Tarih tek cümleyle değişir

Erdoğan, o gece abdest alıp iki rekât namaz kıldı. Bütün zor zamanlarda olduğu gibi o gece de önce Rabbine sığınmış, dua ve niyazda bulunmuştu. Sonra tıraş olup takım elbisesini giydi, “Bismillah” diyerek süreci yönetmeye başladı.

ÇOK güzel bir sözdür: “Ya ümit sizsiniz ya da ümitsizsiniz!”


Dünya siyaset tarihinin kaderini değiştiren liderler için çok önemli bir sözdür bu. Ümitvar olmak ile ümitsiz olmak arasındaki ince çizgiyi de o liderlerin kullandıkları tarihî sözler belirler. Öyle ki bir söz, çağın ruhunu içinde taşır. Bir harf eski çağı kapatır, yeni bir çağı başlatır.


Kelimelere ruh katan, sahibindeki inanmışlık ve adanmışlıktır. Bu adanmışlık çağlar boyu beyanın ve sahibinin hatırlanmasına vesile olur. Çağ kapatıp çağ başlatan İstanbul’un Fethi’nin yıldönümünde, çağlara iz bırakmış çıkışları ve isyanları sizlerle paylaşmak istiyorum.


İstanbul’un Fethi sadece bir zafer değil, inandıkları için bir hükümdarın neleri feda edebileceğinin en büyük göstergesidir. Fetih sadece bir sonuçtur. Önemli olan, bu fethe motive eden unsurun inandığı İslâm’a hizmet aşkı, Rehberimiz Efendimize (sav) olan sadakati ve O’nun yolunda yürümeye olan bağlılığımızdır. İslâm’ın hâkim olamadığı dönemlerde dünyaya nizam veren Roma İmparatoru Julius Sezar tarafından Roma senatosuna yazılmış ve Zela (Tokat-Zile) zaferini anlatan mektuptaki üç kelimeden oluşan üç cümle, hâlâ kullanılır: “Veni. Vidi. Vici.” 


Bu kısa ve özlü söz, sadece Sezar’ın zaferinin büyüklüğünü değil, onun askerî hünerini de vurgulamaktadır. Farklı bir bakış açısına göre (ki Sezar aynı dönemde bir iç savaşı da sürdürmektedir), bu özdeyiş, aristokratlardan oluşan ve geleneksel plânda Roma Cumhuriyeti’ndeki en güçlü grubu temsil eden senatoyu küçümseyişinin bir göstergesi olarak da yorumlanır. Türkçesi “Geldim. Gördüm. Yendim” olan bu ifade, hızlı ve kesin bir zafere atıfta bulunmak üzere kullanılan bir tavır beyanı olarak hâlâ hayatın içinde kullanılmaktadır. 


Bu tür sözlerden biri de çölün ortasında yankılanmıştı: “Bir elime ayı, öbür elime güneşi verseniz, yine de dâvâmdan dönmem!” 


Bu sözü söyleyen kişi, Efendimiz Hazreti Muhammed (sav) idi. Bu söz yalnızca bir inancın savunusu değil, ayrıca insanlık tarihinin en büyük ahlâkî devrimlerinden birinin ilânıydı. Sonra bir gün ortaya çıktı ve şunu söyledi: “Ben yeni bir din getirmiyorum. İbrahim’in Tevhid dinini yeniden ihya etmek için gönderildim…”


Mekke aristokrasisine karşı büyük bir meydan okuma… Çünkü Tevhid yalnızca bir inanç meselesi değil, aynı zamanda bir adalet sistemi de demekti. Gün geçtikçe O’nun etrafında insanlar toplanmaya başladı. Bu insanların aralarında köleler, zenginler, gençler ve yaşlılar da vardı. Ama artık hepsinin kimliği değişmişti.

Onlar yeni bir topluluğun parçalarıydı. Bu gelişme Mekke’nin elitlerini korkuttu. Çünkü düzen değişiyordu. 


Bir görüşme istediler. Peygamberimizi (sav) çağırdılar. O’na tekliflerde bulundular: “İstersen seni Mekke’nin kralı yapalım. İstediğin kadar servet verelim. İstersen en güzel kadınları sana verelim. İstersen en geniş araziler senin olsun…”


Bu tekliflerle aslında bir pazarlık yapmak istediler. “Dâvânı bırak, biz sana dünyayı verelim” dediler. Hazreti Muhammed hepsini dinledi ve az önce belirttiğimiz unutulmaz ifadeyi dile getirdi: “Bir elime ayı, öbür elime güneşi verseniz, yine de dâvâmdan dönmem!”


Bu ifade, ne olursa olsun, hiçbir dünyevî güç karşısında eğilmeden, O’nun doğru bildiği yolda yürüyeceğini anlatan en güçlü sözlerden biri olarak hâlâ bizimle. Efendimizin (sav), “Kostantiniyye mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur” sözleriyle müjdelediği fethin komutanı, bu hadîsi manevî bir işaret olarak hedefine almış ve o tarihe geçen sözü beyan etmiştir: “Kanımla yükselecekse Hazreti Muhammed’in dini; alın, kılıçla doğrayın beni!” 


Böylece Fatih Sultan Mehmed, fethin gayesinin toprak olmadığını, tüm fetihlerin Din-i İslâm için olduğunu anlatmak istemiştir. Bu kararlılık, zamanla, “Ey Konstantiniye, ya sen beni alırsın, ya ben seni alırım!” hâline bürünmüş, İstanbul’u fethetmek arzusu, onun yaşamındaki en büyük hedef olmasına dönüşmüştür. Bu cümlede büyük bir inanmışlık ve kararlılık vardır. Ve hedefe varmak için yapılabilecek fedakârlıklarda sınırsızlık mevcuttur.


İstanbul’un Fethi öncesinde, Hisar’ın inşâsı sırasında Bizans imparatoru, çaresizlik içinde olup biteni takip etmeye çalışıyor, aradaki barışın korunması için diplomatik teşebbüslere girişmeyi daha uygun buluyordu. Hatta İkinci Mehmed’e bir mektup yollayarak, hasat mevsimi olduğundan, Türk atlıları ve inşaat çalışanlarının hisara gelip giderken etraftaki ekinlere zarar vermemesi için önlemler alınması ricasında bulunmuş, köylüleri koruyacak muhafızlar görevlendirmesini istemişti. Ayrıca Sultan Mehmed’i yatıştırmak için ona çeşitli armağanlar, yiyecek ve içecekler de göndermişti. Sultan Mehmed Han, derhâl muhafızlar çıkartarak hayvanlarını otlatmak üzere Bizanslı köylülerin tarlalarına salıveren Osmanlı tebasının engellenmesini, eğer Rum köylüler bunlara sert müdahalede bulunurlarsa ancak bu durumda onlara karşı konulmasını emretmişti. 


Hisarın yapımının oluşturduğu gergin ortam ve etrafta artık sıklıkla görülen Osmanlı askerlerinin varlığı, her an bir olaya yol açabilirdi. Nitekim Sultan hisarın tamamlanmasının ardından Edirne’ye dönerken, kapı halkından bazılarıyla yöredeki Rum çobanlar arasında bir çarpışma olmuştu. Bunun üzerine aradaki sulhun bozulduğuna kanaat getiren Bizanslılar, surların kapılarını kapattırıp o sırada şehir içinde hiçbir şeyden habersiz gezmekte ve alışveriş yapmakta olan bazı Türk askerlerini esir dahi almışlardı. Fakat durumun yanlış anlaşılmadan kaynaklandığı belli olunca, İmparator adamlarının hatasından dolayı özür dilemeye çalıştı. Sultan ise bunu kabul etmedi. İşte bu hâdise, Osmanlı tarihçileri tarafından İstanbul kuşatması için resmen savaş ilânına yol açan temel faktör olarak öne çıkarılmıştır.




Devlet Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın “One minute”, “Dünya beşten büyüktür” ve “Halkın gücünün üstünde bir güç tanımadım” gibi çıkışları, milleti ve ümmeti uyandırmaya yetmiş, hiçbir şey o andan sonra eskisi gibi olmamıştır.


Baruttan sözler


İkinci Mehmed’in İmparator’a yönelik olarak, elçilerine, “Ya kal’ayı versün, ya başu kaydın görsün” şeklinde söylediği bilinen ifade ise, bir savaş bahanesinin ötesinde, onun kararlığının açık bir göstergesi olmuştur. İçinde yine de bir ümit taşıyan Bizans İmparatoru Onbirinci Konstantinos, bu hâdiseden sonra artık kaçınılmaz bir yola girildiğinin farkına varmıştır. Nitekim az sonra İkinci Mehmed, 30 bin askeriyle İstanbul surlarında bir keşif harekâtı yapmış, Karadeniz’den Marmara’ya geçmeye çalışan gemilerin bazılarını top ateşiyle batırmıştır.


Yine Osmanlı İmparatorluğu’nun dokuzuncu padişahı ve 88’inci İslâm Halifesi, “Hâdimü’l-Haremeyn-i Şerîfeyn” (iki kutsal ve temizin hizmetkârı) unvanına sahip ve Dîvan edebiyatında “Selîmî” mahlasına sahip, sert mizacı ve cesaretinden dolayı “Yavuz” olarak anılan Yavuz Sultan Selim, 1512-1520 yılları arasında yalnızca 8 yıl süren saltanatında imparatorluğu muazzam bir hızla genişletti. 1516 ile 1517 yılları arasında düzenlediği seferle tüm Doğu Akdeniz ile Mısır dâhil, önemli Orta Doğu bölgelerini ele geçirdi. Padişahlığı döneminde Anadolu’da birlik sağlandı ve Mısır’da hüküm süren Memluk Devleti’ne son verildi. Devrin en önemli iki ticaret yolu olan İpek ve Baharat Yollarını da ele geçiren Osmanlılar, bu sayede doğu ticaret yollarını da tamamen kontrolleri altına aldı. 


Yavuz Sultan Selim’in, 8 yıllık hükümdarlığı sırasında devletin sınırlarını yüzde yetmiş kadar büyüterek yaklaşık 3,4 milyon kilometrekareye yaymasını, “Cesaret insanı zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık ise ölüme götürür” motivasyonuna bağlamak mümkündür. Bu, onun sonuca ulaşmasının ilkesel öncü koşuludur. 


Korkaklık, köleliğin kuluçka alanı gibidir. Dünyanın kaderini değiştiren sözlerden biri de, ABD Başkanlarından Abraham Lincoln’ün 1864’te kölelik kurumunun ahlâka aykırılığını vurgulamak için kullandığı şu cümlesidir: “Eğer kölelik yanlış değilse, hiçbir şey yanlış değildir.” 


Lincoln, köleliği temel ahlâkî ilkelere aykırı bir kötülük olarak görmüşse de Batı’nın bu rezaletten kurtulması için hâlâ uğraşması gerekmektedir. Atom bombasının babası olarak bilinen fizikçi J. Robert Oppenheimer’in 16 Temmuz 1945’teki ilk nükleer bomba denemesi (Trinity testi) sonrasında “Ben artık ölümün kendisiyim, dünyaları yıkan” şeklindeki cümlesi, Hindu kutsal metni Bhagavad Gita'’dandır. Yarattığı yıkıcı gücün (atom bombası) dehşetini ve insanlık üzerindeki potansiyel etkisini anladığı ânı böylece ifade etmiştir. Ayrıca karanlık bir itiraf olarak da kabul edilir. Oppenheimer, nükleer enerjinin potansiyel yıkımını bu sözle ölümsüzleştirmiştir.


Gemileri yakmak


Dünya tarihinde geçen her gün, yeni bir geleceğe gebedir; bazen muhatabı, yaptığının nasıl bir sonuç vereceğini düşünemez. Doğada bir taşı yerinden edersiniz, altından yüzlerce börtü böcek de çıkabilir, bazen kilolarca altın da. İşte o anların ne vereceğini bilseydi, inanın muhatabı da geri dururdu. Ancak Devlet Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın “One minute”, “Dünya beşten büyüktür” ve “Halkın gücünün üstünde bir güç tanımadım” gibi çıkışları, milleti ve ümmeti uyandırmaya yetmiş, hiçbir şey o andan sonra eskisi gibi olmamıştır.


O anı hatırlayalım mı?


Moderatör David Ignatius: “Evet, gerçekten de çok ateşli bir konuşmaydı…”


Erdoğan: “One minute! One minute! One minute! Olmaz. One minute!”


Moderatör David Ignatius: “Peki, Sayın Başbakan, size de söz veriyorum ama lütfen hakikaten bir dakika sürsün…”


Erdoğan: “Sayın Peres, benden yaşlısın. Sesin çok yüksek çıkıyor. Biliyorum ki, sesinin bu kadar çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisinin gereğidir. Benim sesim bu kadar yüksek çıkmayacak, bunu da böyle bilesin. Öldürmeye gelince, siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz. Plajlardaki çocukları nasıl öldürdüğünüzü, nasıl vurduğunuzu çok iyi biliyorum. Ülkenizde başbakanlık yapmış olan iki kişinin bana önemli lafları vardır. ‘Tankların üzerinde Filistin’e girdiğim zaman kendimi bir başka mutlu addediyorum’ diyen başbakanlarınız vardır. Ve bana sayılar veriyorsunuz. İsim de veririm, merak edenleriniz vardır belki. Şu zulme alkış tutanları da ayrıca kınıyorum. Çünkü bu çocukları öldürenleri, bu insanları öldürenleri kalkıp da alkışlamak, öyle zannediyorum ki, o da ayrı bir insanlık suçudur. Bakınız, burada bir gerçeği bir kenara atamayız. Ben şurada çok not aldım ama bu notların hepsini cevaplayacak fırsatım yok. Fakat ben buradan sadece size iki söz söyleyeceğim. Bir…”


Moderatör David Ignatius: “Sayın Başbakan... Sayın Başbakan... Tartışmayı yeniden başlatamayız…”


Erdoğan: “Excuse me. Tevrat... Excuse me. Bir... Sözümü kesmeyin! Bir… Tevrat altıncı maddesinde der ki, ‘Öldürmeyeceksin’. (On Emir, 6.) Burada öldürme var. İki… Bakın, bu da çok enteresan… Gilard Azamonih: ‘İsrail barbarlığı zalimliğin de çok ötesinde bir şey.’ Bir Yahudi… Bunun yanında, İsrail ordusunda askerlik görevini yapan Oxford Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü Avi Şalom, İngiliz gazetesi Guardian’da, (İsrail’in) haydut devlet vasfını kazandığını belirtiyor…”


Moderatör David Ignatius: “Sayın Başbakan... Sayın Başbakan... Ev sahibimiz (Forum’un kurucusu Klaus Schwab) teşekkür konuşması yapacaktı... Sayın Başbakan... Çok teşekkürler, ama…”


Erdoğan: “Sana (Ignatius) da çok teşekkür ediyorum! Sana da çok teşekkür ediyorum! Benim için de bundan böyle… Bundan böyle Davos bitmiştir. Daha Davos’a gelmem, bunu da böyle bilesin! (Ignatius) Siz konuşturmuyorsunuz. (Peres’i göstererek) 25 dakika konuştu, (kendini göstererek) 12 dakika konuşturuyorsunuz. Olmaz!”


Bu tarihî anlar unutulur mu? Burada hayat durdu ve hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Olmayacak da.


Son söz


Yine Devlet Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın dillendirdiği, ilk kez 2013’te dünya kamuoyunun işittiği “Dünya beşten büyüktür” doktrini, New York’ta yapılan 74’üncü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki konuşmasıyla gündeme gelmişti. Bu çıkış, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimî üyeleri olan beş ülkeye göndermeydi. Bu beş ülkenin veto hakkı, doktrinin temel hedefidir. Sayın Devlet Başkanımızın bu beş ülkenin Birleşmiş Milletler’i etkisizleştirdiğine karşı mücadelesi ise artarak devam etmektedir. Ki dünyanın neresinde bir sorun varsa, çözüm masasında Devlet Başkanımız komutasındaki Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı artık kabul edilmiştir.


Sayın Başkanımızın Türkiye Cumhuriyeti’nin işgal girişiminden kurtarıldığı 15 Temmuz 2016 gecesi söyledikleri de hâlâ kulaklarımızdadır. 


Erdoğan, o gece abdest alıp iki rekât namaz kıldı. Bütün zor zamanlarda olduğu gibi o gece de önce Rabbine sığınmış, dua ve niyazda bulunmuştu. Sonra tıraş olup takım elbisesini giydi, “Bismillah” diyerek süreci yönetmeye başladı.


Erdoğan, sakin ama düşünceli bir hâlde, masada tek başına oturuyordu. Telefonda görüştüğü kişiye sesini yükselterek, “Onların tankları varsa, bizim de imanımız var. Direnin. Gerekiyorsa öleceğiz, hepimiz birlikte öleceğiz…” diyordu. Daha sonra yaptığı ilk televizyon bağlantısında da şunları söylemişti: “Ben şu anda ülkemin Cumhurbaşkanı olarak şunu çok açık, net söylüyorum: Kurucusu olduğum partinin tüm mensupları, bunun yanında millî iradeyi oluşturan cumhurun kendisini özellikle şehirlerimizin meydanlarına davet ediyorum. Biz halkımızla el ele olacağız ve bu kalkışmayı yapanlara gereken dersi orada vereceğiz. Bu arada milletime de bir çağrı yapıyorum; milletimizi illerimizin meydanlarına davet ediyorum. Havalimanlarına davet ediyorum. Milletçe meydanlarda, havalimanında toplanalım. Halkın gücünün üstünde bir güç ben tanımadım bugüne kadar!” 


Ve tek bir cümleyle milyonlarca nefer, işgale karşı durmak, sözün içini doldurmak üzere alanlara koştu ve hainleri püskürttü. Çünkü sözün içindeki samimiyet, kararlılık ve özgüven kalplere işlemişti. Kalplere sevgiyi veren Rabbime hamdolsun.