Suriye’de neler oluyor?

Lakin bizimkilerin ne aklı başında, ne de gelişmelerden haberleri var. Kendi gündemlerinden -tek aday ile gidilen ön seçim komedisi- başlarını kaldırıp konu hakkında bir şeyler söylemeleri gerekiyor arada işte. O zaman da cehaletleri paçalarından akıyor. Ve maalesef bu kafa ülke yönetmeye aday. Yumurtaya can veren Allah’ım, dağına göre de kar veriyor. Bu da bizim imtihanımız işte. Çekeceğiz artık, ne yapalım? Coğrafya kaderimiz sonuçta.

SENE 2002 idi çiçeği burnunda genç bir mühendis olarak kendimi Suriye’de bulduğumda. Şam’ın güneyinde bir petro-kimya tesisi kurulumu projesi ile mesleğe adımımı atmıştım. Yaklaşık yedi ay boyunca da Şam’da kalmıştım.


Şam’a ilk gittiğimizde bizleri sıkı sıkıya uyarmışlardı: “Suriye’de göreceğiniz üç kişiden beşi istihbarattandır. Sakın çarşıda pazarda gezerken ağzınızdan Esad ismi çıkmasın. İyi bir şey söylemiş olsanız bile sizi alırlar, bir daha da sizi bulamayız.”


Gençtik, toyduk, ilk kez bir yurt dışı tecrübemiz olacaktı ve Şam’ın Osmanlı kokan sokaklarında, caddelerinde, camilerinde, çarşılarında gezerken bu tembihe biz de sıkı sıkıya uyduk. Bir taraftan da bizi uyaranların fazla abarttıklarını da düşünmemiş değildim hani. Tâ ki Suriye’deki rejim değişikliğinden sonra ekranlara yansıyan Sedniya Hapishanesi görüntülerini dehşetle izleyene kadar...


Sedniya’dan dünya kamuoyuna yansıyan görüntüleri izlerken -bu yüzden- ayrıca dehşete kapıldım. Orada benim de olabileceğim, türlü işkencelerden geçirileceğim, belki de o kahrolası insan presi ile ya da ne bileyim hızar makinası ile öldürülebileceğim, yakınlarımın o hapishane önünde benden bir iz bulmaya çalışacakları ihtimalleri tüylerimi diken diken etti.


İnsanoğlunun ne kadar alçaklaşabileceğini, ne kadar zalimleşebileceğini gördükçe insanlığımdan utandım.


60 yıllık Baas rejimi devrildikten sonra, hapishane önünde yakınlarından bir parça, bir iz, hiç değilse cesedini arayan insanları izlemek ne kadar da kahrediciydi. Günümüz medeni(!) dünyasında hâlâ bu zulüm ve işkencelerin devam ediyor olmasına şahitlik etmek ne kadar acıydı…


Biz bu yaşananları ekranlarımızın başında izledik. İçeride olanları yahut onların yakınlarının çektiği acıları anlayabilmemize imkân var mı, emin değilim…

*** 


Şükürler olsun ki, 60 küsur yıllık bu zulüm düzeni -Türkiye’nin de etkin hamleleri ile- yerle yeksan oldu. Suriye halkı 13 yıllık savaş döneminden sonra yeniden nefes almaya başladı.


Suriye’de artık kimin başat rol oynadığını dolaylı ya da direkt olarak dost düşman kabul etmiş durumda.


Trump, Suriye’nin anahtarının Türkiye’de olduğunu söylüyor.


İsrail, Türkiye’nin Suriye’deki varlığından rahatsız ve beslemeleri YPG-PYD’nin Suriye’de kalması ve desteklenmesinin İsrail için varoluşsal öneme sahip olduğunu dillendiriyor.


Lübnan Başbakanı, bölgede Allah’tan sonra sadece Türkiye’ye güvenmeleri gerektiğini bir kez daha gördüklerini ifade ediyor.


İran kanadı, Suriye’de kazandık sananların (Türkiye’yi kastediyor) fazla sevinmemeleri gerektiği konusunda kendince aba altından sopa gösteriyor.


İran’ın dinî lideri, Suriye’deki artıklarına mevcut duruma karşı ayaklanmaları yönünde talimatlar veriyor.


Şam’a giden ilk resmî heyetler Türkiye’den, hem de İstihbarat ve Dışişleri ile… Ve Şam’da yeniden açılan ilk Büyükelçilik yine Türkiye’ye ait.


Türkiye’nin bölgedeki etkin rolünden ve kilit pozisyonundan bir tek bizim muhalefetin haberi yok! Ya gerçekten dış politika konusunda tam bir gaflet ve cehalet içerisindeler ya da kitle ne verseniz yediği için bölgedeki etkimizi değersizleştirmek siyasî saiklerle işlerine geliyor.


Her iki ihtimal de oldukça kuvvetli ve birbiri ile ölümüne yarışır bence. Sonucu foto-finiş belirler.

***


İbn-i Haldun’un dediği gibi “Coğrafya kaderdir”. Ve maalesef coğrafyamızda ayakta kalabilmek ve kazanımlarınızı muhafaza etmek için daima güçlü olmak zorundasınız.


Evet, Suriye’de mevcut rejim yıkıldı, kartlar yeniden dağıtılıyor. Ancak bölge için savaş henüz -ve asla- bitmiş değildir.


Bölgede İran’ın, derin Baas’ın, ABD’nin, Fransa’nın ve ille de İsrail’in emelleri devam ediyor, edecek de... Suriye bundan sonrası için her türlü sinsi plana ve hain eylemlere gebedir. Suriye, hele de Türkiye ile birlikte Suriye’den çok daha fazlasıdır.


Suriye, bu küresel ve bölgesel vampirler için Suriyelilere ve Türkiye’ye bırakılamayacak kadar değerli ve önemlidir.


Yeni düzen ile Türkiye dolaylı olarak İsrail ile sınır komşusu olmuştur. Oysa İsrail sınırında bölgenin gerçek sahiplerinin yerine YPG ve PYD’yi görmeyi tercih edecektir. Bunun için de elinden geleni ardına koymayacaktır.


Onlarca yıldır Suriye’ye nüfuz alanı oluşturmuş, her türlü paramiliter güçleri ile bölgeyi cehenneme çevirmiş olan İran, düzen değişti diye Suriye üzerindeki emellerinden asla vaz geçmeyecektir.


ABD, her ne kadar Suriye’den çekileceklerini dillendirse de yeni yönetimin ve Türkiye’nin göstereceği en küçük bir zafiyette ve gaflette bölgedeki vekil güçlerini tahkim edecek, İsrail’in değirmenine su taşıyacaktır.


Lazkiye’de yaşanan son olayları bu eksende değerlendirmek gerektir.

***


Ajanslar ve tartışma programlarında “rejim kalıntıları” olarak tesmiye ediliyor Lazkiye’de mevcut yönetim askerlerine pusu kuranlardan.


Hangi otorite olsa, bu pusuya ve kalkışma girişimine gerekli cevabı verirdi. Mevcut yönetim de bunu yaptı. Sonuçta 13 yıllık savaştan yeni çıkmış, ayakları üzerinde durmaya çalışan yeni bir yönetim var. Ne yapacaktı yani yeni yönetim, askerine pusu kuran ve haince katledenlere çiçek mi gönderseydi?


Her kanlı kalkışmanın bir sonucu mutlaka olur. Öyle de oldu. Bunu göze alamayanlar, böyle bir kalkışmaya da kalkmayacaklardı o vakit.


Bu kalkışma bastırılınca yedi düvel birden ayaklanıverdi. Derhal Birleşmiş Milletler (BM) toplanmalıymış, acil kararlar alınmalıymış, Suriye’nin başına uluslararası platformlarda kabul görecek bir teknokrat hükümeti getirilmeliymiş, insan haklarına saygılı olunmalıymış… Falan da filan…


İşte tam bir Batı ikiyüzlülüğü bu. 13 yıldır katliamlar, sürgünler, işkenceler, zulümler, etnik temizlikler, savaş ve insanlık suçlarının her türlüsü sürerken, Suriye’den kaçmak zorunda kalan on binlerce insan, çoluk-çocuk denizlerde boğulurken bir kez BM’yi Suriye gündemi ile toplayamayan, yeni hükümetten, insan haklarından bahsetmeyen Batı, birden aydınlanma yaşayıverdi.


Batı’nın bir şekilde insan haklarını hatırlamış olması da önemli bir gelişme haddizatında.


Lakin biz Batı’nın insan haklarından ne anladığını birçok kereler farklı coğrafyalarda gördük. O yüzden mümkünse bu sefer biz almayalım.

***


Kış kışlığını Batı da kuşluğunu yapacak da, sahi bizim muhalefete ne oluyor kuzum?


Şu aralar mikrofonu kapan Batı’nın ağzıyla gazel okumaya başladı muhalefet cenahından. Batı, özellikle de ABD ve İsrail ne istiyor, ne söylüyorsa, karbon kopya bizim muhalefet de aynını dillendiriyor ve istiyor.


Esad, 13 yıl boyunca Suriye’de her türlü zulmü ve katliamı yaparken, şehirlerin üzerine bombalar yağdırırken, milyonlarca Suriyeli can kaygısı ile sınırlarımıza dayanmışken, Esad’ın ayağına defaatle heyetler göndermiş muhalefetimizden bahsediyorum.


Suriye’de Aleviler katlediliyormuş, bu katliamlar derhal son bulmalıymış, güvenli koridor açılıp birkaç milyon Alevi Türkiye’ye güvenli şekilde getirilmeliymiş… Falan da filan…


Yahu Suriye’de neredeyse 10 milyon Suriyeli katledilirken ve yerlerinden edilirken sus pus olanlar ve Esad’ın sırtını sıvazlamaya heyetler gönderenler, hiç olmazsa utanıp, edebiyle susup oturmalı oturdukları yerde. Ancak -ve maalesef- utanması olmayan ve dış politika konusunda ilkokul çocuğu kadar bile vukufiyeti bulunmayan bir muhalefet de bizim coğrafyamızın kaderi. Ne acı!


Hani 13 yıl boyunca sizler değil miydiniz “Suriyelileri gönderin!” diye başımızı beynimizi yiyenler? Suriyeli sığınmacılar için söylenmedik hakaret, atılmadık iftira, dillendirilmedik yalan, yapılmadık operasyon bırakmayan sizler değil miydiniz?


Birden ne oldu da Suriyeli sığınmacılara kapılarımızı sonuna kadar açıyorsunuz? Sizin aydınlanmanız da mı Batı’dan zuhur buluverdi yoksa?


Kaldı ki, 13 yıllık zulüm döneminde Türkiye, kapısına dayanan kimseye dinini, mezhebini, aidiyetini sormadı. Arap’ıyla, Kürt’üyle, Türkmen’iyle, Şii’siyle, Sünni’siyle, Yezidi’siyle, Süryani’siyle, Nusayri’siyle kapısına dayanan her masuma kucağını açtı.


13 yıllık mülteci düşmanlığı üzerinde tepinenlerden de ancak böyle bir “mülteci seçme” alçaklığı, düşkünlüğü beklenebilirdi.


Herkes kendine yakışanı yapar sonuçta. Bu hal muhalefetimizin üzerine “cuk” diye oturmuştur kanaatimce.

***


Ali Mahir Başarır nam zat eline mikrofonu almış, hançeresini yırtıyor ekranlarda. Hani Türk Ordusu’na “Satılmış” deme cüretini gösteren, LGBT için “Onlar toplumun aydınlık ve onurlu yüzleri” şeklinde güzellemeler yapan Ali Mahir.


Ne diyor Aliciğim? Gerekirse Suriye’ye giderlermiş, savaşırlarmış, verecek bir canları varmış. Tutmayın küçük enişteyi. Bırakın gitsin. Hoş, tutan da yok kendisini zaten, sınır kapısı orada, kendisi vekil. Gayet de rahat gidebilir Suriye’ye. Hatta gitmelidir de.


Gidip orada savaşacakmış güya. Yalandan kim ölmüş? Yıllarca Suriyeli sığınmacılar ve Suriye konusunda yazıp çizenlere, “Gidin Suriye’de savaşın!” diye talkın verenler için gün gidip savaşma günüdür. Buyurun, gidin efendim. Biz sizi tutmayalım.


Gerçi bunların eski genel müdürleri de “Bir gün darbe olacak olursa o tankların üzerine ilk ben çıkarım” demişti de, 15 Temmuz günü tankların arasından sıvışıp, güvenli bir yerde kahvesini yudumlarken gelişmeleri televizyondan takip etmiş, darbe başarılı olursa kendisine tevdi edilecek görev için janti takım ve kırmızı kravatla hazır kıta beklemişti.


Al birini vur binine…


Muhalefet kanadı “Arap ülkeleri Suriye gündemi ile toplandılar, masada Türkiye yok”diyesiymiş. Hakan Fidan’a sordular bu soruyu. “Gerçekten masada yok muymuşuz?”


Fidan sadece gülmekle yetindi. Bu zırva için tevilde mi bulunsaydı Reis? O gülüş neler anlatmıyordu ki? Muhalefetin acizliğini mi, cahilliğini mi, densizliğini mi, ülkesine düşmanlığını mı?..


Dünyadaki ve bölgedeki gelişmeleri takip eden, olaylara vakıf aklı başında kime sorsanız, Türkiye’nin başlı başına o masanın tâ kendisi olduğunu söyleyecektir size.


Lakin bizimkilerin ne aklı başında, ne de gelişmelerden haberleri var. Kendi gündemlerinden -tek aday ile gidilen ön seçim komedisi- başlarını kaldırıp konu hakkında bir şeyler söylemeleri gerekiyor arada işte. O zaman da cehaletleri paçalarından akıyor.


Ve maalesef bu kafa ülke yönetmeye aday. Yumurtaya can veren Allah’ım, dağına göre de kar veriyor. Bu da bizim imtihanımız işte. Çekeceğiz artık, ne yapalım? Coğrafya kaderimiz sonuçta.


Kalınız sağlıcakla efendim.