Taşrada sosyalleşmek: Anadolu kültüründe köy odası muhavereleri

İletişim vasıtalarının bu denli gelişmemiş olduğu bir dünyada köy odasında üretilen fikirler veya çözümler yerel, özgün ve orijinal idi. Ancak günümüz Anadolu’sunda köy nüfusları büyük oranda azalmış hatta bazıları tamamen metruk bir hâl almıştır. Dolayısıyla köy odaları da cismen varlığını sürdürmekle beraber eski fonksiyonunu yitirmiş durumdadır. Bu mekânların ihya edilebilmesi, sanal iletişimin köyleri dahi ikincil ilişkilere yönelttiği şu hengâmda gerçekçi bir yaklaşım olmasa da birlikte yaşama tecrübesini kentlerde devam ettirmek noktasında modern yaşam modeline uygun güncellemeler yapmak mümkün olabilir.

ÇOCUKLUĞUMUZUN köylerinde başköşesine kurulabilmeyi hayâl ettiğimiz âli mâkâm. İlk ictimai tecrübe atölyemiz… Köyün nabzı…

Her toplumda geleneğin geleceğe taşınmasına vesile olan sosyo-kültürel vasıtalar var olmuştur. Somut ve somut olmayan kültürel değerlerin devamlılığı bu vasıtalar ile sağlanabilmiştir. Anadolu kültürünün taşıyıcı unsurlarının başında gelen Köy Odası da bu cümledendir. Bölgeden bölgeye adlandırma farklılıkları olsa da çoğunlukla köy odaları olarak bilinen bu mekânlar yakın zamanlara kadar taşra kültürünün kuyulandığı ve neşvünema bulduğu özgün ocaklar mahiyetindeydi. Sosyo-kültürel tarihimizde mühim bir yer tutan bu mekânlar aynı zamanda taşrada halka açık yegâne kamusal mekânlardı. 

Yazımızda, köy odalarının ortaya çıkmasındaki siyasal ve sosyolojik nedenlerden ziyade,yaklaşık yarım asır evvel Orta Anadolu’nun gündelik yaşamında bu mekânların fonksiyonunu ve onun şekillendirdiği hatıralar çerçevesinde köy yaşamına dair müşahedemizi paylaşacağız.  

“Bir çay olsa da içsek!”

Serttir Orta Anadolu iklimi. Çok sıcaktır, aynı zamanda çok soğuk... Yaz; hasat kuşağıdır, su akarken testiyi doldurma, sert kışlara hazırlanma çağıdır bu coğrafyada. Çünkü leylekler çoktan gitmiş, kurtlar kuşlar yuvasına çekilmiş olacaktır yakında taze baharlar ümidiyle. Karakış gelip çatacak, beyaz sayfası açılacaktır Anadolu’nun. Bu devinime tabiat gibi insan da ram olup curcunalı yaz yaşamından sükûnet haletine bürünecektir. Hem tarımsal işlerin sona ermiş olması hem de iklim koşullarının vakti dışarıda geçirmeye müsait olmayışı nedeniyle kapalı mekânların gündelik yaşamdaki yeri de ön plana çıkacaktır.

Baskın eril kültürün hâkim olduğu Anadolu’da, özellikle kış mevsiminde erkek nüfusun gündelik yaşamında köy odası ağırlıklı bir yer tutardı. Bazı köylerde imece usulü ile köyün ortak mülkiyeti olarak inşâ edilen bu odalar bazılarında ise muteber, varlıklı bir köy sakini tarafından açılarak hizmete sunulurdu. Bu şahıslar eski muhtar, mevcut muhtar gibi idareciler ya da köyün hatırı sayılır şahısları olurdu genelde. Bazı köylerde birden fazla köy odası da bulunurdu. 

Köy ahalisi arasında, hangi odanın tercih edileceğinin nedenleri değişkenlik gösterirdi. Kimine göre evine yakın olması, kimine göre arkadaşlarının müdavimi olması ve kimine göre de fikri yakınlık duyduğu insanların bulunması oda tercihini belirlerdi. Elbette çay ikramının olması ve odanın bir radyoya sahip olması da tercihlerde belirleyici unsur olurdu. Zira o dönemin derin yoksunluk şartlarında her hanede bulunması zor olan çay içmenin, unutulan tatları hatırlamanın bir yolu da çay sunan bir köy odasının müdavimi olmaktı. Yoksulluk ve yoksunluğun iç içe geçtiği o günün şartlarında çay ve şeker nadir hanelerde bulunan, ancak ağır misafirlerin faydalanabildiği bir nimetti. “Bir çay olsa da içsek!” iç çekmeleri her hanede şahit olunan sohbetlerin sıradan bir cümlesiydi. Şekerin tadını vermese de bu yoksunluğun çoğunlukla pekmez ile telafi edilmesi Anadolu irfanının yaşam pratiğine yansıyan bir ışığıydı.  

Toplumların aydınlatılmasında ve medeniyet terakkisinde iletişim başat unsurlardandır. Bu noktada köy odası, fonksiyonu itibarıyla çağımızın birçok iletişim vasıtasının da bileşkesiydi adeta. Haberden siyasete, müzikten oyuna kadar toplumsal konuların paylaşıldığı bu mekânlar köyün tiyatrosu, televizyonu, kamuoyu niteliğini haizdi. Geleneksel kapalı mekân oyunları, damat eğlenceleri, Alkızı anlatıları, Dede Korkut hikâyeleri, bayramlaşma, taziye gibi her türden dinî ve folklorik unsur burada icra edilir, şekillenir ve kazanımlar bu vesileyle kadınlara, çocuklara yayılırdı.

İmeceler, yol yapımı, köye içme suyu getirilmesi, ekim dikim işlerinin planlanması gibi köye dair her türlü idarî ve ekonomik konunun görüşüldüğü köy odaları bir bakıma resmî olmayan halk eğitim merkezi işlevi de görürdü. Bu nitelikleriyle köyün atan nabzıydı. 


Topluma yansıyan müspet ve menfi bütün katkılarıyla Anadolu’nun kültür ocakları olan köy odalarıtaşra kültürünün korunması ve sonraki nesillere organik aktarımı noktasında paha biçilemez bir vazife görmüştür.


Bu düzen, cemiyette dayanışma ruhunun pekişmesine, aile yaşantısında ve köy hayatında tabii bir nizamın oluşmasına katkı sağlardı

Genelde giriş kapısı doğrudan dışarıya açılan tek gözlü geniş bir odadan ibaret olan köy odası, çoğunlukla sahibinin hanesine yakın ya da bitişik şekilde olurdu. Duvarları tavus kuşu veya geyik tasviri temalı dokuma halılar, illâki üzerinde bir ayet veya zülfikâr yer alan çerçeveler süslerdi. Duvarın yüksekçe bir köşesine çivi ile asılmış 14 numara gaz lambası oda sahibinin varidatının göstergesiydi. Zira gaz almak için bir hafta önceden petrol istasyonuna bırakılan bidona sıra gelip de en azından yarısına kadar doldurtma imkânı elde edilmişse ne büyük saadetti. 

Âlicenap oda sahibinin şanına bu “aydınlanma” mekânına en yüksek aydınlatan gaz lambası yaraşırdı. Zira hanelerde genellikle 7 numara gaz lambası yakılırdı. Oda sahibi ya da odaya erken gelen müdavim bir köy sakini tarafından lambaya gazyağı doldurulup isli şişesi silindikten sonra lamba yakılarak kısık derecede bekletilir, kalabalığın artmasıyla lambanın aydınlatma derecesi de yükseltilirdi. Odanın sobası da çoğunlukla yine erken gelen gönüllü tarafından yakılırdı. Zira gönüllülük ve cömertlik esasıyla teşkilatlanmış olan Türk-İslâm toplum yapısında köy odası, Kur’ân kursu ve cami gibi mekânların gündelik işlerinin gönüllülük esasına göre yürütülmesi kadim bir gelenekti. Bazen de oda işlerinin düzenli yürütülmesi için nöbet esası uygulanırdı. Önemli dinî günlerde genellikle köy odası camideki ibadetten sonra açılırdı.

Duvar kenarları boyunca odanın her tarafını kuşatan tahta sedirler üzerinde epey gün görmüş minderler ve el dokuma berdi yastıklar her gün yeni hikâyelerin şahidi olmaya hazır olurdu. Odanın ortasına kurulmuş teneke sobanın yanakları, içerisinde yanan meşe odununun şiddetinden kızarır da dile gelip çatlayacağım diyemezdi. Ve sakinler birer birer odayı teşrif ederlerdi. Odada yaş ve itibara duyulan hürmetle doğal bir hiyerarşik statü oluşur, herkes yerini bilirdi. Her yaştan sakini ağırlayan odanın en küçük müdavimleri su dağıtmak gibi mühim bir vazife yüklenerek hem ilk ictimai stajını yapar hem de odada öğrendikleriyle zihnini doldurarak başköşeye oturacağı günler için sırasını beklerdi. Bu düzen, cemiyette dayanışma ruhunun pekişmesine, aile yaşantısında ve köy hayatında tabii bir nizamın oluşmasına katkı sağlardı. 

Oda sahibi, çoğunlukla odanın doğal başkanı olarak görülürdü, tıpkı çocukluğumuzda top sahibinin takımın doğal üyesi olması gibi. Köye gelen misafirleri ağırlamanın oda sahibine köylü nezdinde kazandırdığı itibar paha biçilemezdi. Köye gelen bir aşığın oda sahibinin oğluna öğrettiği bizim bilmediğimiz bir türkü ya da misafir bir çerçinin oda sahibinin oğluna verdiği hediyenin kazandırdığı statü, akranları arasında onu doğal başkan yapmaya kâfi gelirdi. 

Oda müdavimleri arasında bir konu üzerine iddiaya girilmesi sık yaşanan bir durumdu. İddiayı kaybedenin en muteber ikramı şüphesiz bisküvi ve lokum olurdu. Adeta bir standart hâline gelmiş olan “bir kasa lokum, bir kilo bisküvisine” klişesi hiç değişmezdi. İddia büyükse bazen “bir kat elbisesine” nidaları da işitilirdi. İddiayı kaybeden kişi, birkaç yandaşıyla karanlık ve çamurlu sokaklardan geçip köpekleri savuşturarak köy bakkalına ulaşır, hemen bitişiğindeki evinden çağrılan bakkal sahibi talebi karşılayarak tekrar evine dönerdi. Şehir kokusu sinmiş yegâne mekân olan köy bakkalının rayihası sarardı çevreyi. Oda sakinleri lokum ve bisküviyi dört gözle beklerdi. İki bisküvi arasına sıkıştırılan sade lokumu iştahla yerken, muhtemelen çok az tatmış olduğu bu cömert ikramdan nasiplenen çocukların damağında kalırdı tadı.

Radyo, köy odasının cezbedici unsurlarının başında gelen apayrı bir dünya idi

Radyo dönemin en gelişmiş iletişim vasıtası olup her evde bulunan bir cihaz değildi. Henüz elektriğin teşrif etmediği köy hayatında, radyo belki birkaç hanede bulunurdu ki bunların başında muhtar, aile fertlerinden birisi yurt dışında olan haneler ve köy odası açabilecek imkâna sahip şahıslar yer alırdı. Radyo, köy odasının cezbedici unsurlarının başında gelen apayrı bir dünya idi. “Iradıyo/n” idi köylünün dilinde fakat yaygın adlandırmasıyla “yalancı” idi. Neden böyle denirdi? Radyonun verdiği birkaç günlük hava tahminlerinin bazen tutmaması üzerine ahali radyoya böyle bir yakıştırma yapmış, bu tabir dile yerleşmişti. “Yalancı dedi ki” diye başlayan bir ifadede kimse radyodan başka bir şeyi anlamazdı. “Yalancı yağacak dedi emme böğün yine yağmadı” cümlesi çok sık duyulan sözlerdendi.    

Oda sohbetlerinde gündem genelde hayatın olağan akışı içerisindeki gelişmelere dair doğaçlama şekilde gelişirdi. Oda sahibi ya da hatırı sayılır zatların dışında odanın tek hâkimi ve baş hatibi radyo idi. O dönem neslinin hafızalarına adeta nakşolmuş olanTürkiye Radyoları’nın program giriş müziğinin (cingıl) üç kere tekrarının ardından spikerin resmî ve tok sesiyle “haberleri veriyoruz” nidası işitilirdi. Odada “şişt” nidasıyla sağlanan otokontrolü ve sessizliği sadece zorunlu öksürükler kesebilirdi, bir de haberlere kulak kesilen insanların işittikleri şeyler üzerine “cık cık cık” çekişleri… 

Haberlerden hemen sonra bu defa başka bir cingıl ile öncekinden farklı bir bölüme geçildiği anlaşılırdı. Hava durumu başladığında odadaki ortam sesi de yükselirdi. Çünkü beklenen sıcak havaların ve baharın müjdesinin verilmesine çok vakit vardı nasılsa. Üstelik ahali nezdinde “yalancı”ydı zaten.  

Akabindeki cingıl ile başlayan bölüm, oda sakinlerinin türlü diyalektik çabasına ve meseleyi anlama gayretine dair “zor” bir bölümdü. Bu bölümün başında spiker her defasında belli belirsiz bir telaffuzla “por” mu diyordu yoksa “tor” mu, ne diyordu sahi? Büyükler anlayamadığına göre biz nasıl anlayabilirdik!? Meclistekilerin çoğunun müttefik olduğu tercüme ile “zor” diyordu spiker “zor”. Büyükler “zor” diye anladıklarına göre elbette ki bir mantığı da olacaktı bu kelimenin. Her defasında hazirundan biri “Bak, yine zor dedi” sözüyle müthiş bir buluş yapmışçasına tezini ispata koyulurdu. Ona göre, spiker dünya işlerinin ya da haberciliğin zor iş olduğunu beyan ediyordu. Epey sonraları idrak ettiğimiz üzere “spor” diyormuş aslında. Spikerin tam anlaşılamayan telaffuzu(!) radyoya dair köylü literatürüne “zor” kavramını da kazandırmış oluyordu böylece. Spor gibi boş(!) bir iştigal kaç kişinin malumuydu ki zaten. Bu yüzden “zor” bölümü başlayınca ya radyonun sesi kısılır ya da pilden tasarruf için tamamen kapatılırdı. İnsan bilmediği kavramı tahayyül edemezdi tabii. Ne de olsa “İnsanlar kelimelerle düşünür, konuşur ve anlaşırlar”.

Huşu içerisinde dinlenirdi bütün türküler

Artık bu “zor” kısmı savuşturduktan sonra odayı saran sükûnet ve simalarda beliren tebessüm, sanki muhataplar karşılarındaymışçasına oturuşlara çeki düzen verilmesi “Yurttan Sesler” konserinin başladığını müjdelerdi. Hakikaten de o insanların bu küçücük cihaza nasıl girebildiklerini, bizi görüp görmediklerini kurduğumuz çocuk meclislerinde uzun uzadıya tartışıp idrak etmeye çalıştığımız çok olurdu. Ta ki köye elektrik ve televizyon cihazı gelene kadar… Yurttan Sesler başlar da sanatçılardan türkü istememek olur muydu hiç! “Türkü tutmak” bu mühim etkinliğin en merak edilen kısmıydı. Acaba tuttuğu türkü hislerine tercüman olabilecek miydi? Herkes bu heyecanlı meşgalede gurbetteki oğulları, babaları veya akrabaları için sıradaki türküyü adama yarışına girerdi. İlki benim, üçüncü benim, beşinci benim nidalarının yükseldiği rastgele bir seçkiden sonra aradaki boşlukların da dolmasıyla doğal bir sıralama oluşurdu. Aynı türküyü birkaç kişinin tutmasında mahzur yoktu zira türkünün hitap edeceği çoğu yürek ortak hislerle çarpıyordu. Huşu içerisinde dinlenirdi bütün türküler. Kimine dertli, kimine neşeli, kimine halet-i ruhiyesine denk düşen parçalar çıkardı. Hâzirun bu tefe’ülden derin manalar fehmederek türkünün tam da içinden geçenleri bildiğine hükmederdi. Hep son sıradakilerin şanslı olduğunu düşünürdüm zira son parçalar hep neşeli olurdu nedense! Türkü tutma etkinliğinin bir faydası da köy odasında radyoda sık sık çalan türküleri ezberleyen büyüklerin bu türküleri hanelerine taşıyarak melodisiyle hane halkına öğretmesiydi. Daha önce başka yerde duymadığı türküleri bir bakıma sanatçı aile büyüğünün mahareti nispetinde ilk ağızdan öğrenirdi ev halkı.

Radyo tiyatrosundaki replikleri herkes zihin dekorunda farklı manzaralara yerleştirirdi. Oda ahalisinden televizyon görmüş olanların yaklaşımları daha rasyonel olurdu. “Kapıya vurdu sandınız ya, aslında önündeki masaya vurdu” ya da “Tokat attı sandınız ya aslında ellerini birbirine vurdu” tespitleri, meraklı kişiliğimde en son öğrenmek istediğim gerçeklerden olmuştu. 

Önceleri köy odası çerçevesinde şekillenen köyün bilgi ve bilinç düzeyinde dinî konular ayrıcalıklı bir yer tutardı. Köyde dinî ve kültürel malumata vakıf önde gelen şahıslar ahali nezdinde yanılmaz rehberlerdi. Onun bildiği ya da başka mecralardan öğrenerek köy odasında anlattığı dinî hikâyeler, kıssalar ve rivayetler soluksuz dinlenir ve dilden dile dolaşırdı. 

“Malumatsız tefekkür edilemez” hakikatinin örnekleri de sıkça yaşanırdı bu mekânlarda. Bilgiden ziyade mecaza anlam yüklenmesi, bazen düzeltilmesi yıllar alacak galatları doğururdu. Dinlediklerinden büyükler belki mutmain idiler ancak en fazla zihni karışanlar köydeki ilk mektep talebeleriydi. Zira mektepte kitaptan okuyup öğrendikleriyle köy odasında dinlediklerini aynı potada nasıl eriteceklerdi? Mektepte öğrendiği insanoğlunun Ay’a çıktığı bilgisini, “Ay ateştir, nurdur, ona insan çıkamaz, yakar” diye reddeden babasına nasıl söyleyebilirdi? Kitapta şekillerle anlatılmış olan ay tutulması olayını nasıl idrak edecekti? Bilakis bizzat şahit olduğu üzere, bir defasında köyde Ay’ın önüne zebaniler geçmiş, köylülerin havaya topluca silah atmasıyla zebani korkup biraz sonra Ay’ın önünden çekilmişti! Ya da yine köy odasında sıkça duyduğu üzere, zelzelenin “sarı öküzün boynuzunu sallaması sonucu yerin oynaması” olduğunu öğretmene nasıl anlatıp da kitaptaki yanlış bilgiyi düzelttirecekti!?   

İletişim vasıtalarının bu denli gelişmemiş olduğu bir dünyada köy odasında üretilen fikirler veya çözümler yerel, özgün ve orijinal idi

Köy odası muhavereleri böyle uzar gider…

Şimdi modern çağın kucağına doğmuş genç neslin anlamlı bulmakta zorlanabileceği bu nostaljik öykünme, onları büyüten nesli beslemiş bir pınardı. Bu mekânlar ve onunla özdeşleşmiş kültürel birikim, tarihin gelişim sürecinde teknolojinin imkânlarına teslim olmak zorunda kalmıştır. 

Kabul etmeliyiz ki topluma yansıyan müspet ve menfi bütün katkılarıyla Anadolu’nun kültür ocakları olan köy odalarıtaşra kültürünün korunması ve sonraki nesillere organik aktarımı noktasında paha biçilemez bir vazife görmüştür. Çağımızın birkaç inç alana sıkışmış ve sanallaşmış münasebet ortamıyla mukayese götürmeyecek bir kültürel gerçekliktir. Günümüzde aynı hane içerisindeki aile fertlerinin dahi yüz yüze konuşmak yerine elektronik ortamda mesajlaşmasına kadar indirgenmiş, uydurma bir dil ile sağlanan yapay münasebetler hem kent hem de taşra kültürünün devamlılığı açısından büyük tehlike arz etmektedir. En başta lisan kullanımının dejenere olmaya başlaması diğer bütün kültürel değerlerin de mevcudiyetini zedelemektedir. 

İletişim vasıtalarının bu denli gelişmemiş olduğu bir dünyada köy odasında üretilen fikirler veya çözümler yerel, özgün ve orijinal idi. Ancak günümüz Anadolu’sunda köy nüfusları büyük oranda azalmış hatta bazıları tamamen metruk bir hâl almıştır. Dolayısıyla köy odaları da cismen varlığını sürdürmekle beraber eski fonksiyonunu yitirmiş durumdadır. Bu mekânların ihya edilebilmesi, sanal iletişimin köyleri dahi ikincil ilişkilere yönelttiği şu hengâmda gerçekçi bir yaklaşım olmasa da birlikte yaşama tecrübesini kentlerde devam ettirmek noktasında modern yaşam modeline uygun güncellemeler yapmak mümkün olabilir.  

Bu konuda ümit verici adımların atıldığına da şahit olmaktayız. Bazı kentlerde sayıları artmaya devam eden mahalle konakları adeta köy yaşamının birincil münasebetlerini kente taşımakta ve mahalle kültürünün yaşatılması adına önemli bir rol üstlenmektedir.