Taraftar şikâyetleri

Sadece devlet bekâsı, vatan bütünlüğü, millet birlikteliği de değil, mazlum coğrafyaların umudu olmuş bir lideri tek başına bırakmamak adına, “Üzerimize ne düşer?” sorusuna cevap arayalım. Elimizi taşın altına koyalım. Emek verelim inandığımız mefkûreye. Bedenimizdeki arazları dile getirdiğimizde nasıl kimse kimseyi yoka saymıyorsa, işe yaramaz bulmuyor, umut vermeye çalışıyorsa, öyle yol alalım.

KİME “Nasılsın?” diye sorsam, “Sorma!” ifadesinin ardından pandemi şartlarından, bir yılı aşkın süredir kapalı kalmanın sinir sağlığını etkilediğinden, moral bozukluğundan, pahalılıktan söz ediyor. Sormuş bulunuyorum…

“Az biraz kendi hâlimden dem vurayım” demeye kalmıyor, söz nasıl hızla yol alıyorsa iktidarın sağlığından (!) dem vurulmaya başlanıyor.

Başkanlık sisteminin yetki hacminden, irtifa kaybının iktidar kaybını peşi sıra getireceğinden, bunca yetkinin kimlerin eline geçeceğinden başlıyor serzenişler, peşi sıra öneri listesi geliyor. 2023 seçimlerinde Meclis’e girecek muhalif partiler için baraj yüzdesinin değiştirilmesinden, kabine değişikliğinin şart olduğundan, teşkilâtlanmada hatalar yapıldığından, yanlış adam, yanlış yetki mülâhazalarından, küstürülmüş dostların ihmâlinden, haksız mâkâm tasarrufundan, partililerin zaaflarından, yurtdışı meselelerine odaklanmaktan yurtiçine zaman ayırılmadığından dem vuruluyor.

Neyse şükürler olsun ki, bu arkadaşlar, tek bir konuda yiğidi öldürüyor da hakkını yemiyorlar. Efendim, o mevzu dolaylı olarak sağlık. Esas olarak Koronavirüs Salgını…

Randevular alınıyor, aşılar yapılıyor, ilâçlar yetkililerce eve kadar getiriliyor, karantinada sair ihtiyaçlarla “Vefa Sosyal Destek Grupları” ilgileniyor.

“Muhalif söylemlerle bizimkilerin üslûbu arasında açık ara fark atan tek bahis bu” desem, abartmış olmam. Muhalefete bakarsanız aşılar çöpe atılıyor, yeterince hızlı davranılmıyor vesaire.

Enerjisi çok olan AK Partili arkadaşlardan bazıları abartıp pahalılıktan, işsizlikten, geçim darlığından söz ediyorken, son teknoloji, hani şu sene-i devriyesi gelmeden yeni modeli çıkan malûm markanın 256 GB’lik telefonuyla konuşuyorlar. 

Hatırını sorduğum, benzer şikâyetlerle yarım saat kadar konuştuğum bu arkadaşlardan (!) bir diğeri, “tam kapanma tedbirleri” mevzuuna dikey geçiş yapıveriyor. O da ne? Şehir dışındaki yazlığına gitmek üzere hazırlık yaptığından bahsediyor. “Gitmişken bir tadilat da yaparız fırsat bu fırsat. Beni biraz yorar ama bir veranda istiyordum epeydir. Yazık oluyor o manzaraya” demesin mi? Desin. Ne güzel, yolumuz düşerse, bir fincan çay eşliğinde o manzarayla biz de demleniriz.

Son model telefon, konforlu ev gibi zafiyetlerim olmasa da moral bozukluğu benim de kanıma girmesin mi? Biraz baş ağrısı, biraz hâlsizlik bende de var o gün bugündür. Hatta biraz kalbim sızlıyor.

Allah’tan içimizdeki bu muhalifler zümresinden arkadaş kadroma üç, bilemedin beş kişi karışmış. Dostluk hanesine adını yazdıklarımdan fire vermemenin saadeti ile teselli olmaya çalışıyorum.

Efendim, peki, siz nasılsınız?

Sizin de başınız ağrıdı mı bu muhabbetleri öğrenince? Yetmiyormuş gibi Cezayir’den kalkıp ülkemizde estirecek olan sıcak hava dalgasıyla tansiyonunuz tehdit altında mı?

Eş dost siyâsetten, muhalefetten, hazımsızlıktan söz ettikçe sinirleriniz hopluyor mu? Benim bazen hopluyor. Nasıl hoplamasın, kardaş, yoldaş, partidaş, arkadaş bildiklerimin sözleri, muhalefetin söylediklerinden bin beter.

Söz konusu arkadaşların, sanki bu coğrafyanın geleceğine dair büyük umutlarımızın yankısı, yatırımlarıyla gurur duymamızın vesilesi, inancımızla rahat nefes almanın şükrüyle ve demokratik şartlar çerçevesinde iktidar partisine tek bir oy veren seçmen değil de futbol taraftarından hâllice şikâyetleri bitip tükenmek bilmiyor.   

Bakın daha neler neler!

Duydum ki, bu gelen sıcaklarla nem oranı da yükselecekmiş. Ah bu nem! İltihabın dostu, kemiklerimizin düşmanı… Kimimizin romatizmal ağrılarına sebep oluyor, kimimizin cildinde sivilceler çıkıyor. Sıcaktan hepsi….

Pandeminin panik atak vesilesi tesirleri yetmiyormuş gibi bir de mevsim normallerinin üstünde ısınmasın mı İstanbul? Kan şekeri de etkilenebilirmiş. Sıvı kaybına dikkat! O da bir şey mi? Kalp krizi yaşı gün geçtikçe düşüyormuş. Ah ahir zaman işte! Modern beslenme yöntemleri, uykusuzluk, stres, keder…

Koronavirüs dersen, ayrı bir imtihanmış(!). İnternetten verilen gıda siparişleri doğru düzgün gelmiyormuş. Havuçların hepsi yamukmuş meselâ. İade için gidilen kargolarda kuyruklar oluşuyormuş. Vallahi uykular kaçıyormuş bu yüzden!

Ah ne çok keder, ne çok şikâyet edecek dert varmış!

Daha hangi birini sayayım da tansiyonunuzun irtifasından mesul olayım, bilemedim.

Üstelik mübarek Ramazan… (Tövbe tövbe!)

Neyse ki, yazımın bundan sonraki bölümünün bir yerlerinde, beni son model telefonuyla arayan ve “tam kapanma tedbirleri” ile Bağdat Caddesi’nde hapsolmamak için kendini yazlığa atmaya çalışan arkadaşlar, ah pardon, beni çok özledikleri için görüntülü arayan arkadaşlara ne dedimse, sizlerle aynen paylaşıyorum. Yani ki dostlar, söylenmiş olmuyor, söylemiş oluyorum…

Bir de bu arkadaşlar okurum olmasın mı?

Bu yazım da, muhtemelen okudukları son yazım…

***

Peki, içimizden birine başı ağrıdığı için, arada bir tansiyonu yükseldiği için, bazen kan şekeri düştüğü için yatalak hasta muamelesi yapıyor muyuz? Ya da “Pek işe yaramaz, yaşadığı hata” deme edepsizliğine soyunuyor muyuz? Hâşâ, ne gördüm böylesini, ne duydum…

Neden böyle bir vicdansızlık yapalım ki, değil mi? Rabbimiz halk eylerken, bedenimizi dimdik ayakta tutacak bir iskeletle yaratmış bizi… Öyle az uz değil. 209 kemiğin birbiri ile entegre olmasından mülhem, muhteşem bir iskelet! Bu kadar da değil, 600 kadar taşıyıcı kolon hükmünde kas sistemi de cabası... Bitmedi, 100 bin kilometre uzunluğunda damar, 100 trilyon hücre, 100 milyar sinir hücresi, 10 bin işitme sinir ağı ile muazzam bir ekipman verilmiş.

Böylesi mükemmel bir sisteme sahip olan biz âdemoğulları bu hakikatin taşıyıcısı olduğumuz hâlde sistem okumalarını nasıl yanlışa yoruyoruz?

Şöyle varsayalım ve sorumuza cevap bulalım: İnsan bedenindeki kemiklerden müteşekkil iskelet, kabineyi temsil etsin. İçinden birkaç kemik ağrıdı diye insana “iskeletsiz” ithamında bulunulamayacağımız gibi, sistemin tamamını zemmetmek de büyük haksızlık olacaktır.

Meselâ kas sistemimizi milletvekilleri olarak kabul edelim. Ham hâlimizle hâddinden fazla yol yürüdüğümüzde bacak kaslarımızın ağrısını, yorgunluklarımızı nasıl normal karşılıyor ve tedavi edilebilir buluyorsak, öyle bir anlayış ile vekiller arasındaki zafiyetin tedavisi için yol ve yöntem arayışına dair dostane tavsiyelerde bulunalım.

Bir diğer teşbih, vücudumuza hayatiyet kazandıran “kan”ı mefkûreden sayalım. O mefkûrenin taşınmasını, dolaşımını sağlayan kilometrelerce uzunluktaki damarlarımızı il ve ilçe teşkilâtları olarak kabul edelim. Damar tıkanıklarına doktorların tavsiyesi olan kan sulandırıcı ilâç hükmüne ne geçer, onu bulup tavsiye edelim de “Bu damar tıkandı, kesip atalım” dediğimizde hayatiyetimize son vereceğimizin bilincinde olduğumuz kadar farkındalık taşıyalım. 

Bedenimizdeki canlılık emaresi milyarlarca hücreyi seçmene sayalım meselâ… Organlarımızın herhangi birinde oluşan bir anomalide nasıl tüm bedenimizden vazgeçmiyor, tüm vücudumuzu işe yaramaz kabul etmiyor ve kendi sağlığımızda iyileşmenin moral ve motivasyon katkısı ile hızlanacağına inanıyorsak, gerek mümince bir anlayış, gerek demokratik bir yaklaşım ve gerekse inandığımız dâvânın neferleri olarak kendimizin, yakınımızın, akrabalarımızın, mesai arkadaşlarımızın, komşularımızın düştüğü anomalili ahvalden kendimizi mesul tutalım.

Eleştiri oklarını yaya gerip fırlatmadan önce, “Ne yapabilirim, nasıl motive olabiliriz?” sorularını soralım birbirimize…

Tenkit ile enerji çalmak yerine, takdir ile tedbire yeltenelim. Tıpkı kanserli hücrelerin diğer organlara sıçramasından imtina edeceğimiz gibi, toplumsal hassasiyetimizi yükseltelim.

Birbirimize, yakınlarımıza “hakkı, sabrı, şükrü” tavsiye edelim ki Rabbin “müstesna” kıldığı kullarından olma nasibimizi muhafaza edebilelim.

Üstelik sadece devlet bekâsı, vatan bütünlüğü, millet birlikteliği de değil, mazlum coğrafyaların umudu olmuş bir lideri tek başına bırakmamak adına, “Üzerimize ne düşer?” sorusuna cevap arayalım. Elimizi taşın altına koyalım. Emek verelim inandığımız mefkûreye.

Bedenimizdeki arazları dile getirdiğimizde nasıl kimse kimseyi yoka saymıyorsa, işe yaramaz bulmuyor, umut vermeye çalışıyorsa, öyle yol alalım.

(Devam edecek…)