Tarihin affetmeyen bir doğası vardır

Bir arada yaşayan farklı toplumlar için en tehlikeli an, en hassas kırılma noktası, birlikte yaşayabilme becerisini ve ortak bir gelecek kurma fikrinin kaybettikleri andır. Bu çok önemli bir eşiktir. Bu eşik aşıldıktan sonra bunun geri dönüşü olmaz. Bedende açılan yaralar iyileşir ama ruhlarda açılan yaralar iyileşmez. Dün öyle idi bugün de öyledir. Ve bu süreçlerde en büyük acıyı kendi komşusuna ihanet edenler çeker. Tarihin çok güçlü dersler çıkarılacak yönü vardır. Bir de affetmeyen bir doğası...

ON iki sene önce bir proje sebebi ile Yunanistan’a ziyaretimiz olmuştu. Orada kaldığımız beş gün süresince çoğunlukla Karadeniz bölgesinden mübadele ile giden Rumlar tarafından ağırlandık. Hayatımda ilk defa bir Rum görüyordum. Yüz yıl önce gitmiş olsalar dahi bir şekilde hep etrafımızda olan şu meşhur Rumlar… Hikâyelerimizde, yer adlarımızda, şakalarımızda, eğlencelerimizde, kızgınlığımızda, düşmanlığımızda, dilimizde olan Rumlar…  


Yunanistan’da çok iyi bir misafirperverlik gördük. Buna da çok şaşırmıştık. Bir ara onlara “Bize niye bu kadar candan davranıyorsunuz?” diye sordum. “Proje gereği Trabzon’a gelirken hem çok heyecanlı idik, hem de korkularımız vardı. Bizler Karadeniz (Pontus) hikâyeleri ile büyümüştük. Ama zamanında oradan düşmanca ayrıldığımız ve hatta kovulduğumuz gerçeği de vardı. Trabzon şehrinin çok milliyetçi bir yer olduğu da bize söylenmişti. Şimdi nasıl karşılanacağımızı bilmiyorduk. Hatta bize çok kötü davranacağınızı sanıyorduk. Ama hiç öyle olmadı. İyi davrandınız, öyle güzel ağırladınız ki bizi, çok mutlu olduk. Kendimizi size yakın hissettik. Şimdi biz de sizi mutlu etmeye çalışıyoruz…” diye cevap verdiler.


Bir kadın öğretmen vardı. Soyadını hiç teleffuz edemiyordum. Goulouglou gibi bir seslenişi vardı. Bir gün İstanbul Rum’u olan mihmandarımız vasıtasıyla soyadının ne anlama geldiğini sordum. Mihmandar gülerek, “Hocam, soyadını anlamadın ama Türkçedir, Güloğlu’dur” dedi. Çok şaşırdım, ondan sonra ona “Hemşerim Güloğlu” diye seslendim. 


Yerel yöneticileri, belediye başkanları bizleri kabul ettiler, ikramlarda bulundular. Çokça şakalaştık, horonlar oynadık. Yemekleri, tatlıları hep bizim buralardakiler gibi idi. Karadeniz mutfağını, kuymağı, lahanayı aynen onlar da biliyordu. Bizden farklı olarak çok içiyorlardı. Öğle, akşam her sofrada içki vardı. Azcık sarhoş olunca da sitemleri başlıyordu. O zaman içlerindeki belki biraz düşmanlığı ama çokça incinmişliği görüyorduk. Atatürk’e ve şu anki Cumhurbaşkanımıza çatmalarına alışmak zorunda kaldık. En çok tekrarladıkları ise, “Bizi oradan kovdunuz, orası vatanımızdı, biz buraya ait değildik, buradakiler de bizi kabul etmediler. Arada kaldık…” şeklindeki sitemleriydi. Onların bu hâllerine çok üzülürdüm. Hâlen daha üzülüyorum. 


Orada bir kasabayı ziyaretimiz sırasında ilginç bir olay da yaşamıştım. Kafiledeki arkadaşlarım elinde bir kâğıt bulunan 60 yaşlarında bir kadına beni işaret ediyorlardı. Kadın yanıma gelince ağladığını, göz yaşlarının belli ki bakımlı olan yüzünden aşağı aktığını ve göz yaşı ile makyajının karıştığını gördüm. Kâğıdı bana verdi, Yunanca bir şeyler söylüyordu ama ben anlamıyordum. Mihmandarımızı çağırdım. Söylediklerini tercüme etti. Bana verdiği notta adres olduğunu, buranın büyüklerinin ayrıldığı yer olduğunu, orada eski aile dostlarının, hısımlarının bulunduğunu, onlarla görüşmenin kendisine vasiyet edildiğini anlatıyordu. Adresi incelerlerken bizi nasıl bulduğunu sordum. Trabzon’dan Türklerin buralara geldiğinin konuşulduğunu duyar duymaz da koşup geldiğini söyledi. Adresteki bilgiler çok eski idi. İlçenin ismini söyledim. Ama diğer yerleri bilmiyordum. Kafile gidiyordu, kadına adresi iade ettim ve yanından ayrıldım. Hâli hâlen beni çok hüzünlendirir. 


Rumlar buradan götürdükleri her şeye çok iyi sahip çıkmışlar. Hatta bizden daha iyi. Kemençe, horon, yemekler, hatta folklorik giyim kuşam 100 yıl öncesi ile aynı idi. Anladığım kadarı ile Yunandan çok bize benziyorlardı. Bazen düşünüyor ve gitmeselerdi ne olurdu, diyorum. Sonra da “Aman Allah’ım, asla birlikte yaşayamazdık, buralarda kan gövdeyi götürürdü” diye sonuca varıyorum. Bin yıl barış içerisinde yaşadığımız, bırakın zulmetmeyi, koruyup kolladığımız bir topluluğun biz zayıfladığımızda, hastalandığımızda bize yaptıklarını nasıl unutabiliriz? Seferberlik ilanı ile harbe giden 14- 41 yaş arası erkeklerimizin, “Bu Rumlar geride bıraktığımız karılarımıza, analarımıza, bacılarımıza bir zarar verir mi?” korkularını nasıl unutabiliriz? Sırtında anası, kucağında bebesi ile muhacirliğe çıkmak zorunda kalan kadınlarımızın çektiği acıyı, Harşit çayında boğulan yüzlerce çocuğun bize bıraktığı yası nasıl unutabiliriz? Biz gözyaşları içinde Moskof zaliminde kaçarken geride kalanların attığı sevinç çığlıklarını nasıl unutabiliriz? Muhacirlerin geride bıraktıklarını yağmalayıp satanları nasıl unutabiliriz? Ve biz yüzlerce yıl birlikte yaşadığımız insanların sırtımıza sapladığı kara saplı ihanet kamasının acısını nasıl unutabiliriz? En zayıf anımızda üstümüze çökenleri nasıl unuturuz? Tarihin üzerimize bıraktığı bu travmayı nasıl atlatabiliriz? Üstelik belli ki onların da yaraları, onların da kendince travmaları varken...


Bir arada yaşayan farklı toplumlar için en tehlikeli an, en hassas kırılma noktası, birlikte yaşayabilme becerisini ve ortak bir gelecek kurma fikrinin kaybettikleri andır. Bu çok önemli bir eşiktir. Bu eşik aşıldıktan sonra bunun geri dönüşü olmaz. Bedende açılan yaralar iyileşir ama ruhlarda açılan yaralar iyileşmez. Dün öyle idi bugün de öyledir. Ve bu süreçlerde en büyük acıyı kendi komşusuna ihanet edenler çeker. Trabzon’u ziyaret eden bir Rum öğretmenin Akçaabat’taki bir kilisenin perişan hâlini görünce ağlaması ve gözünden dökülen yaşın içimizi yakan hüznü ile yaşayabiliriz ama tekrar bir ihanetin acısıyla yaşayamayız. Tarihin çok güçlü dersler çıkarılacak yönü vardır. Bir de affetmeyen bir doğası...