Suriye: Dün, bugün, yarın

Muhalefetimiz ve özellikle CHP kanadı birçok dış politika konusunda Devlet politikalarımızın tam karşısında pozisyon aldı, konumlandı. Allah muhafaza, yönetimde Erdoğan yerine muhalefetimiz olsaydı -ki son seçimde kıl payı kaybettiler- bugün kaybettiğimiz sadece Suriye değil, tüm coğrafya ve tarih olabilirdi. Bir de siz hayal gücünüzü kullanınız dilerseniz. Biz şunu bilir şunu söyleriz. Halep’in Antep’ten, Şam’ın Hatay’dan, Emevi Camii’nin Ayasofya’dan gayrısı yoktur. Gerisi laf-ı güzaftır.

UZUNCA bir süredir bize ayrılan bu sayfalarda, yakın çevremizde kartların yeniden dağıtıldığından, tarihin ve coğrafyanın yeniden şekillendiğinden bahsede geldik. 


Ve her seferinde şunu da ekledik: “Artık yakın coğrafyamızda bizim olmadığımız, onaylamadığımız yahut bize rağmen bir masa kurulamaz, kurulsa da bu masanın çıktıları kalıcı olamaz.”


Bunu da engin bir öngörüye sahip olduğumuz yahut kâhinlik yaptığımız için söylemedik. Dünden bugüne uzanan olaylar silsilesine bakarak görünen köyü işaret ettik sadece.


İşte yanı başımızda, Suriye’de yeni bir düzen kuruluyor, komşumuz ve medeniyetimizin uzantısı olan Suriye yeniden şekilleniyor.


Suriye’nin bugününü anlamak ve geleceği konusunda çıkarımlar yapmak için yine -sizin de malumunuz olan- kronolojik olayları takip etmenin yerinde olacağı kanaatindeyim.


Futbol sahasında bir topun anlık fotoğrafını görmek bize bir fikir vermez. Bir sonraki kareyi tahmin etmek için topun hangi yönden ve ne hızla geldiğini de bilmek gerekir. Biz de bu gözle Suriye’nin yakın geçmişine bir bakalım isterim.


Haydi başlayalım…


15 Mart 2011’de Esad, göre göre duvara tosladı


Suriye’de iç savaşın çıktığı Mart 2011’e kadar Suriye ile aramızda ilişkiler olağanüstü bir noktada idi. İki ülke aralarında neredeyse sınırlar ortadan kalkmış, vizesiz ve pasaportsuz karşılıklı geçişler yapılabiliyordu.


Ticaret hacmi tarihin zirvesine ulaşmıştı. Hatta iki ülke Halep’te, Şam’da ve Ankara’da ortak “Bakanlar Kurulu” toplantıları bile yapılmaya başlamıştı.


İki ülke lideri karşılıklı ziyaretler düzenliyor, Erdoğan ile Esad’ın aralarından su sızmıyor ve hatta Erdoğan Esad’a “kardeşim” diye hitap ediyordu.


Bununla birlikte Erdoğan’ın Suriye’de içten içe büyüyen -hatta dış eksenli aparatlar ile köpürtülen- toplumsal hareketleri gördüğünü, bu konuda “kardeşi” Esad’ı bir ağabey gibi bizzat defalarca uyardığını, hatta durumun vahameti hakkında dikkat çekmek üzere Dışişleri Bakanı olarak Ahmet Davutoğlu’nu kaç kez Şam’a gönderdiğini hatırlıyoruz.


Türkiye, resmî tüm kanalları ile Esad’a ülkesinde bir seçim yapmasını, halkın sesine kulak vermesini, dalga dalga büyümekte ve çığ gibi gelmekte olan toplumsal hareketleri görmesini, ülkeyi rahatlatması gerektiğini acil kodu ile iletmişti.


Lakin Esad bu dostane uyarılara her defasında kulak tıkadı, ön alamadı yahut almadı ve 15 Mart 2011’de Esad, göre göre duvara tosladı.


Olaylar, çatışmalar, toplumsal ayaklanmalar tepeden yuvarlanan kartopu misali büyüdü ve tüm Suriye’yi sarıverdi.


Fırsattan istifade eden ABD ve İsrail destekli PKK uzantısı nevzuhur örgütler bir anda Suriye’nin doğusuna çöreklendi. Suriye haritasının yarısı bir anda sarıya boyandı.


Eşzamanlı sahaya sürülen DEAŞ tehdidi ve servis edilen vahşi katliam videoları ile PYD-YPG-SDG gibi PKK uzantılı terör örgütlerine meşruiyet ortamı sağlandı.


Dünya “boğaz kesen, saçlı, sakallı, cübbeli, sarıklı, radikal İslâmcı” bir örgüt ile diğer tarafta “eli silahlı kadın milislerden oluşan, laik, seküler, cici” bir terör örgütü arasında seçim yapmaya zorlandı.


Bu algı çalışması ile Suriye’nin yarısı, hem de enerji, su ve gıda kaynaklarının bulunduğu en değerli coğrafya PYD-YPG-SDG örgütüne güle oynaya teslim edildi.


Öyle ki, Türkiye bile her ikisi de ABD tarafından kurulup sahaya sürülen DEAŞ ve PYD örgütlerinin arasındaki çatışmalardan nasibini aldı. Ülkemizde 6-8 Ekim Olayları sebebiyle 50 küsur vatandaşımız canından oldu.


Erdoğan: “Türkiye’nin güneyinde devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz!”


2015 seçimleri Erdoğan’ın “Kobani düştü, düşecek” söylemi üzerinden manipüle edilmeye çalışıldı. Oysa Erdoğan burada yaşananlara dünyanın dikkatini çekmek istiyordu. Başta FETÖ’cü ve PKK’lı hesaplar Erdoğan’ın bu durumdan sevinç duyduğu üzerine kurdular algı çalışmalarını. 


Bu süreçte Esad, ülkesinin topraklarını geri almak için bu geniş coğrafyaya yönelik tek bir adım atmazken, tek kurşun yakmazken, sürekli olarak savaş uçakları, topları, tankları ile Türkmenlerin yoğun yaşadığı bölgeleri dövmeyi tercih etti.


Bu arada çıkan çatışmalardan kaçıp ülkemize sığınan üç milyonun üzerindeki Suriyeli de seçimlerin mezesi yapıldı muhalefet tarafından. Tüm muhalefet kanadı “Suriyeliler gitsin”korosu kurmuşken, Erdoğan siyâsî ikbalini de riske atarak bu kardeşlerimize sahip çıkma dirayetini gösterdi.


Arada defalarca Suriye’ye asker gönderebilmek için Meclis’te tezkere oylamaları yapıldı. HDP (DEM) ile birlikte muhalif partiler de çoğu kez bu oylamalarda “hayır” oyu kullandılar. Allah’tan Meclis çoğunluğunu sağlayamadıkları için bu tezkereler kabul edildi.


Bu arada ABD ve İsrail el büyütüp besledikleri terör unsurları vasıtasıyla Türkiye’yi güneyden kuşatma altına almaya başladılar ve Akdeniz’e kadar boydan boya uzanan bir terör devleti kurma planını sahaya sürdüler.


Irak hatta İran’dan başlayan, Suriye’nin kuzeyini de doğudan batıya içine alan bir koridor ile bir terör bölgesi oluşturmak planlanmıştı. Bu terör devletinin bir sonraki hedefi Türkiye’nin de güneydoğusu idi şüphesiz.


Bu geniş coğrafyada hem İsrail’in güdümünde ve İsrail’in güvenliği için bir şerit oluşturulup Türkiye bölgeden izole edilecek, hem de enerji kaynakları için ABD ve İsrail kontrolünde bir serbest geçiş koridoru açılacaktı.


Erdoğan 2015 Haziran’ında attığı tivitle bu plana meydan okudu ve oyun kuruculara şöyle seslendi: “Tüm dünyaya sesleniyorum: Bedeli ne olursa olsun, Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye’nin güneyinde devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz.”


Erdoğan içerideki yoğun muhalefete ve operasyonlara rağmen dediğini kararlılıkla yerine getirdi; 2017 ile 2020 arasında Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Bahar Kalkanı Harekâtları ile bu tekere çıkarılamayacak dört büyük çomak soktu.


Bütün bunları “Suriye’de ne işimiz var?”, “Girersek çıkamayız”, “Bu Suriye’nin iç meselesidir”, “Türk askerini Ortadoğu bataklığına sürüklüyorlar” gibi kesif ve gayrı millî muhalefete rağmen gerçekleştirdik.


Sınır hattımızdan yaklaşık 30 kilometre içeri girerek hem güvenli alanlar oluşturduk, hem de bu bölgelere ülkemize sığınan bir milyona yakın Suriyeliyi güvenli şekilde yerleştirdik.


Türkiye tüm bu sancılı süreç boyunca hem içeride Suriyeli göçmenlere ev sahipliği yaptı, onları eğitti, besledi, korudu, hem de Suriye sahasında varlığını tahkim etti.


Bölgedeki İran’ın vekil güçleri ve Rusya güçlerine karşı pozisyonumuzu güçlendirdik. Adım adım kendi oyunumuzu kurarak nihai operasyona hazırlandık.


Ve nihayet sabır taştı, süre tükendi ve o gün geldi


Bütün bunlar yaşanırken, içeride FETÖ marifetiyle sahneye sürülen 7 Şubat 2012 tarihli “MİT Krizi”ni, 2013’teki “17-25 Aralık Operasyonları”nı, 19 Ocak 2014 tarihli “MİT Tırları Operasyonu”nu ve nihayetinde 15 Temmuz 2016 tarihli kahpe darbe girişimini bu süreçten bağımsız düşünemeyiz.


FETÖ Terör Örgütü eliyle yürütülen bu ihanet operasyonlarından herhangi birisi -Allah muhafaza- amacına ulaşmış olsaydı bugün ne Türkiye’den ne de Suriye’den bahsediyor olabilirdik.


İçeride, dışarıda birçok sınamadan ve teşebbüsten bedel ödeyerek geçen Türkiye sendelese de yoluna kararlılıkla devam etmesini bildi.


6 Şubat 2023 depremleri ve bu yıkımlardan dolayı oluşan ağır fatura da Türkiye’yi yolundan çevirmedi, geri adım attıramadı.


Nihayet Suriye’deki 60 küsur yıllık Baas rejimi Suriye Millî Ordusu’nun bir haftalık operasyonuyla 8 Aralık 2024’te sona erdi. Esad, apar topar Rusya’ya kaçtı.


Bu operasyon sonrasında ABD Başkanı Trump da Türkiye’nin büyük bir iş başardığını ve Suriye’nin anahtarının artık Erdoğan’da olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı.


Suriye’de Baas rejimi ile birlikte ABD, İsrail, Rusya ve İran da kaybetti; Suriye ve Türkiye kazandı.


Ancak bu henüz başlangıçtı, zira Suriye haritasının neredeyse yarısı hâlâ sarı renkteydi. YPG-PYD-SDG ile Şam hükûmeti 10 Mart 2025’te bir mutabakat imzaladı.


Bu mutabakata göre; SDG birlikleri feshedilecek ya da Suriye ordusuna entegre olacak, enerji ve su kaynakları Şam hükûmetine devredilecek, sınır ve gümrük kapıları Şam’ın kontrolüne bırakılacak, devlet içinde devlet yahut paralel bir otorite oluşturulmasına izin verilmeyecekti.


Suriye’de bu gelişmeler yaşanırken, diğer taraftan Türkiye “Terörsüz Türkiye” ve bunun devamında “Terörsüz Bölge” için tarihî adımlar attı. PKK, kendisini feshedip silah yakarken, Suriye tarafındaki terör unsurları bu sürece dahil olmadılar.


SDG, ABD ve İsrail’den aldığı güçle 10 Mart mutabakatına uyum için aylarca ayak diredi. Yıllardır çöreklenmiş olduğu Suriye’nin enerji ve su kaynakları ve en verimli topraklarını terk etmek istemedi.


Gerek Türkiye, gerekse de Suriye devleti tarafından yapılan samimi ve insanî uyarılara aldırış edilmedi, mutabakata uymaya yanaşılmadı. Ve nihayet sabır taştı, süre tükendi ve o gün geldi.


ABD ve tüccar kafalı Trump asla kaybedecek ata oynamaz


Suriye ordusu süpürme harekâtına Halep’ten başladı. Halep’teki SDG güçleri Suriye ordusuna sadece iki gün dayanabildi. Halep’teki kurtarılmış bölgelerden pılını pırtısını toplayarak Fırat’ın doğusuna çekilmek zorunda kalan örgüt, 18 Ocak’ta uymayacağı yeni bir mutabakata daha imza attı.


Terör unsurlarının, özellikle bölgemizde diplomasi ve anlaşmalardan ziyade güçten anladıklarını defalarca yaşayıp gördük. Zor oyunu bozar. Aylardır hem Suriye hem de Türkiye tarafından yapılan uyarılara kulak tıkayan terör örgütü, zoru görünce topukları mabadına vura vura kaçtılar. 


Ancak süreç hâlâ bitmiş sayılmazdı. 10 Mart ve ardından 18 Ocak Mutabakatlarının hiçbir maddesi uygulanmış değildi. Dolayısıyla Suriye ordusunun operasyonları Fırat’ın doğusuna doğru yönelmeye başladı.


Yine sadece birkaç gün içerisinde Rakka, Deyrizor ve Haseke şehirleri süpürme harekâtı ile terör unsurlarından temizlendi. Bu şehirler nihayet ve uzun bir aradan sonra gerçek sahiplerine geri döndü. 


Terör örgütü kontrolünü kaybettiği bu şehirlerde kendilerine de yaraşır bir alçaklıkla askerî unsurlarla savaşmak yerine sivil halka ateş açtı ve masum insanları katletti. İnsanlık ve bölge tarihi bu kadar alçak bir terör örgütü görmemiştir.


Şu andaki Suriye haritası üzerinde ada şeklinde iki sarı bölge kaldı sadece. Aralarındaki fizikî bağ da koparılan Ayn-el Arab ve Kamışlı bölgesinde sıkışan örgüt için kaçınılmaz son gelip çattı. Çanlar SDG için çalıyor.


Yapılan son açıklamalarda ABD’nin de SDG ile işinin bittiğini öğreniyoruz. ABD ve de özellikle tüccar kafalı Trump asla kaybedecek ata oynamaz. ABD, binlerce tır dolusu silah ve mühimmat göndererek besleyip semirttiği bu evlatlarından elini ayağını çekti artık.


Ok yaydan çıktıktan sonra ABD destek verse de değişen bir şey olmazdı bölgede, belki sadece bu kaçınılmaz son bir miktar daha ötelenebilirdi, o kadar. Zira Türkiye, sınır ötesi operasyonlar yürüttüğü 2017-2020 döneminde ABD şimdikinden çok daha güçlü ve söz sahibi idi Suriye coğrafyasında.


Arada bir SDG İsrail’den medet uman açıklamalarda bulunuyor olsa da Türkiye’nin kontrolünde olduğunu söyleyebileceğimiz bu bölgeye bir müdahale İsrail’i sıkar biraz.


Bu yazıyı yazdığım zaman diliminde Ayn-el Arab ve Kamışlı bölgesine hapsolan SDG ateşkes talep etti ve yeni bir anlaşma masaya geldi. Terör örgütünün yerine getirmeyeceği anlaşmalar zincirine bir yenisi daha eklenecek.


Dört günlük ateşkes, siz bu yazıyı okuduğunuzda çoktan bitmiş ve muhtemelen de Suriye haritasındaki bu iki sarı ada da yeşile dönmüş olacak inşallah. Güzellikle ya da kuvvetle muhtemel zorla. Bunun nasıl olacağına SDG karar verecek.

***


Türkiye, “Terörsüz Türkiye”den sonra “Terörsüz Bölge” için gerekli iradeye ve kudrete maliktir


Suriye’nin dününü ana hatlarıyla özetlemiş olduk. Arada kaçırmış olduğumuz başka gelişmeler de muhakkak olmuştur.


Bugün, yukarıda da belirttiğimiz gibi Suriye haritasında sadece iki küçük sarı bölge kaldı.


Ancak terör unsurları için kaçacak bir yer de kalmadı. Bir tarafta Suriye ordusu, diğer tarafta Türkiye. Örgütün süre kazanmak için istediği dört günlük ateşkes başladı (siz bu satırları okuduğunuzda bitmiş olacak).


Bu süre içerisinde örgüt gerek Türkiye’de gerekse de dünyadaki destekçileri ile son çırpınışlarını yapacak, algı faaliyetleri planlayacak. Zira sahada askerî açıdan yapılacak çok bir şey kalmadı, deniz bitti.


An itibariyle bu iki bölgede de sokak çatışmalarına hazırlanıldığından neredeyse eminim. Alçak terör örgütü, bilindik taktikleri ile masum sivilleri canlı kalkan olarak kullanacağı bir savaşa hazırlanıyor.


Ayn-el Arab ve Kamışlı, örgütün son iki adası ve buralardan da çıkmamak için elinden gelen ne varsa yapmaya gayret edecek. Umarım buna gerek kalmayacak ve Suriye ordusu başladığı işi bitirecektir lakin gerekmesi durumunda Türkiye buralar için son sınır ötesi harekâtlarını yapmaktan da geri durmayacaktır.


Türkiye, çok şükür ki “Terörsüz Türkiye”den sonra “Terörsüz Bölge” için gerekli iradeye ve kudrete maliktir.


Veleddalin, âmin!

***


Erdoğan siyâsî risk alarak geri adım atmadı


Bugünlere gelmek hem Suriye hem de Türkiye için hiç de kolay olmadı. Şu da tüm dünyanın kabul ettiği bir gerçek ki, Türkiye böyle bir sıklete sahip olmasa ve Suriye’ye gereken desteği vermemiş olsa bugün bölgede çok farklı bir harita ile karşılaşmış olabilirdik.


Suriye’nin çektiği acıları ve sınamaları hepimiz biliyoruz. Bu iç savaş boyunca milyonlarca Suriyeli yerlerinden yurtlarından edildi, katledildi, hapsedildi, türlü taciz ve tecavüzlere uğradı.


Üç milyonun üzerinde Suriyeli kardeşimiz de ülkemize sığınmak zorunda kaldı. Son on yıldır ülkemizde yapılan bütün genel ve yerel seçimlerde muhalefet partileri Suriyelileri istismar ederken, Erdoğan siyâsî risk alarak geri adım atmadı.


Bu süre zarfında bir taraftan bu kardeşlerimize ensarlık yaparken, diğer taraftan da Suriye’nin yeni idarecilerini ve askerlerini eğitiyorduk.


Esad sonrası Şam’a gitme fırsatım oldu. Emevi Camii’nde birkaç vakit namazı ile bir Cuma namazı kılarak ülkem adına bir farz-ı kifayeyi yerine getirdim.


Emevi Camii’nde birkaç Suriye askeri ile tanışıp epeyce konuşma fırsatım oldu. Peki hangi dilde konuştuk dersiniz? Elbette Türkçe. Orada bize gösterilen itibarı, muhabbeti anlatmam mümkün değil. Yaşayıp bizzat görmeniz gerekirdi.


Tarihin ve coğrafyanın kırıldığı bu dönemde Türkiye ve Suriye’nin en büyük şansı şüphesiz ki Erdoğan iradesi olmuştur.


Böylesine bir zaman diliminde ve çevremiz ateş çemberine dönmüşken Türkiye’yi muhalefetin yönetiyor olduğunu düşünelim isterseniz.


Bu süreçlerde muhalefetimizin aldığı pozisyonu yeniden hatırlatmakta fayda olacağı kanaatindeyim.


Yönetimde muhalefetimiz olsaydı bugün kaybettiğimiz sadece Suriye değil, tüm coğrafya ve tarih olabilirdi


Ana muhalefet partimiz, HDP (DEM) ile birlikte sınır ötesinde asker bulundurma tezkerelerine defalarca “hayır” oyu verdi mi? Evet, verdi.


Libya’daki, Suriye’deki askerlerimize “lejyoner, işgalci” dediler mi? Evet, dediler.


Türkiye âlî menfaatleri gereği nereye hamle yapacak olsa “Ne işimiz var orada?” diye sordular, engel çıkarmaya çalıştılar mı? Evet!


ABD, İsrail, İran ve Rusya’ya rağmen sınır ötesi harekâtlarla güneyimizde kurulmaya çalışılan terör şeridine kılıcımızı saplarken, “Suriye’nin iç işlerine karışmayalım”, “Türk askerinin oralarda ne işi var?”, “Girersek çıkamayız”, “Ortadoğu bataklığına girmeyelim” dediler mi? Evet, hepsini hatırlıyoruz.


Erdoğan ısrarla Suriyeli kardeşlerimize sahip çıkarken, tüm muhalefet tek ses olarak “Suriyelileri göndereceğiz” diye seçim propagandası yaptılar mı? Evet, yaptılar.


Uzunca bir süre ülkemizin farklı şehirlerinde Suriyeli kardeşlerimiz üzerinden provokasyonlara giriştiler mi? Evet, hem de âlâsıyla.


Erdoğan “Türk, Kürt, Arap birlik olmamız lazım” derken, Özgür Özel kendince bir istihza ve sefilce bir üslupla “MHP Türkleri, HDP Kürtleri, AKP de Arapları temsil ediyor” diye hafife almadı mı? Evet!


Neredeyse yirmi yıldır “Biz YPG’yi terör örgütü olarak görmüyoruz”, “YPG bize mi saldıracak?”, “Sınırımızda radikal İslâmcılar olacağına laik ve seküler YPG olsun daha iyi” dediler mi? Evet dediler.


Buldukları her fırsatta yerli-millî savunma sanayine karşı hamlelerde bulundular mı? Evet, hâlâ da devam ediyorlar.


ABD ve NATO, hem de en sıkıntılı dönemimizde sınırımızdan Patriot bataryalarını çektiği için S-400’ler alındığında demediklerini bıraktılar mı? Hayır, bırakmadılar.


Esad’ın çoktan toparlanıp Moskova’ya yola çıktığı saatlerde Özgür Özel “Esad ile bir an önce görüşülmelidir” diye engin bir dış politika önerisinde bulunmadı mı? Evet, bunu da yaptı.


Yine bölgeyi direkt etkileyen Gazze konusunda bir gün İsrail için üzüntülerini dile getirip, HAMAS’ı terör örgütü ilan edip, lanetlerken; birkaç ay sonra bu sefer de tersini söylemeye başladılar mı? Evet, gözlerimizle gördük, kulaklarımızla duyduk.


Hatta “Kuva-i Milliye neyse, HAMAS da odur” dediği için Erdoğan’a demediklerini bıraktılar mı? Hayır!


Türkiye’nin bölgesindeki ve Mavi Vatan’ındaki girişimlerini “kışkırtıcı ve genişlemeci dış politika” olarak değerlendirdiler mi? Evet, böyle yaptılar.


Türkiye, Libya ile deniz yetki anlaşması imzaladığında Yunanistan ağzı ile konuşup, Yunanistan ve İsrail’in tezlerini savundular mı? Evet, fazlasıyla ve utanmadan hem de…


“Seçilirsek bugünkü dış politikanın 180 derece tersini yapacağız” diye bizzat kendileri ve açık açık söylediler mi? Evet!


Suriye’de Esad zulmü ve savaş devam ederken ve Türkiye Esad’a karşı pozisyon belirlemişken, CHP heyetleri birkaç sefer Şam’a, Esad’ın ayağına gönderilmedi mi? Evet, gönderildi.


Suriye olaylarına paralel olarak ülkemizde yürütülen MİT krizi, 17/25 Aralık ve MİT Tırları operasyonlarında alçak FETÖ ile ortak hareket eden bir muhalefet izlemedik mi? FETÖ’nün ellerine tutuşturduğu tapeleri hem de Meclis’te dünyaya servis etmediler mi? 15 Temmuz darbe girişimine yıllarca ve ısrarla “Tiyatro, kontrollü darbe” demediler mi? Evet. Fazlasıyla yaptılar.


Seçim dönemlerinde görevlerinden KHK’larla el çektirilen FETÖ’cüleri görevlerine iade etme sözü verdiler mi? Evet, verdiler.


Suriye’de son perdeye yaklaştığımız günlerde -muhtemelen almış oldukları talimatlarla- hep bir ağızdan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a toplu şekilde saldırmaya başladılar mı? Evet, bunu da yaptılar.


Liste daha çok uzar gider, daha neler var neler… Söylediklerimizin eksiği var, fazlası yok!


Velhasıl, muhalefetimiz ve özellikle CHP kanadı şu an aklıma gelmeyen daha birçok dış politika konusunda Devlet politikalarımızın tam karşısında pozisyon aldı, konumlandı.


Allah muhafaza, yönetimde Erdoğan yerine muhalefetimiz olsaydı -ki son seçimde kıl payı kaybettiler- bugün kaybettiğimiz sadece Suriye değil, tüm coğrafya ve tarih olabilirdi.


Bir de siz hayal gücünüzü kullanınız dilerseniz.


Biz şunu bilir şunu söyleriz. Halep’in Antep’ten, Şam’ın Hatay’dan, Emevi Camii’nin Ayasofya’dan gayrısı yoktur. Gerisi laf-ı güzaftır. Vesselam!


Kalınız sağlıcakla efendim.