Tamahkârlık ve toplumları ifsad eden akıbeti

Günümüz dünyasında tamahkârlık (aşırı mal, mülk, makam ve güç hırsı), bireylerin sadece kendi çıkarlarını gözeterek doyumsuz bir şekilde güç biriktirme arzusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum, toplumsal bağları zayıflatarak derin beşerî bunalımlara (insanî krizlere) yol açar.

TAMAHKÂRLIK, kelime anlamıyla açgözlülük, doymak bilmez bir istek ve dünya malına aşırı düşkünlük demektir. İslâm ahlâkında ve tasavvufta tamahkârlık, kalbi kirleten ve insanı esir alan en tehlikeli manevî hastalıklar arasında kabul edilir. Kişinin sahip olduklarıyla yetinmeyip sürekli daha fazlasını istemesi, onu hem psikolojik olarak yıpratır hem de manevî dünyasını felce uğratır. Hayat rehberimiz Kur’ân-ı Kerîm ışığında tamahkârlık (açgözlülük, doymak bilmeyen dünya arzusu ve hırs), insanın hem ahlâki hem de manevî dünyasını tahrip eden, yerilmiş ve kesin bir dille uyarıya konu olmuş olumsuz bir nefis hastalığıdır. Kur’ân, tamahkârlığı doğrudan doğruya ebedî hayatı unutturan, insanı adaletsizliğe ve mutsuzluğa sürükleyen bir zafiyet olarak nitelendirir. Kur’an-ı Kerim, insanın fıtratında bulunan mal hırsı, cimrilik ve doyumsuzluk gibi tamahkârlık duygularını terbiye etmek için hem ahlâki hem de pratik çözümler sunar. İnananlar olarak her meseleye Kur’ân-ı Kerîm ışığında ve risâlet ölçülerinden bakmak ve buradan bir çözüm bulmak şiarımız olmalıdır.

İslâm dini, dünya malına olan bağlılığı tamamen yasaklamak yerine, bu bağı dengelemeyi ve meşru bir zemine oturtmayı idealize eder. Kur’ân’ın tamahkârlığa karşı getirdiği temel çözümler şunlardır:

İnfak, zekât ve sadaka kültürü (Malî ibadetler): Kur’ân, tamahkârlığın panzehiri olarak sürekli vermeyi ve paylaşmayı emreder. Zorunlu bir ibadet olan zekât ve gönüllü yapılan sadakalar, insanın mal üzerindeki hırsını kırar. Kur’ân-ı Kerîm, bu ibadetlerin insanı ve malı temizlediğini belirtir (Tevbe Sûresi, 9/103). 

Arınma yolu: İnsanın sevdiği şeylerden vermedikçe gerçek iyiliğe (bire) ulaşamayacağı vurgulanır (Âl-i İmrân Sûresi, 3/ 92).  

İktisat, itidal ve israfın yasaklanması: Tamahkârlık, sürekli daha fazlasını isteme ve tüketme arzusunu doğurur. Kur’ân-ı Kerîm bu döngüyü dengeyle kırar: Müslümanların harcamalarında ne cimri ne de müsrif olmaları, ikisinin ortasında dengeli bir yol tutmaları istenir (Furkân Sûresi, 25/ 67). İsraf yasağı: Maddî kaynakların saçıp savrulması kesin bir dille yasaklanarak eldekiyle yetinme ve bilinçli tüketim teşvik edilir.

Rızık inancı ve tevekkül: Tamahkârlığın temelinde gelecek kaygısı ve aç kalma korkusu yatar. Kur’ân, bu psikolojik korkuyu rızık inancıyla çözer. Rızkın kefili Allah’tır (cc). Yeryüzündeki her canlının rızkının Allah Teâlâ’ya ait olduğu bilinci aşılanır (Hûd Sûresi, 11/ 6). İnsanın üzerine düşen çabayı gösterdikten sonra sonuca razı olması ve Allah Teâlâ'ya güvenmesi (tevekkül), onu hırstan ve başkalarının elindekine göz dikmekten korur.

Ahiret şuuru ve dünyanın geçiciliği: Kur’ân, insanın ebedî kalacakmış gibi dünyaya sarılmasını engellemek için dünya hayatının geçici bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu hatırlatır.  

Tekâsür uyarısı: Mal ve evlat çokluğuyla övünme yarışının (tekâsür) insanı kabre girene kadar oyaladığı söylenerek sert bir şekilde uyarılır (Tekâsür Sûresi, 102/ 1-2). 

Ebedî kazanç: Asıl biriktirilmesi ve hırs yapılması gereken şeylerin dünya malı değil, ahirete yönelik salih ameller olduğu vurgulanır. 

Kanaat ve şükür duygusu: Tamahkârlık yoksunluk hissinden beslenirken, şükür tatmin duygusu yaratır.

Nimetin artması: Kur’ân, eldeki nimetlere şükredildikçe Allah Teâlâ’nın o nimetleri artıracağını müjdeler: “Hani Rabbiniz size: ‘Şayet şükrederseniz size olan nimetlerimi artırır da artırırım. Yok, eğer nankörlük ederseniz, şunu bilin ki benim azabım çok şiddetlidir’ buyurmuştu” (İbrâhim Sûresi, 14/ 7). Bu da insanı haris bir şekilde daha fazlasını aramaktan alıkoyar, elindekinin bereketine odaklanmasını sağlar. Hayat rehberimiz olan Kur’ân’ın reçetesi bellidir, aşağıdaki sûre-i celilelerin ve ayetlerin sırrı bile konunun ehemmiyetine işaret ediyor. Vesselâm…  

Müfessirler, şu ayet-i kerimede insanın mal ve servete karşı aşırı bir hırs ve düşkünlüğü bulunduğunun ifade edilmekte olduğuna yorum getirerek insanın mayasında bu zafiyetin bulunduğunu ancak iman ve ibadetle bu duygunun dizginlenmesi gerektiğini bildirir: “Gerçekten insan, hırslı ve tamahkâr (haris) yaratılmıştır. Kendisine kötülük dokundu mu sızlanır. Ona bir hayır (servet) dokunduğunda ise cimrileşir” (Meâric, 70/ 19-21). Ayetin devamında ise namaz kılanların, infak edenlerin ve ahiret bilinci taşıyanların bu tamahkârlık girdabından kurtulabileceği müjdelenir. Özetle, Kur’ân ışığında bakınca tamahkârlık insanı kalben fakirleştiren, şükürden uzaklaştıran ve sonu hüsranla biten dünyevî bir aldanıştır. İslâm dini bunun yerine gönül zenginliğini (kanaati) ve elindekini paylaşarak mutmain olmayı emreder. Allah Teâlâ bu ayetiyle, ayette özellikleri sayılan kimselerin servet düşkünlüğü, hırs ve açgözlülük gibi negatif tavır ve davranışlardan kendilerini korudukları belirterek bütün insanların böyle olmadıklarını özellikle vurgulamaktadır.



Tamahkârlığın temelinde gelecek kaygısı ve aç kalma korkusu yatar. Kur’ân, bu psikolojik korkuyu rızık inancıyla çözer. Rızkın kefili Allah’tır (cc).


Tamahkârlığın toplumda meydana getirdiği beşerî bunalımlar

Günümüz dünyasında tamahkârlık (aşırı mal, mülk, makam ve güç hırsı), bireylerin sadece kendi çıkarlarını gözeterek doyumsuz bir şekilde güç biriktirme arzusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum, toplumsal bağları zayıflatarak derin beşerî bunalımlara (insanî krizlere) yol açar. 

Güven bunalımı ve sosyal yabancılaşma: Tamahkârlık, insan ilişkilerini menfaat odaklı bir yapıya büründürür. Kişisel çıkarların her şeyin önüne geçmesi, bireyler arasındaki güven duygusunu zedeler. İnsanlar birbirine şüpheyle yaklaşmaya başlar ve bu durum toplumsal dayanışmayı yok ederek bireyleri yalnızlığa ve sosyal yabancılaşmaya sürükler.

Adalet duygusunun zedelenmesi ve gelir adaletsizliği: Daha fazlasına sahip olma hırsı, yasal veya ahlâkî sınırların çiğnenmesine neden olur. Fırsatçılık, karaborsacılık, yolsuzluk ve emek sömürüsü gibi pratikler gelir adaletsizliğini uçurumlara taşır. Toplumun geniş kesimleri temel ihtiyaçlarına ulaşmakta zorlanırken, küçük bir azınlığın lüks içinde yaşaması adalet duygusunu yok eder ve toplumsal öfkeyi körükler. 

Değerler aşınması ve ahlâkî yozlaşma: Tamahkâr zihniyet, başarıyı ve saygınlığı yalnızca maddî ölçütlerle (para, statü, lüks) tanımlar. Dürüstlük, cömertlik, merhamet ve fedakârlık gibi insanî ve ahlâkî değerler önemsizleşir. “Amaca giden her yol mubahtır”  anlayışı hâkim kılınarak toplumsal ahlâk mekanizması felce uğratılır. 

Psikolojik bunalımlar ve varoluşsal boşluk (1): Bu sosyo-psikolojik terimler, bireyin hayatın manasını, hedefini ve kendi değerini sorguladığı, genellikle derin bir tatminsizlik ve boşluk hissiyle karakterize edilen zihinsel ve duygusal süreçlerdir. Bu durum, sadece klinik bir depresyon değil, aynı zamanda insanın “Ben kimim? Neden yaşıyorum?” ve “Hayatımın amacı ne?” gibi temel varoluşsal sorulara cevap bulamamasından kaynaklanan bir krizdir. Tüketim çılgınlığı ve sürekli “daha fazlasına sahip olma” arzusu, bireylerde kronik bir doyumsuzluk yaratır. Maddî metalarla içsel boşluklarını dolduramayan insanlar, anksiyete (2), depresyon ve tükenmişlik sendromu (sendrom tek bir hastalıktan ziyade, birbiriyle ilişkili olan, sık sık bir arada görülen ve belirli bir bozukluğu veya tabloyu oluşturan belirti ve bulgular bütünüdür) gibi psikolojik krizlerle baş başa kalır. Bu durum, modern insanın en büyük varoluşsal bunalımlarından biridir. 

Toplumsal çatışma ve şiddet eğilimi: Kaynakların adil paylaşılmadığı, gücün ve paranın tek elde toplandığı toplumlarda sınıf çatışmaları ve sosyal huzursuzluklar kaçınılmaz hâle gelir. Tamahkârlığın yarattığı mahrumiyet psikolojisi, bireylerde hırsızlık, gasp ve dolandırıcılık gibi suç oranlarının artmasına ve toplumsal şiddet eğiliminin tırmanmasına zemin hazırlar. 

Bu bunalımların önüne geçebilmek için toplumsal yapıda maddî zenginlik kadar manevî, ahlâkî ve insanî değerlerin yeniden canlandırılması büyük önem taşımaktadır. Bir önceki bölümde, konu ayetlerin ışığında vücut bulmuştu. Meseleye Kur’ân-ı Azzîmüşşan’ın bakışına binaen bir de nebevî nazar cihetinden bakalım.

Nebevî cihetten tamahkârlık

Sevgili Peygamberimiz (sav) de, “İnsanın iki vadi dolusu altını olsa mutlaka bir üçüncüsünü ister. Onun gözünü ancak toprak doyurur”  buyurarak insanın haris ve açgözlü bir tabiata sahip olduğuna, dolayısıyla bu duygunun her türlü taşkınlık ve sapmalarının frenlenmesi gerektiğine işaret etmişlerdir. Yine Peygamberimizin (sav), “Bir koyun sürüsüne salıverilmiş iki aç kurdun koyunlara verdiği zarar, servet ve mevki düşkünü bir adamın dinine verdiği zarardan daha büyük değildir” hadis-i şerifi, aşırı hırs ve aç gözlülüğün yol açacağı zararların boyutlarının büyüklüğünü göstermektedir. Bu hadis-i şerifte iki aç kurtla servet ve mevki düşkünü haris bir adamın kıyaslanması son derece düşündürücüdür. Çünkü aç kurtlar sürüye daldıkları zaman sadece bir veya iki koyuna zarar vermekle yetinmez, açgözlülüklerinden dolayı bütün sürüyü boğarlar. Ama sonunda sadece onlardan birini ya da iki tanesini yiyip giderler. İşte iki aç kurdun bu durumu açgözlü ve haris bir adamla kıyaslanıyor ve bu durumdaki bir adamın dinine vereceği zararın aç kurtların sürüye vereceği zarardan daha büyük olacağı vurgulanıyor. 

İslâm bilginleri de ahlâkla ilgili olarak yazdıkları kitaplarında hırsı kanaatin zıttı olarak daha çok para, mal ve servet düşkünlüğünü ifade etmek için kullanmış; hırsın dinî, ahlâkî ve psikolojik zararları üzerinde genişçe durmuşlardır. İşte bu hırs ve açgözlülük yüzünden günümüz dünyasında nice insanlar yüce Allah’ın (cc) kendilerine bahşetmiş olduğu nimetlerin şükrünü eda etmiyor, muhtaç insanları mal ve servetlerinden faydalandırmıyorlar. Ayrıca hakkı olmayanı almaya, emeği ile hak etmediğini güç kullanarak ya da rüşvet, torpil ve benzeri gayrimeşru yollara başvurarak elde etmeye çalışıyorlar. Ayrıca manevî kontrol ve disiplinden uzak bırakılan hırs ve açgözlülük duygusu, sadece fertlerin dinî, ahlâkî ve psikolojik hayatlarına zarar vermekle kalmamakta; bununla birlikte sosyal hayatın düzenini bozmakta, toplumda barış, kardeşlik, adalet, eşitlik gibi yüce değerleri tahrip etmekte, dayanışma ve paylaşım ruhunu öldürmekte, birçok alanda haksızlıklara ve huzursuzluklara da yol açmaktadır.

Gönül ehlinin ve Kur’ân’ın işaret ettiği “tamahkârlık hastalığına karşı, kanaat mutluluk sebebidir. Huzur ve mutluluğu yakalayabilmek için hırsın yıkıcı etkilerinden kurtulup kanaat sahibi olmak son derece önemlidir. Günümüzde hırsı yüzünden ruhî ve psikolojik dengesi bozulan, maddeten ve manen hastalanan, kendisine ve çevresine zarar veren birçok insan mevcuttur. Nice zenginler vardır ki edindikleri servetlerini hırsları yüzünden ihtiyaç sahipleriyle paylaşmadıkları gibi hayatî önemi haiz kendi ihtiyaçları için bile harcayamazlar, bildiğine yerler, malı pek çok severler”. Ancak insanlar iyi bir kanaat eğitiminden geçirilirlerse, o takdirde kanaatle kontrol altına alınan hırs kendilerine zarar vermeyeceği gibi maddî ve manevî yönden gelişmelerine de olumlu yönden katkı sağlar. Zira kanaat, kişideki bu yersiz endişe ve korkuları ortadan kaldırır. 

Sevgili Peygamberimiz (sav) çeşitli hadisleriyle müminlere kanaatkâr olmalarını tavsiye etmiş, kanaatkârlığı iffet, tokgözlülük ve gönül zenginliği olarak tarif etmiş, asıl zenginliğin mal çokluğunda değil, gönül zenginliğinde olduğunu beyan etmiş, bu özelliğe sahip olan kişileri övmüş ve kanaatkârlığı şükrün en ileri derecesi saymıştır. Şüphesiz kanaat, meşru ve helal ölçüler içerisinde daha verimli ve üretken çalışmayı sınırlandırmak, daha az çalışıp az kazanmakla yetinmek demek değildir; bilakis, meşru ve helal ölçüler içerisinde çalışıp gayret gösterdikten sonra elde edilecek sonuca razı olmaktır. Sevgili Peygamberimizin (sav), “Sizden biriniz mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle davranmak, Allah’ın üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için daha uygundur” hadisi de mevcut çalışma ve elde edilen kazançla yetinmek anlamında değil; bilakis, bütün gayretlere rağmen ulaşmayı düşündüğü hedefini yakalayamadığı takdirde, bunun kişi üzerinde maddeten ve manen yıkıcı etkisinin olmaması için kendinden daha aşağı durumda olanlara bakıp nasip ve kısmetine razı olması anlamındadır. 

İşte mutluluğun yolu böyle bir anlayışa sahip olmaktan geçmektedir. Çünkü herhangi bir sonuca ya da hedefe belirli merhalelerden geçilerek ulaşılır. Kişi bu merhaleleri kat etmeden hırs ve açgözlülük göstererek hak etmediği bir şeyi elde etmeye kalkışırsa ya da herhangi bir makam ve mevkiye gayrimeşru yollardan ulaşmak isterse, bu durumda hem kedisine hem de çevresindeki insanlara zarar verir. Kur’ân’ın, “Hiç şüphesiz o (insan), mal sevgisi sebebiyle çok katıdır” (Âdiyât Sûresi, 100/ 8), “Malı bir yığma tutkusu ve hırsıyla çok seviyorsunuz” (Fecr Sûresi, 89/ 20) ayetleriyle insanların dünya malına olan aşırı tutku ve sevgilerine dikkat çekilmektedir. “Dünya geçimliği azdır. Ahiret, Allah’a karşı gelmekten sakınan kimse için daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar haksızlık edilmez” (Nîsâ Sûresi, 4/ 77) ayetiyle de insanların tutkuyla bağlandıkları nimetlerin hepsinin dünya hayatının geçici değerleri olduğu belirtilmektedir. O hâlde ilgili ayetlerde insanın mal sevgisi eleştirilmiyor çünkü yerde ve gökte ne varsa hepsi insan için yaratılmış ve onun emrine verilmiştir.

Sonuç 

Sonuç olarak diyebiliriz ki eleştirilen husus insanın mala karşı aşırı sevgi, hırs ve aç gözlülüğünün onu cimriliğe, bencilliğe ve haksız kazanç edinmeye sevk etmesidir. Bu nedenle kanaatle dengelenmeyen hırsın insan üzerinde çok yönlü olumsuz yıkıcı etkileri vardır. İhtiras sahibi kimsenin gözü asla doymaz. O, bu sebeple devamlı bir fakirlik içinde yaşar. Manevî açlık içinde kıvranır. Her tatminkârlık, onda bir doyum noktası oluşturmak yerine yeni bir iştah ve hırs uyandırır. Böylece ahireti unutup dünyaya yönelen kimse, dünya hayatına ve onda elde edeceği geçici nimetlere razı olup sahip olduğu her şeye “hırs” ve “tutku” ile bağlanır. Ölüm ve ahireti ise pek fazla tefekkür etmez. 

Hırs bizi bazen başarıya, bazen de mutsuzluğa sürükler. Bu en doğal duygumuzu eğer kontrol altında tutabilirsek, meşru isteklerimize ve hedeflerimize daha kolay ulaşırız. “Eğer bir şeyi istiyorsam, o mutlaka benim olmalı” ya da “Her şeye rağmen başarmalıyım” anlayışı bir yerden sonra hem kişinin kendisine hem de çevresindekilere zarar vermeye neden olabilir. Çünkü bu arzu ve isteklerin gerçekleşmesi için her türlü gayrimeşru ve gayriahlâkî yollara başvurulabilmektedir. Ayrıca her şeye rağmen elde etme hırsı, kişiyi büyük bir strese ve bunalıma sürüklemektedir” (3). Bu itibarla Müslüman bir kişinin, yaratılışında mevcut olan nefsini tatmin ve menfaatlerini maksimize etme duygu ve temayüllerini Allah’ın (cc) emir ve yasaklarıyla makul ve meşru ölçülerde tutması gerekir. Bunun sağlanabilmesi ise manevî/ ahlâkî bir eğitimle mümkün olabilir. Böyle bir eğitime tâbi tutulmayan insanlar, sürekli olarak mala, servete, makam ve mevkiye aşırı derecede düşkünlük, hırs, açgözlülük, cimrilik, bencillik gibi yıkıcı unsurların baskısı altında kalır ve bir türlü mutluluğu yakalayamazlar. Vesselâm…

-------------------

Dipnot                                                                                                              

  1. Varoluşsal, kelime anlamı olarak “varoluşa ilişkin” veya “varoluşla ilgili” demektir. İnsanın hayattaki varlığı, hayatiyetin manası, özgürlüğü/ şahsiyeti ve ölümü gibi temel konularla ilgili durumları tanımlamak için kullanılır.
  2. Anksiyete: Kaygı, gerçek ya da hayali bir tehdit veya belirsizlik karşısında vücudun gösterdiği doğal bir alarm ve savunma mekanizmasıdır.
  3. Diyanet aylık dergisi, 2016. İnsan ve İslâm sitesinden alıntıdır.