim ve dünyam için yapabileceğim en değerli ve önemli şeyin kendimle baş başa kalmak, bu sayede kendimi açmak ve aşmak olduğu için…

Şu masmavi gökyüzü ve beyaz bulutlar, şu görkemli ağaçlar bile sıradan olmuşken, elbette deniz kenarı, orman önü bir dinlence bakımından daha iyi gelecektir insana. Benim içinse apartmanlar arasında kalan balkonumdan gökyüzünü her yeniden görüşüm ve idrak edişimde, orada yeniden doğuşumda, içinde kayboluşumda onlarca tatile bedel his ve düşünceler ağırlar beni.


Farklı bir ülkeye, eşsiz bir manzaraya sahip yerlere de gittim. Tek fark, farklı bir konumda yapılan dokunuşlardı ve elbette bu dokunuşlar gerekliydi. İnsan güzel bir yere gittiği, güzelliklerle sarmalandığı için kendini iyi hissedebilir; yalnız, olduğu her âna dokunup onu dönüştüren bir bilinçte beş yıldızlı bir ânı yaşayabilir her an.

Topluma hazır paket yerleştirilmiş algılardan biri olan tatil için aylarca beklemenin bedelidir esas yorgunluk. Esas yorgunluk, aynı kişi kalabilmektir. Farklı zamanlarda, farklı mekânlarda aynı kişi olarak kalmakta ısrar ediştir. Bu iki haftalık, olmadı bir aylık tatiller iyi gelse de rûha, ardından gelen ayrılık çabucak tüketecektir benliği.

“Çocuklarınıza Tutunun” kitabında (Dr. Gordon Neufeld ve Dr. Gabor Mate) şu şekilde bir konuşma geçer: “Arkadaşlarımla beraberken birbirimize hiçbir şey anlatmadan saatlerce konuşabiliyoruz.” Akran yönelimi konusundaki bu değerlendirme, toplumun yaşayış şeklinde de kendini gösterir. Hiçbir fark olmadan yıllarca aynı kişi olarak yürüyebiliyor insanlar. Ne dehşet verici bir durum! Bunun nedeni ya da suçlusu asla tek bir şey olamaz. Algılayış, yaşayış ve davranış biçimimiz tek başına ne bizim, ne bir başkasının suçu ya da hatâsı. Doğru ya da yanlış, suçlu ya da suçsuz aramak değil murâdımız, soru sormak, sorgulamak, beş duyuyla algılanmakta olan her şeyi okumaya çalışmak ve sonrasında bir süzgeçten geçirip kendi içimizi inşâ edebilmek adına uygulamaya dökmek. Okuyarak elde ettiğimiz şeyleri paylaşmak da diğer bir önemli husus…

Toplum olarak bireyin içsel inşâsını yeniden ele almaktan başka çâremiz yok. Bize en iyi gelecek tatil, toplum olarak bir araya gelerek geleceğimizi en güzel hâle getirecek adımları atmak ve bunun meyvelerini toplayan çocuklarımızı seyrederken yaşadığımız mutlulukla arkamıza yaslanmaktır.

Bizde olan, bizimle olana geçmekte; çocuklarımız, arkadaşlarımız, çevremiz bizi takip etmektedir. Yaşarken anlayışımızı, davranışlarımızı, düşünce ve bilgimizi etrafımıza saçarız. Muhakkak birileri bunları toplayıp kullanır. Bunlardan “tatil anlayışı” da toplumun ortak bir hareketi olmuş durumda. Çalışan ve okuyan kesimin belli dönem ve belli yerlerde yaparak geçirdiği takdirde olduğu sayılan şeye “tatil” demek zorundayız. Çalışan kesimin izin kullandığı diğer bir durum da başka şehirlerde olan akrabayı ya da köyünü senede bir kez olsun görebilme imkânı.

Değişim, dönüşüm ve ilerleyiş… Zaman ve mekânın hangi noktasında olursak olalım, kendimize ve içinde bulunduğumuz çevreye değer katmak, olanı değerlendirmek, insanı yücelten eylemlerdir. Kendini değerlendiren, çevresine değer katarak yaşamını ödüllendiren insanı alıp nereye koyarsanız koyun, yedi yıldızlı bir tatile çevirir dünyasını.

Bakışı değiştirmekle tatil anlayışını değiştirmek mümkün

Sevdiklerinize bir hediye vermek istiyorsanız bu yazıyı okutun. Dünden gelen her şeyi yarına devretmek zorunda değiliz. En azından bizden sonrakilerin bazı kavramlara olan bakışını değiştirebiliriz. Çocuklarımıza bütün bir okul döneminde baskı yapıp, “İyi çalış, yaz tatilinde seni güzel yerlere götürüp güzel hediyeler alacağım” diyerek geçmişten gelen algımızı aşılamayalım. Küçük bedenlerdeki büyük ışıltıyı azaltmayalım. Küçük bedenlerdeki bitmez tükenmez enerji ve mutluluğu, gözlerdeki o ışığı o çok bildiklerimizle çarçur etmeyelim.

Herkesin kendi doğrusu olabilir, “Şehrin tozundan, gürültüsünden, karmaşasından senede bir hafta bile olsa da kaçmayalım” da demiyorum. Dediğim şey, “Bir şeyden kaçmak, bir şeyden uzaklaşmak şeklinde bir tatil kavramımız olmasın” şeklinde. Şehrin tozundan uzaklaştığınız gibi, zihninizdeki toz ve karmaşadan da uzaklaşabiliyor musunuz? Şehrin havasından, trafiğinden uzaklaştığınız gibi, dünkü düşünce trafiğinden de uzaklaşabiliyor musunuz? O tatil yerindeki güzelim manzaralarda yaratılışın güzelliklerine şâhit olup da onları -tatil dönüşü bakış açınızla beraber- yanınızdan hiç ayrılmayacak şekilde taşıyabiliyor musunuz?

Tatil yerinde canınız istediği kadar farklı tatlardan bakmak ve değişik eğlencelere tanık olmakla beraber, tatilden okula, iş ya da ev hayatına dönerek bazı şeylerden mahrum kaldığınızı zihninizin duvarına tablo yaparak arada bakıp efkârlanıyor musunuz?

Dört, beş ya da yedi yıldızlı tatil hayâl edenlerden bir isteğim var: Gece yarısı gökyüzüne bir bakar mısınız, kaç yıldızlı bir yaşama doğdunuz?

Küçük birkaç tavsiye

İyi bir tatil için bazı tavsiyelerde bulunmak isterim. Valizinize alacağınız bazı şeyler ile tatiliniz çok daha verimli geçebilir. Farklı türde her bir kitap, yanınızda bulundurabileceğiniz en iyi arkadaştır. Bir defter ve o deftere yazabilecekleriniz; dün ile bugünün farkı, farklı olan yer ve zamanın kattıkları… Aile etkinliklerinde kullanabileceğiniz malzemelerse oyunlar, sanat malzemeleri, teleskop veya mikroskop, dergiler vesaire.

Günümüz dünyasında çok fazla uğraş var. Bu çeşitlilik zihne oldukça yük bindirmekte. Bu yükü azaltmak için elbette tatil yerleri en uygun noktalar olabilir. Düşünce trafiğini en aza indirirken beden ve rûh sağlığını arttırma imkânı vardır. Temiz havada bol bol nefes almak, yeşile saatlerce bakmak, denizde yüzerken başka bir boyuta geçerek enerjilenmek çok iyi gelebilir. Beden ve rûha iyi geldi diye yaşamın geri kalanını sıkıntılı algılamamak kaydıyla tabiî...

Deniz ve yeşille buluşan ve neşelenen gözleriniz, aile fertlerinin gözleriyle de buluşsun ve neşelensin. Doya doya bakın birbirinize. Dinleyin! Dinlemek, önem vermektir. Güzel bir mekândasınız, ailece bir masanın etrafındasınız ve size önem veriliyor. “Seni dinliyoruz, buyur!” deniliyor. O andan daha güzel ne olabilir?

Hoşuma giden bir söz var: “Hayatı içinde yaşa ve onu her yere taşı.” Olabilir, şu âna kadar bulamamış ya da olamamış olabiliriz. Gittiğiniz yerde bulabilir ya da olabilirsiniz. Yaşamın anlamını bulduğunuz anda onu içinize mühürleyin ve gittiğiniz her yere taşıyın. O hâlde tatilinizi her yere ve her ânınıza taşımaya çalışın.

Ortak çapta yaptığımız bir şey var; şehirlerin imarından şikâyet ederiz meselâ. Kutu kutu binaların iç içe geçtiği, ağaçların nefes almaya çalıştığı, topraktan arındırılmış, asfalt ve betona gömülmüş, doğanın tatil için uzaklara taşındığı yerlerde yaşadığımızdan bahsederiz. Şikâyet ederiz, tamam, ama haklı olsak da sormak gerekiyor: Biz nelerden uzaklaştık ki uzaklaştı güzellikler bizden? İçimizden neler koptu ki koptu nice değerler ve anlayışlar?

Bir tatile çıkalım, dinlenelim, uzaklardan dinleyelim yaşamı bu kez. Karmaşadan uzakta, anlamaya çalışalım olup biteni. Kendimize gelerek gelelim evimize.

Herkese gerçekten her hâliyle güzel geçecek bir tatil dilerim. Sağlıcakla kalın…