Suyun ruhu

Su, terapidir. Su kıpır kıpır, rûh-ı revandır. Suyun şırıltısını, nehirlerin dalgalarını dinleyen bir insan tamamıyla umutsuzluğa düşmeyecektir. Denizlerle, göllerle iç içe yaşayan insanlar genellikle merhametli ve duyarlı olacaktır.

YAŞAM, suyun içinde başladı ve onun içinde sürüyor. Su nereye giderse yaşam oraya taşınmaktadır adeta. Böylelikle su, tıpkı ideolojiler ve dinler gibi insanları harekete geçirme gücüne sahip. Ve bu gücü her zaman elinde bulunduracak görünüyor.

İnsanlar tarih boyunca suyun yakınına yerleşebilmek için daima yer değiştirmişlerdir. Bu sebepten suyun kıtlığında insanlar büyük göçlere maruz kalmışlardır. Başka bir ifadeyle, büyük medeniyetler suyun etrafında doğmuş ve suyun yokluğunda yok olmuşlardır.

Bilinenlerin aksine su, cansız bir madde değildir. Canlı ve duyguları algılayan kristallerden oluşmaktadır. Bilim insanlarının tespit ettiği bu altıgen kristal yapı, müzik, ahenk dolu söz, sevgi ve ilgiyle karşılaşınca daha muntazam ve daha düzgün yapılara dönüşmektedir. Bu güzellik ve ahenkle birlikte su, şırıltısıyla, çağlamasıyla her zaman canlılara şarkılarını söylemektedir.

Yaşamın en kıymetli elementi olan su, gezegenimizin de en güzide solisti olmaya devam etmektedir. Başka bir ifadeyle, çölün karşısına vaha olup hayat için güçlü bir sağaltı olmaktadır. Dünyanın dörtte üçü su, hücre protoplazmasının yüzde doksanı su, beynin yüzde doksan yedisi sudur. Dünyamızdaki organizmaların yüzde doksanından fazlası denizlerde yaşamaktadır. Bunların çoğu da planktonlardan oluşmaktadır. Bunun gibi suyun, baskın yüzde değerlerini daha da çok sıralayabiliriz.

Her inanışta, her dinde ve her medeniyette suya hep önem ve kutsallık atfedilmiştir. Biz Müslümanlar için en kutsal su olarak Cebrail’in (as) işaret ettiği, Hazreti İsmail'in annesi Hacer’in, uzun arayışlarından sonra İsmail’i (as) bıraktığı yerde suyu bulup oğluna ikram ettiği, Mekke’deki Zemzem suyudur.

Ülkemizden ise Asi nehrini örnek verebiliriz. Antiyahos zamanında Nehr-i Maklubun yani Ab-ı Hayat (ölümsüzlük suyu) olarak bilinmektedir. Daha çok tersine akan nehir olarak bilinen Asi nehri, ters bir yol izleyerek denize dökülmektedir. Başka bir taraftan Asi nehri, tarihte “doğudan gelen nehir” anlamına gelen Orantes adıyla da anılmaktadır. Bir diğer ilginç nehrimiz de Menderes’tir. Bu nehrimiz, kıvrım kıvrımdır. Büklümlüdür. Tersine dönüp geri geri aktığı dahi söylenmektedir. Hıristiyanlarda, Hazreti İsa’nın da vaftiz edildiği, Ürdün nehri ile Galile Denizi’nin kesiştiği yerde olan su kutsaldır.

Çin’de Ponlai pınarı kutsal kabul edilir. Japon efsanelerine göre Fuji dağının zirvelerindeki saklı pınarlar kutsaldır. Yunan mitolojisinde su, Nestis veya Persefor’un yetki alanındadır. Ayrıca Zeus’un eşi olan Hera’nın bekâretini geri kazanmak için her sene bir kez yıkandığı Argolid’deki Kanathos pınarı, mucizevî kabul edilir. İskandinav mitolojisinde ise “akıl pınarı” olarak nitelendirilen ve “dünya ağacı”nın köklerinden çıktığına inanılan pınarlar vardır. Büyük İskender’in savaşlarının ve mücadelelerinin bir tarafında hep gençliğini koruyacağına inandığı bir kutsal pınar arayışı vardır. Bunlar gibi daha çok kutsal su örnekleri verebiliriz.

Su, terapidir. Su kıpır kıpır, rûh-ı revandır. Suyun şırıltısını, nehirlerin dalgalarını dinleyen bir insan tamamıyla umutsuzluğa düşmeyecektir. Denizlerle, göllerle iç içe yaşayan insanlar genellikle merhametli ve duyarlı olacaktır. En iyi sır tutucu suya karşı her zaman sırlarımızı fısıldamaya devam edeceğiz. Böylelikle silinmeyen hafızası olan suyun döngüsü ve devr-i daimliğine her zaman hayran kalacağız.

Kuyulara sırlarımızı faş etmemiz ve havuzlara madenî paralar atarak dilekler tutmamızın geri plânında, suya duyduğumuz derinlikli saygı yatmaktadır. İnsanı gürültülü zihinden sessiz zihne dinginlikle taşıyan sudur. Derinlik ile derin düşünme ve su, sonsuza dek ayrılmaz bir bütün olarak kalacaktır.

Su sabrın da simgesi değil midir? Su sabrıyla ancak istiridyeler gibi inci yapılabilmektedir. Su olmasaydı inci de olmazdı elbette. Su, dört element içinde en çok yönlü sese sahiptir. Su, selde ve tsunamide büyük bir öfkedir. Yağmurla birlikte lütuftur. Nisan yağmurlarıyla gelen bu katmerli lütuf, susamış yeryüzüne ne güzel bir armağandır.

Edebiyatımızda suya dair çok şey bulabiliriz. Şimdilik birkaç örnek ile yetinelim…

Karacaoğlan’ın koşmalarında genellikle sevgili, “suna, ördek” gibi benzetmelerle anılır. Su ise “derya, pınar, nehir” gibi motiflerle birlikte yer almaktadır. “Bir sırma kemerdir suya baksam” diyen Ahmet Haşim, suyu ne güzel görmüştür. Kanunî Sultan Süleyman’ın “Su Vakfiyesi” ve Mimar Sinan’ın suya bakışı ne kadar kıymetlidir. Su olmasaydı Fuzûlî’nin en güzel kasidelerinden biri olmazdı. Yahya Kemal, “Geçmiş Yaz” şiirinin son bölümünde ne güzel söylemiş: “Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin/ Geçmiş gecelerden biri durmakta derinden/ Mehtap... iri güller... ve senin en güzel aksin/ Velhasıl o rüya duruyor yerli yerinde.”

İsmet Özel ise, “Sızıyı gideren su, suyun sızladığını kimseler bilmez” diyerek suya bakışıyla farklı bir pencere açmıştır okurlara. “Sırça Fanus” romanında Sylvia Plath, “Sıcak bir banyonun iyileştiremeyeceği birçok şey olmalıdır. Ama ben bunların çoğunu bilmiyorum” demesindeki suya övgü ne güzel anlatılmıştır. Yazar Sinan Ayhan, “Anadolu: Bu, Harlı Irmağın Önü” ismini verdiği kitabında çok şeyi anlatmış bizlere. Daha çok örneklerle beraber bir yazı muhteviyatına taşınabilir bu konu. Şimdilik bunlarla kifayet edelim.

Su, söz varlığımızda da çokça yer almaktadır. Birkaç örnek verecek olursam; “Su akmayınca durulmaz”, “Su gibi aziz ol”, “Su ve yemek kaplarının ağzı açık bırakılmaz; açık kalan kaplara şeytan işer”, “Su gibi ömrün uzun olsun, ırmak olup denizlere dolasın” gibi…

Her yaratılmış gibi su da Yaratıcı’nın isteği dışında kendi başına bir şey yapamaz elbette. Ama başta Yaratıcı ve suyun vesilesiyle yaşam lütfunu yaşıyoruz. İnanışımıza göre bütün canlılar Cennet’ten ve yeryüzünden daha önce var olan suyun aracılığıyla meydana gelmiş olmalı. Birinci yüzyılda yaşayan Romalı bilgin-tarihçi-filozof Plinius’un yazdığı “Naturalis Historia” (Doğa Tarihi) kitabında dediği gibi, “yeryüzündeki bütün güçler suyun armağanıdır”.

Suya dair bütün tespitler, övgüler ve bilgilendirmeler, dört temel elementin en önemlilerinden biri olan suyun korunması ve dengeli kullanılmasına taşıyor bizi. Suyun Allah’ın bize bir lütuf ve mucizesi olmadığını düşünsek dahi en azından kısa bir süreliğine susuz yaşamayı deneyerek dersimizi alabiliriz.

Her ne kadar dünya suyunun kapalı bir sistem olduğu, dünyamızda gerek sıvı, gerek gaz, gerekse buhar hâlinde bulunan suyun hep aynı olduğu, aslında suyu hiç harcayıp tüketmediğimiz söylense dahi dengeleri bozmak gibi kötü bir huyumuzun olduğunu bilmemiz gerekiyor. Öyle veya böyle, su, yerine göre akiferini, yerine göre sızıntısını bulup görevlerini ifa etmeye devam edecektir. Önemli olan, bizim ne kadar doğru hareket ettiğimiz ve dengelerle oynamamamız gerçeğidir.